Jump to ratings and reviews
Rate this book

FETÖ Kıskacında Askeri Okullar

Rate this book
Bu kitap, FETÖ'nün salt askeri okullar boyutuna eğilen ilk çalışma olarak ortaya çıkmaktadır. Daha öncesinde Yavuz Selim Demirağ'ın “İmamların Öcü” ve Mustafa Önsel'in “Ağacın Kurdu” eserleri, her ne kadar askeri okullardaki FETÖ gerçeğini duyurmuş olsa da bu eserlerde, genelde, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki FETÖ yapılanması ortaya koyulmuş fakat “askeri okullar ve askeri öğrenciler” özelde merkeze alınmamıştır. Bu değerli eserlerde, FETÖ mağduru askeri öğrencilerin yaşadıkları ile ilgili çok önemli bilgiler sunulmuş, fakat askeri okullar özelinde detaylı değerlendirmeler noksan kalmıştır.

Elinizdeki bu çalışma ise ”askeri okullarda kültür değişimi”, “askeri okullarda yaşanan FETÖ işkencelerini anlatabilmenin zorluğu” ya da “FETÖ mağduru askeri öğrencilerin örgütlenme sorunları” gibi daha derinde ve özelde yaşananları betimleyerek ve değerlendirerek bu açığı kapatmakta ve “askeri okullar” konusunda gelecek çalışmalara önemli bir kaynak teşkil etmektedir…

Kitap;

FETÖ Kimin Meselesidir?

Askeri Okulların FETÖ için Önemi Nedir?

FETÖ Mensubu Sözde Subayların Askeri Öğrencilere Uyguladıkları İşkence Ve Ayrımcılıklara Örnekler!

FETÖ Mağduru Askeri Öğrencilerin Hak Mücadelesi Nasıl Oldu?

Askeri Okulların Kapatılması Ve Yeni Askeri Okullar Sisteminin İnşası Nasıl Gerçekleşti?

KHK ile Askeri Okullardan Atılan Askeri Öğrenciler ve FETÖ Mağduru Askeri Öğrenciler! Fark Nerede?...” gibi konuya ilişkin birçok soruyu ve fazlasını net bir şekilde cevaplandırıyor.
İyi okumalar diliyoruz.

160 pages, Paperback

Published February 1, 2018

5 people want to read

About the author

Yağız Aksakaloğlu

2 books1 follower

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
0 (0%)
4 stars
1 (100%)
3 stars
0 (0%)
2 stars
0 (0%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 of 1 review
15 reviews12 followers
April 10, 2020
Zannediyorum sene 2012'ydi. Birkaç günlük bir uğraştan sonra, sosyal medyadaki paylaşımlarını tesadüf eseri okuyup kendisine ulaşma çabalarım neticesinde bir geri dönüş alabilmiş, Yağız'la Kızılay'da bir araya gelip askeri okullarda olan biteni enine boyuna masaya yatırmak üzere sözleşmiştik. Ankara'nın pis, çamurlu, Kızılay'ın şuursuz kalabalığıyla harmanlanmış havalarından birinde kendimizi, benim aksi yöndeki arzuma karşın, sessiz sakin bir kahveye oturmak yerine, birbirimizi zor duyabileceğimiz -tabiatıyla aynı zamanda zor duyulabileceğimiz- sevimsiz bir yere atmıştık. Ben ne eski, ne de müstakbel bir askeri öğrenciydim - buluşma talebinde bulunuşumun, tatmin etmek istediğim yakıcı merakımın yegane sebebi evlat kontenjanından Türk Silahlı Kuvvetlerinin devasa, fay hattı bol ailesine dahil olmamdı - bunu da dosdoğru söylemiştim. Yağız belki de birdenbire son derece hassas bir mevzuda, her ne kadar bu mevzuları elinden geldiğince kamuoyunun dikkatine sunmaya çabalasa da, kendisiyle şahsen temasa geçilmesinden kuvvetle muhtemel işkillenmiştir - öte tarafta ben de, Yağız'ın "yabancı göz ve kulaklardan ırak" bir ortamda görüşmek istemesinden işkillenmiştim. Karanlık yıllardı, her cumartesi tutuklu subaylar için Sakarya'da toplanıp yumruklarımızı sıktığımız günlerdi. Bir yandan haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak istiyor, bir yandan da korkuyordum. Kurmaya çalıştığım bir hayat, ellerimdem kayıp gitmesini istemediğim bir gelecek vardı. Karşımda ise gelecek tasarıları gasp edilmiş Yağız.

Beni Yağız'la görüşmeye, tezlerini birinci ağızdan dinlemeye iten şey, ne yazık ki farkında olsalar çok şeyi değiştirebilecek kişilerin sahip olmadığı temel bir asgari muhakeme ve soru sorma kabiliyeti oldu - son derece basit bir soruydu bu: Ulusalcı dalgayı aşmak adına yüzlerce subayın hürriyetlerini elinden alan bir güç, o subayların yetiştikleri ocağı boş bırakır mı? Sorunun cevabı açıktı, Yağız bu cevabın altını dolduruyordu yazdıklarıyla.

O anlattı, ben dinledim. Olan biteni anlattıklarının nasıl kulaklarının üstüne yattığını anlattı, dikkat kesildim. Yeniden görüşmek üzere ayrıldık, kendimce kimlerle görüşmesinde fayda olabileceğine dair birtakım önerilerde bulundum. Dinlediklerimi evvela en yakınımdaki subaya anlattım, babama. İhtimal vermedi, "Çocuk bire bin katıyordur, biz neler yaşadık. Üstüne vazife olmayan işlere karışma, başını da derde sokma" dedi. Baba sözü dinledim, Yağız'a verdiğim sözü de tutmadım. Korku iklimi böyle bir şey, ülkede etkisini bir gösterdi mi, 12 Eylül'ü Harbiye'deyken yaşamış bir subayın psikolojisi üzerinden evladını da kendince koruma refleksi olarak tezahür eden bir mikroklimaya dönüşebiliyor. Yağız beni affetsin.

Yağız kendi imkanlarıyla, amatör bir Ofset Matbaada çoğalttığı bir booklet vermişti bana o gün. Babamdan istikamet yemeden evvel ben de o booklet'i çoğaltıp tanıdığım birkaç değme Atatürkçüye ulaştırdım. Dönüş alamadım.

Yıllar geçti. Öyle bir memleketiz ki geride bıraktığımız her ayda, ortalama bir Batı memleketinin bir yıllık gündemiyle cebelleştik. Yağız, bu yılların askeri okullardaki yansımalarını, kapsamı zannımca dar tutulmuş bir metinde ele almış. Bu bir retrospektif çalışma. Okur gözüyle, içine serpiştirilmiş çözüm önerilerinin beni hüzne gark ettiğini itiraf etmeliyim. Çünkü bu çok ama çok yüksek bir ihtimalle ancak bir devletin ve bir ordunun otopsisi olabilir. Otopsi esasen tabii olmayan ölümlere uygulanır. Tartıştığımız bu ölümlerin nedeni hangi ölçüde tabii olarak mütalaa edilebilir?

Bu ordu, Türk Silahlı Kuvvetleri, subay ve komutan heyetinin ekseriyeti Yağız Aksakaloğlu gibilerden oluşsaydı 2227 yaşında, yağız bir delikanlı olarak dosta güven verip, düşmana korkuların en acısını yaşatabilirdi. Ama sekiz senede, belki Yağız Aksakaloğlu kalibresinde olmasalar da, "old school" Türk subayı olup devletine sadık kalacak 4000 adamı sistemin dışına attılar. Ne yurdum adliyelerinde segilenmekte olan Balyoz, Ergenekon piyeslerine bir yenisi eklendi, ne de fazla gürültü patırtı çıktı. Bugün Silahlı Kuvvetler, aklını çok ama çok radikal bir biçimde başını almadığı takdirde, yurt savunmasını gözü kapalı emanet edebileceği, devletlerarası hassas dengelerde bir baskı unsuru olarak kullanılabilmesine imkan tanıyan son nesillerinin elindedir. Onu önce nice badirelere karşın tam manasıyla etkisiz hale getirilemeyen bağımsızlıkçı karakteri, bu karakteriyle çomak sokabileceği makro ölçüde planları bulunan emperyalist güçlerin din soslu bir uluslararası ajanlık teşkilatına onu infaz emri vermesi, ilgili karanlık teşkilatın bu emri icra etmesi ve en önemlisi de Silahlı Kuvvetlerle içinden çıktığı Türk ulusunun dahili ve harici bedhahlara yanıtının kollektif bir körlük ve sağırlık oluşu onu bu noktaya getirmiştir.

Çok güçlü düşmanlarla mı karşı karşıyaydık, yoksa başa çıkabileceğimiz lakin yeterince ciddiye almadığımız bir düşman mı bizi tuş etti? Niye kimse vaktinde kulak kesilmedi olan bitene? İsmi zikredilmeden anılan, askeri okulların Atatürkçü çizgide öğrenci yetişirdiği iddiasını papağan gibi dillendirip, haklı ve hatta somut endişeleri bulunan Yağız Aksakaloğlu'nu makamından alelacele uğurlayan albay örneğin - bu kollektif körlüğün, sağırlık halinin neresindedir? Aslında bünyeyi bütünüyle sarmış bu halin her yerinde böylesi albaylar, bürokratlar, politikacılar hatta sade vatandaşlar vardır. Kimse çıkıp suçluyu gösteremez, her birimiz aynanın karşısına geçip parmağımızı aynadaki aksimize doğrultmadıkça.

Silahlı Kuvvetler Balyoz, Ergenekon ve niceleriyle boğuşurken Kuleli'de yemeklerin kalitesinin düştüğünü anlatıyor Yağız. Diyor ki, önce ekmekler bozulmuş. Tamamlayalım: sonrasında her şey.



Displaying 1 of 1 review

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.