‘Daha o yaşta kafasına koymuş, yatılı sınavını kazanıp İstanbul'a gitmişti. Aradan bir ay geçti geçmedi, dayanamadım, atladım üçüncü mevki trene, ver elini İstanbul; doğruca Şehzadebaşı'na. Okul müdürünün odasına girdiğimde dersteydiler.
"Ders bitsin öyle çağıralım, dersten çıkarmayalım," dedi müdür. "Biraz bekleyin."
Bekledim. Derken zil çaldı. Bir de baktım, bizimki koridorda başını önüne eğmiş geliyor. Beni kapının ağzında görünce bir an duraladı, sapsarı oldu, sonra fırladı geldi, atıldı üstüme, boynuma sarıldı, ağlamaya başladı. Ama nasıl ağlıyor. Ben gözlerimi göstermemek için başımı yukarılarda tutuyorum. Neyse yatıştı, ikimiz de yatıştık. Ayaküstü konuştuk biraz. Müdürden izin aldım, çıktık okuldan. O gün akşama kadar dolaştık durduk. Parklarda oturduk, simitler yedik, çaylar içtik, güvercinlere yem attık, salıncaklara bindirdim, sandalla gezdirdim Yenikapı'da, sinemaya gittik, bir kovboy filmi oynuyordu, bayıldı bir … bir yerde taze balık yedik, balığı elimle ayıklayıp yedirdim, boyuna filmi anlatıyordu bana. Gece geç vakit bir otel bulduk, odamıza çekildik, yatakta iki eliyle sıkı sıkı yapışmıştı elime, sabaha kadar elimi bırakmadı, kaçıp gitmemden korkuyor olmalıydı, sanki onu otel odasında bırakıp kaçacaktım; çocukluk işte. Sabaha kadar eli elime yapışmış, döndü durdu yatakta; doğru dürüst uyuyamadık. Sabah oldu, kalktık. Sızlanmaya başladı. Bir muhallebiciye girip sıcak sütle peynirli poğaçalar istedik. Yemedi Sütü içti, o da benim zorumla. Benimle gelmek istiyordu, anlıyordum, söyleyemiyordu. Alıp gelmedim işte. Ayrılış saati yaklaşıyordu. Konuşmuyordu artık. Okuluna gittik Ayrılışımız güç oldu. Ellerime sıkı sıkı sarılmıştı yine. Bense gözlerimi yine rüzgâra veriyordum. Sonunda kopup ayrıldık. Okulun kapısında bırakmıştım onu, ardıma bakmadan hızlı hızlı yürüdüm, tam durağa yaklaşıyordum, pat pat, baktım bu.
"Niye geldin oğlum?"
"Seni otobüse bindireceğim baba."
Hay Allah. Yine sarılıştık. Tuttum elinden, okuluna götürdüm, kapısında bıraktım. Bakışıyoruz, konuşmuyoruz.
"Ankara'ya götüreyim," demiyorum.
"Beni de götür baba," demiyor.
Ayrılıyoruz.
Tam durağa geliyorum, ardımda yine bu, pat pat pat, iki gözü iki çeşme.
"Ne o?"
"Seni otobüse..."
Sonunda posta trenine atlayıp ayrılabildim İstanbul' dan, ama yaşamından on yılım gitti.‘(s.107)