Jump to ratings and reviews
Rate this book

Dâhi Diktatör

Rate this book
Atatürk hâlâ önemli mi bizim için? Çok önemli. Peki, akıl bizim için önemli mi, aklımızı kullanmak zorunda mıyız? Buna verilecek cevaptan, Atatürk'ün bugün bizimle ilgili olup olmadığı, onun adını hatırlayıp hatırlamamız, onun yaptıklarından ders alıp almamamız gerektiği ortaya çıkacaktır. Atatürk bize aklın neler yapabileceğini göstermiştir. Bunun mümkün olduğunu göstermiş; ama, “Ben böyle diyorum, böyle yapın,” dememiştir. Bilakis, “Ben hiçbir şey söylemiyorum, sadece aklınızı rehber edinin,” demiştir. Yaptığı bütün inkılâpların gayesi de aklın rehberliğinde Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağa uygun, bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline dönüştürmektir.

Atatürk bir diktatör mü, değil mi?

Son yıllarda yazılmış en iddialı Atatürk kitabı olmaya aday bu eserde bu ve daha birçok sorunun cevabını bulacaksınız.

136 pages, Paperback

First published January 1, 2014

45 people are currently reading
1003 people want to read

About the author

A.M. Celâl Şengör

31 books483 followers
Türk jeolog ve profesör.
24 Mart 1955'te İstanbul'da doğdu. 1973 yılında Robert Kolej'i bitirdi. 1978'de State University of New York at Albany'den jeolog olarak mezun oldu ve aynı üniversiteden 1979'da yüksek lisansını bitirdi. 1981'de İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsünde asistan olarak görev yapmaya başladı. 1982'de de State University of New York at Albany'den doktora aldı. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti'nin Başkanlık Ödülü'nü, 1986'da TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü aldı. Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu. 1988'de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi'nden şeref bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. Academia Europaea'ya 1990 yılında kabul edildi ve cemiyetin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığı'nın Bilgi Çağı Ödülünü kazandı. 1992 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı'nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi en genç kurucu üyesi oldu ve Akademi konseyine seçildi. Aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu üyesi oldu. 1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri şeref üyeliğine seçildi. Ayrıca kendisine Fransız Fizik Cemiyeti ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi. Şengör 1997 yılında, Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile taltif edildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Şengör, Collège de France'da misafir profesör olarak bir kürsü işgal etti. Burada "XIX. Yüzyılda Tektoniğin Gelişmesine Fransız Jeologlarının Katkısı" konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998'de Collège de France'ın madalyasını aldı. 1999'da Londra Jeoloji Cemiyeti kendisine Bigsby Madalyasını tevcih etti. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. Rus Bilimler Akademisi'ne Fuad Köprülü'den sonra seçilen ikinci Türktür.[2] Ayrıca 2013 yılında Leopoldina Doğa Araştırıcıları Akademisi üyeliğine seçilmiştir.[3]
Şengör, jeolojide bilhassa yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir. Orta Asya’nın jeolojik yapısını ortaya çıkarmış, Kıta-kıta çarpışmasının ön ülkeleri nasıl etkilediği meselesini çözmüştür. Yücel Yılmaz ile birlikte, Levha tektoniği içinde Türkiye'nin yerini değerlendiren ve atıf klasiği haline gelen bir makale yazmıştır.[4] Jeoloji ve tektonik konularında 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’e yakın deneme yazısı yayınlamıştır. 86 ülkenin Bilimler Akademisine üye olan Şengör'ün yayınlanmış 1826 makalesi vardır ve bu makalelere 12658 atıf yapılmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki "Zümrütten Akisler" köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999'da "Zümrütnâme" başlığı altında kitaplaştırılmıştır.
Fransa, İngiltere, Avustarya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, Collège de France dışında İngiltere'de Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD'de California Institute of Technology (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya'da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesi'nde misafir profesörlük yapmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
833 (51%)
4 stars
593 (36%)
3 stars
146 (9%)
2 stars
34 (2%)
1 star
13 (<1%)
Displaying 1 - 30 of 106 reviews
Profile Image for Nihan.
35 reviews6 followers
January 6, 2016
Atatürk'ü anlamak, hangi koşullarda, ne kadar kısa sürede, ne muazzam bir iş başardığını anlamak için okunması gereken bir eser. Kitaptan ilgi çekici bir cümle: ' 'Herkes Atatürk'ü içkiden öldü zanneder. Hayır, Kahrından öldü.' Derdini anlatacak adamı yoktu. Arkada bıraktıklarından hakikaten Atatürk'ün ne dediğini anlamış sadece bir kişi var, o da Hasan Ali Yücel'di. Tek bir Adam.'
Profile Image for Oguz Akturk.
290 reviews749 followers
September 21, 2022
YouTube kanalımda Dahi Diktatör kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Uzun bir inceleme geliyor sıkı durun! Kısa hayatına çok şey sığdırabilen insan uzun bir incelemeyi de hak ediyor bence.

Kitap Atatürk’ün hem dahi hem de diktatör yönünü nedenleriyle beraber anlatan güzel bir kaynak olmuş. Dahilik yönü bilimsel yöntemi hayatının birçok yerinde kullanmasıyla, diktatörlük yönü de ilaç içmeyi istemeyen bir hastaya ilacın iyi geleceğini bildiği için ilacı içirmesiyle anlatılmış. Çok yönlü bir kitap aslında ve bu yönlere kısaca değineceğim.

Öncelikle ilk 50 sayfada neredeyse Atatürk’le ilgili bir şey yok. Yazar Celal Şengör burada kendi inancı olan ateizmin propagandasını yapmış diyebilirim. Bu düşüncelerini de Atatürk’ün sekülerizmle bağlantılı düşünceleriyle bağdaştırmış. Atatürk’ün “Allah’ın bir lütfu” gibi görülmesine karşı çıkmış, dini ve özellikle de İslamı çok yönden eleştirmiş, “akıllı tasarımcı” tezini öne sürenleri aldığı esrar etkisiyle hayaller gören bir müptelanın sayıklamalarına benzetmiş. Bu tür düşünceleri de bilim dışı diye göstererek Atatürk’ün Samsun öğretmenleriyle 1924 yılında yaptığı konuşma vb. Gibi söylemleri Atatürk’ün dehasını oluşturan etmenlerden biri demiş. Kitabın başında böyle şeyler geçtiği için kitabı neredeyse bırakacaktım çünkü bu ve bunun gibi çok çeşitli konularda ateist söylemlere fazlasıyla yer verilmiş, Atatürk’ün bilimsel yöntemi hayatta kullanış şekli de hurafeler adı altında dini hayatına almamasıyla belirtilmiş.

Özellikle benim de kullandığım eleştirel akılcılık yönünü çok beğendim. Sürekli eleştirmek ve bir şeylerin yanlışlanabilir olduğunu düşünmek gerçekten de insanı çok konuda geliştiriyor. Bunun dışında savaşlarda bile bilimsel yöntemi kullanarak taktikler geliştirebilmesi de çok dikkat çekici.

İlk 50 sayfadan sonra da aslında akıllı insanın dini hayatına katmayan insan olduğu pek çok kez vurgulanmış ve yazar bunu örneklerle kanıtlamaya çalışmış. Atatürk’ün dinin getirdiği aksaklıklarla nasıl başa çıktığı anlatılmış. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nin dinle beraber yerinde sayması ve hiçbir gelişim gösterememesi bağdaştırılmış. Fakat kusurun dinde değil insanlarda olduğu vurgulanmamış. Örnek vermek gerekirse bazı terör örgütleri de kendini müslüman sayar fakat bu tür oluşumların bildiğiniz gibi İslamın öğrettikleriyle uzaktan yakından alakaları olamaz. İşte tam da aynı şekilde Atatürk’ün ideolojisi de, kendi geçmişindeki insanların kusurları yerine dinin kusurları gibi gösterilmiş. Aynı gündemimizde olan haberler gibi. Tabii bu benim kendi çıkarımım. Sekülerizm diktesini çok yoğun olarak hissettim kitapta.

Pozitif yönlerden bakacak olursak Atatürk’ün gizli kalmış anıları, taktikleri, inkılaplarını hayata hızlı bir şekilde geçiriş yöntemleri roman gibi aktarılabilmiş. Hattı müdafaa değil sathı müdafaa yapmanın önemi, fen metotlarını hayatında kullanış biçimi, Dil Devrimi vb. devrimlerde amaçladığı herkesin ortak bir çatı altında olması gerektiği gibi konular çok akıcı bir şekilde okunuyor ve Atatürk’ü gerçekten farklı, çağının ötesinde bir kişilik haline getiriyor. Aynı zamanda kitabın sonlarına doğru Atatürk’ün çeşitli hatalarından, batıl inançlarından da bahsedilmiş, bunlar da farklı ve ilgi çekici dipnotlar.

Yazarın özellikle üstüne basarak söylediği “Atatürk’ün önüne geçmeye çalıştığı şey cehalettir.” Cümlesinden kastının kendisine göre din kaynaklı bir cehalet olduğunu anlıyoruz. Fakat İslam dininde taklit inançtan tahkik inanca geçiş doğrultusunda hakikati her daim sorgulama ve araştırma, teslim olmanın ve kulluk görevinin verdiği durmak bilmeyen bir ilim öğrenme isteği vardır. Ki zaten bilim de İslamın içinde her daim olan bir olgudur. Aynı zamanda iki şekilde kader vardır. Izdirari kader yani bizim belirleyemediğimiz saç rengi, vücut özellikleri, göz rengi gibi özelliklerimiz, ihtiyari kader ise bizim yaptığımız tercihlerin kendi kaderimizi belirlemesi. Aslında bize bir bina yapılmış ve binadaki asansörün içindeyiz, tuşları bizim elimizde. Nereye istersek oraya gidebiliyoruz tercihlerimizce. İşte Atatürk gibi bir insan da Allah’ın Türk milletine verdiği ve bilim, sanat, eğitim vb. her alanda Türk milletinin gelişmesini istediği bir insan olmuş. Atatürk de ihtiyari kaderini kullanarak Türk milletini her daim bilimsel yöntemleriyle geliştirmeye ölene kadar devam etmiştir.

Kitap hakkında ve tabii ki Atatürk hakkında daha konuşacak çok konu var fakat ne olursa olsun kısa hayatlarına öz ve akılda kalabilen işleri sığdırabilenleri her zaman sevmişimdir.
Profile Image for Efsun.
46 reviews7 followers
April 30, 2015
Ben bu kitabin cok degerli oldugunu dusunuyorum. Kitabin ilk bolumunu oldukca onemli buldum,gereksiz oldugunu dusunmuyorum. Ilk bolum bilimsel metodolojilerden bahsetmis, ikinci bolum de bu bilimsel metodolojilere atif yaparak, Ataturk'un bilimsel temelleri olan bir politik metodoloji kullandigi anlatilmis. Bilimsel metodolojiden anlamayanlar icin ilk bolum oldukca faydali olabilir.
Kritize edebilecegim tek nokta "diktator" kelimesinin kullanimi olabilir. Ataturk'un diktalarini ikna yoluyla yapmasi diktatorluk diye tanimlanmis. Onun yerine baska bir kelime kullanilabilirdi belki, ancak elbette ona benzer baska bir yonetim bicimi olmadigi icin diktatorluk olarak kullanilmis. Belki diktatorlugun bir alt grubu diye tanimlanabilirdi. Ben "diktator" kelimesini cok guclu buldugumdan, biraz mecazi anlamda oldugunu dusunmeden edemedim.
Kitabi okumanizi tavsiye ederim. Ayrica Osmanli'nin son zamanlarini ve Cumhuriyetin kurulusu esnasindaki Turkiye'nin durumunu anlamaniz acisindan oldukca da onemlidir.
Profile Image for Soykan Celik.
48 reviews3 followers
January 12, 2016
Kitap ülkemizin sayılı entelektüellerinden sayılan Celal Şengör tarafından tarihle ilgilenmeyen kişilerin de rahatça anlayabileceği, kendi heyecanlı ve etkileyici konuşma stiline bir hayli benzer şekilde yazılmış. Cumhuriyet dönemi ve Atatürk'le ilgilenen kişiler okuyabilir fakat akademik bir yayın olarak bakmayın. Zaten yazarın da belirttiği üzere kitap aslen Celal Şengör'ün bir dostuyla yaptığı sohbetin metnidir.
Profile Image for Koray.
313 reviews59 followers
April 25, 2020
(Karantinada okuduğum 5. kitap) Celal Şengör gibi alanında rakipsiz bir bilim adamının yazdığı kitap da elbette böyle zevkli okunur. Kitabı bir günde bitirdim. Aldığım notları paylaşıyorum:
Atatürk’ün yaptıkları tarih mahkemesi önünde yargılanmış ve kendisi tüm uygar insanlığın alkışlarını almıştır. Bugün hür ve refah bir ülkede yaşıyorsak bu onun eseridir. Atatürk, özgürlüğü öğretebilmek, topluma yayabilmek için bir süre diktatörlük yapmıştır. Bunu çocuk yetiştiren ebeveynin çocuklarına yaptığı muameleye benzetebiliriz. Ebeveyn veya veliler, çocuklar belli bir akılcı muhakeme düzeyine erişmeden (ki tıbben bunun aşağı yukarı 18 yaşında tamamlandığı sanılmaktadır) ve belli bir bilgi deposunu oluşturmadan, onlar adına karar alır.
==========
Atatürk de kendi toplumunun geri, hattâ hasta olduğu kanaatindeydi. Ahmet Hâşim’in pek çok yazımda atıf yaptığım 1919 tarihli bir mektubunu okuyanlar, Atatürk’e hak vermeden edemezler. Bu mektubu bu önsöz içinde, mümkün olduğu kadar çok kişinin okumuş olması için, tekrar yayınlıyorum. Unutmayın, bu mektup yazıldığı zaman ortada ne Atatürk’ün fikirleri, ne de icraatı vardı henüz: “Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik mahsûlünden başka birşey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır”5 Bu mektupta yazılanlar Bağdat doğumlu bir şairimizin kaleminden çıkmıştır. Hâşim, Galatasaray’da okumuş, İzmir’de öğretmenlik yapmış, Düyûn-u Umumiye’de çalışarak devletinin mâlî sefaletini yakından tanımış, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerliği esnasında ise Anadolu’yu gezmiştir. Daha sonra Osmanlı Bankası’nda çalışan şâir, tedavi için Frankfurt’a gittiğinde Avrupa’yı da yakından tanımış, bu konuda ölümünden bir yıl önce bir de Frankfurt Seyahatnamesi başlıklı bir kitap yazmıştır. Yani, Hâşim’in gözlemleri bilgili ve akıllı bir adamın gözlemleridir.
==========
Bugün Atatürk’ün yaptıklarından ziyade yöntemlerine tevcih edilen eleştirilerin büyük çoğunluğu, Atatürk’ün içinde faaliyet gösterdiği zamanın şartları dikkate alınmadan yapılmış boş eleştirilerdir; çoğu, Uğur Mumcu merhumun ifadesiyle, bilgisi olmadan fikir üretmeye kalkanların söyledikleridir.
=========
Atatürk zamanının uluslararası toplumsal psikolojisini çok iyi tartmıştı. Atatürk’ün yönteminde üçüncü adım, uygulama diyebileceğimiz, varsayımın verilerle kontrolünü oluşturuyordu: Yani, tasarlanan işi tatbikata koymak. Bunun için Atatürk, uygulaması çeşitli safhalardan oluşan bir plan yapmıştı. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi, çevresindekilerin kendisiyle aynı görüşleri paylaşmadıklarını, bunun da hem bilgi hem de akıl eksikliğinden kaynaklandığının bilincinde olmasıydı.
==========
30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, halkına şu sözlerini tam bir güvenle söylemişti: Efendiler ve Ey Millet, İyi biliniz ki ,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat (yollar), tarikat-ı medeniyettir (uygarlık yollarıdır). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.
==========
Pek çok ilkel toplum üzerinde çalışmalar yapan Edgerton, “Hasta Toplumlar” isimli kitabında, “Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister. Fırsatını bulduğunda da kaçar” diyor. Bunun çeşitli örnekleri de var: İlkel kabilelerde bir insan, biraz daha az ilkel bir yer bulduğu vakit oraya kaçar. Berlin Duvarı yıkılmadan evvel, insanlar hayatlarını tehlikeye atıp, duvarın üstünden atlayarak Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçıyordu. Demek ki orada rahat değil, demek ki o toplum hasta.
==========
Çok ilginçtir, Sakara Meydan Muharebesi olurken, savaşın ortasında, henüz savaşı kazanıp kazanmayacağımız dahi belli değilken Mustafa Kemal, “Bu topraklar çok zengin, bir kültür umum müdürlüğüne ihtiyacımız var” demiştir. Bunu savaşın ortasında söylemiştir, çünkü devam etmekte olan savaşta kendi kafası içinde çoktan galip gelmiştir.
==========
Peki, Mustafa Kemal’in modernizasyon hamlesini hayata geçirebilmesinin önündeki engeller neydi? Evvela, karşısında bir millet yok. Kimsin dediğin zaman ben Müslümanım, diyor insanlar. Bir Osmanlı milletler karmaşası var ki, tamamen dine dayanıyor.
==========
Sonra antropoloji var. Kendi insanımızı tanıyalım istiyor. Dünyada bizi yanlış tanıdıkları kanaatine sahip. Derdi, “O ırk iyi, bu ırk kötü demek değil fakat bir Avrupalılık iddiası var,” ki haklı çıktı. Anadolu’da son yapılan kan tahlillerinden alınan DNA örnekleri gösterdi ki bu coğrafyada yaşayan halkın yüzde doksanı Doğu Asyalı değil, Hint-Avrupalı. Atatürk bunu göstermek için o zamanlar antropoloji ihtisasına ihtiyaç olduğuna kanaat getirmiş. Ardından, Antropoloji Enstitüsü kuruluyor.
==========
Atatürk’ün Malche’ın raporunun kenarına düştüğü derkenarlar vardır. Bunlardan biri, çok enteresan: “Kıymetsiz öğrencinin cesareti ilk yıldan kırılmalı, üniversiteden uzaklaştırılmalıdır” diyor. Bu, bugün Avrupalıların yaptığı iştir. Herkesi alıyor üniversiteye, bir sene sonra büyük çoğunluğunu döküyor. Bir daha da giremiyorsun. Atatürk de aynı şeyi söylüyor. “En iyiler üniversite okumalıdır” diyor. Büyük tarihçimiz İlber Ortaylı bir keresinde ne demişti? “Her şehre bir üniversite açmak ahlaksızlıktır.” Şimdi bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlıyor musunuz?
Geoffrey Lewis’in bir lafı var: “Atatürk sıkı bir tartışmaya bayılıyordu ama bunu yapacak insan yoktu etrafında.” Atatürk kendine kafa tutulmasını isteyen bir insandı, bunu anlıyoruz. Bu, aynı zamanda dehanın da bir işaretidir; her türlü fikirden istifade etmek. Birkaç çok yakın arkadaşı dışında etrafında bunu yapacak insan yok ve Atatürk bunun çok açık bir şekilde farkında.
==========
Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor demektir. Ama hürriyeti öğretebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin. Hüsrana uğrarsın. Bugün dahi Türk toplumunun hür olmayı öğrendiğini zannetmiyorum. Siyasi tercihler bunu gösteriyor. Lider arıyor, çoban arıyor kendine insanımız. Halbuki Atatürk, bundan kurtulun diyor. “Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin.”
==========
Gelelim dinin kamusal alandaki belirleyiciliğini kaldırmaya dair düzenlemelere. Bu konuda Atatürk bazı radikal adımlar atıyor. Tekke ve zaviyelerin kapatılması mesela. Tekke, zaviye ve türbeler halkın gidip miskinlik yaptığı yerler. Üretim yok, geçmişe saplanıp kalınmış. Hasan Âli Yücel’in, içinde yetiştiği bir Yenikapı Mevlevihanesi vardır. Hasan Âli gibi kaç tane adam çıkmış buralardan? Yok gibi neredeyse. Atatürk bu müesseselerin eğitime sekte vuracağı kanaatinde.
==========
Atatürk de dinin başıboş bırakılmasının yaratacağı tehlikenin farkında. Din müessesesi Hristiyan aleminde bir tehlike yaratmıyor, onlar düzenlerini tutturmuş gidiyorlar. Musevi aleminde yaratmıyor, onlar da düzenini kurmuş. Müslümanlara bir baş lazım, halifelik gittiğine göre bu müesseseyi devletin ele alması gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Bu şu demek: Senin de din hususunda başın sıkıntıya girdiği zaman, din adına bir şey yapılacağı zaman, Hristiyan nasıl patriğine gidiyorsa, Musevi nasıl hahambaşına gidiyorsa sen de Diyanet İşleri Başkanı’na git...
==========
Atatürk mümkün olduğu kadar akıldışı işlerin kontrolden çıkmasına mani olmaya çalışıyor. Akıl dışı işlerin dahi aklın kontrolünde olması gerektiğine inanıyor. Mesela, komünistler gibi dinin gereksiz olduğunu söylemiyor. Çünkü bu sosyolojik bir vaka, hayatımızda var. “Ben bunu cebir ile bastırırsam, başka bir yerden, başka bir şekilde hortlayacak. Buna da hürriyet verelim, ama zıvanadan çıkmasına da mani olalım. Bir müessese kuralım, başına gerçek din alimlerini getirelim” diyor. Diyanet İşleri’nin başına getirilen Ordinaryüs Profesör Şerefettin Yaltkaya da aynı zamanda dünya çapında saygın bir oryantalist ve ilahiyatçıdır.
==========
İnönü, şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteciler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor.
==========
Ortaçağ kalıntısı bir devleti ve taş devrinde yaşayan bir halkı alıyor, birden bire modern bir dünyanın içine getiriyor ve bunu on beş senede yapıyor. Bunun nasıl olduğunu hâlâ anlamıyor bazı insanlar. Sonsuz bir hayranlık var kendisine.
==========
Atatürk’ün psikolojisini incelemek lazım. Bunun için çok detaylı çalışmak lazım Atatürk’ü. Çevresini çok iyi bilmek lazım, okullarını çok iyi tanımak lazım, hocalarını çok iyi tanımak lazım, gittiği toplumların onun üzerinde bıraktığı etkileri öğrenmek lazım. Beyrut’ta nelerle karşılaştı, orası onu nasıl etkiledi. Libya’da neler oldu? Güneydoğu Anadolu’nun üzerinde nasıl bir etkisi var? Paris’te neler gördü? Mesela, genç bir subayken Mısır’a gidiyor, manevralara... Orada bir tayyareye binmek istiyor, beraber gittiği komutanlardan biri elini tutuyor, “Kemal” diyor “Bilmediğin aş karın ağrıtır, otur oturduğun yerde.” Atatürk’ün binmek istediği tayyare düşüyor ve içindekiler ölüyor. Mesela Atatürk bu olaydan sonra hayatı boyunca hiç tayyareye binmemiştir. Hava Kuvvetleri’ne bu kadar önem veren adam hiç tayyareye binmemiştir. Sonra, Büyük Taarruz başlayacak, “Halide Edip’i getirin” diyor. Batıl inanç. Halide olursa garanti kazanırız harbi düşüncesinde. Sakarya’dan beri aklına işlemiş böyle bir şeyi. Bu kadar zeki, bu kadar akılcı bir adamın da bâtıl inançları olduğunu keşfediveriyorsun; ona yakıştıramıyorsun. Ama var işte, o da insan.
Profile Image for Varol Aksoy.
87 reviews8 followers
February 15, 2015
Atatürk hakkında bir şeyler söylemeden önce mutlaka bu kitabı okumuş olun.
Profile Image for Gulcin.
13 reviews
September 2, 2015
Bir çirpida okunan harika bir kitapti! Ogretici, akilci ve surukleyici. Herkesin Ataturk'u biraz daha yakindan tanimasi icin okumasi gereken bir yapit.
4 reviews1 follower
March 10, 2016
Atatürk 'Diktatör' müydü ? Evet! Ancak öyle bir liderdi ki, Alman Diktatorya'sından kaçanlar Türkiye'deki diktatöre sığındılar. Kıyas bitmiştir.
Profile Image for Hande Kılıçoğlu.
173 reviews76 followers
May 28, 2018
Celal Şengör hocanın bilim adamı bakış açısı ile anlattığı Atatürk'ü çok sevdim.
Profile Image for Eren.
91 reviews5 followers
March 26, 2023
Aydınlatıcı ve bir o kadar da kısa bir kitap, bir tez. Atatürk'ün bilimsel bakış açısından bir incelemesi. Giriş kısmı sadece Atatürk konusunda değil epistemoloji yönünden de aydınlatıcı bir giriş yazısıydı. Atatürk'ün yönteminin Popper'in tanımladığı bilimsel yönteme ne kadar benzediğiyle ve Atatürk'ün bu yöntemi kullandığı için bir bilim adamı addedilmesi gerektiğiyle ilgili güzel izahatler yapmış Sayın Şengör.
Kitabın aslı olan "Dahi Diktatör" kısmı ise Atatürk'ün hayatının ve yaptıklarının bilimsel bir bakış açısından kısa özeti gibi. Ulu Önder'in aslında kim olduğu, ne istediği, nasıl düşündüğü ve bizim onu hayatımızda nereye koymamız gerektiğiyle ilgili insanı düşüncelere sevk ediyor.

"Atatürk'ün bize mirası "aklını kullan" tavsiyesidir. Ona bugün ihtiyacımız var mı sorusunun cevabı da "Atatürk'ü sil, yerine akıl yaz, sonra bu soruyu tekrar sor"dur. Ama Atatürk'ün şahsı akıl değildir. Akıl bizim kafamızın içindedir. Onun aklını kullanamayız, zira o akıl artık yoktur, bedeniyle beraber yok olmuştur. O çok akıllı, müthiş zeki, çok bilgili bir insandı. Ama nihayet insandı. Tanrılık, peygamberlik, yanılmaz önderlik, değişmez komenderlik taslayanlardan hiç olmadı."

"İşimiz Atatürk'ün yaptıklarını ezberlemek değil, onun akılcılığından öğrenmek, yaramazlıklarına da gülüp geçmektir, zira artık onları değiştirmek için çok geçtir."

"Bertrand Russel'ın bir sözü var: "Büyük bir adamın eserini incelediğmiz zaman, incelememizin sebebi adamın zeki olmasıdır. Ama hiçbir zeki adam her şeyi bilemez. Eğer zeki bir adam yanlış bir iş yapmışsa mutlaka "o iş muhakkak doğru olmalıdır" diye düşünmekten ziyade o anda, ona niye doğru göründü, onun peşine düşmek lazım...""



"Papulas ve Atatürk harbiye okullarında aynı kitapları okudular, her ikisi de kurmay subay. Ne Türklerde ne de Yunanlarda büyük teorisyenler olmadığından harp teorisini Alman ve Fransız kitaplarından öğrendiler. Dolayısıyla Mustafa Kemal, Papulas'ın ne okuduğunu, kafasında ne olduğunu biliyordu."

Atatürk'ün Sakarya Savaşı'ndaki keşfi "hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır." olarak özetlenebilecek olan harp teorisini de bu kitapla beraber iyice anladım.

Alfred Kantorowicz'in Türkiye'ye gelme hikayesi beni gerçekten şaşırttı ve gururlandırdı.

"Mustafa Kemal, Fransızlara "Siz bu kadar silah getirdiniz buraya, geri mi götüreceksiniz? Bırakın onları burada, bedelini altınla ödeyeceğim size," teklifinde bulunur. Altın ise Lenin'den gelmektedir."
Profile Image for Ray Ozdemir.
38 reviews1 follower
July 27, 2016
Cocuklugum bizimkilerin Istanbul Universitesi’ndeki ogrencilik anilarini dinleyerek gecti. Annem biyolojiyi bilgisini konusturmak icin ‘evladim ben Kosswig’den genetik okudum' der, babam Zuber’in denysel fizik derslerini anlatir, dairesel hareket dersinde kagittan testere yaptigini ve tebesir, dahil kagitla kesilmeyecek malzemeleri kestigini anlatirdi. Ihsan Ketin, Hamit Nafiz Pamir, hep ailemizde basarilari anlatilan insanlardi, hala oyledir.

Curt Kosswig, Kurt Zuber Ataturk’un Almanya’dan getirttigi ve alanlarinda en iyi bilimadamlari. Daha nicelerini getirttmis Ataturk, Istanbul Universitesi Almanya’nin en iyi universitesi olmus bir anlamda, fakultenin ve ogrencilerin motivasyonlarini dusunursek belki de dunyanin en iyi universitesi olmustu o tarihlerde. Hitler’in ‘demokrasi’ ile, secimle basa gelmesi, yahudileri, escinselleri universitelerden atmasi ve en onemlisi Ataturk’un alanlarinda en iyi bilimadamlarini Hitler yuzunden surulen bu grup icinden secip getirmesi bize ne buyuk imkan saglamis. Ihsan Ketin’ler de Ataturk’un yurt disina yolladigi, ‘kivilcim olarak gonderiyorum, volkan gibi geliniz’ dedigi ilk jenerasyon bilim insanlarimiz.

Ataturk’un 19 senede yaptigini bu ulkede kimse yapamadi, yapamaz da. Benim ailem bu egitim atilimi sirasinda okuyan ilk kusak ogrenci grubunda yetisip sonrasinda ulkelerine hizmet etmisler. Sonra ben yetismisim, insan eziliyor bu tarih altinda, o dahi diktator olmasa eminim ben bu satirlari yazamazdim, bu kadar basit.

Bu arada Prof. Sengor diktator olayini cok guzel anlatmis, burada bir yorumcu 'Ataturk hakkinda konusmadan once okunmasi gereken bir kitap' demis bunun icin, aynen oyle, okuyun bu kitabi mutlaka, dili de super akici ve eglenceli bu arada!!
Profile Image for Fatih Dönmez.
131 reviews18 followers
May 24, 2017
Celal Şengör'ün yazdığı anektodlar, tarihi bilimsel çıkarımlar ile anlatmaya çalışması ve hissettirdiği saf Atatürk sevgisi gerçekten keyifliydi.

Ama isimle alakalı benim de eleştirilerim olacak. Öncelikle diktatör nedir onun ayrımını yapmamız lazım. En basit hali ile diktatör tamamen dikte eder. Atatürk ise kitapta da bolca yazdığı gibi "ikna yöntemlerini" kullanmakta. Bu diktatörlükten ziyade politika insanın yapacağı şey değil mi?

İkinci olarak diktatörler hiçbir zaman yönetimi bırakmayı, emekli olmayı düşünmemiştir. Zaten geneli ya savaşlarda ya da kendi halkı tarafından isyanlarda öldürülmüştür. Burada da teknik açıdan diktatör demek çok mantıklı değil.

Varis atamamış, en ufacık muhalefette orduyu alıp meclisi basmamış, sanılanın aksine muhalifleri asmamış. Zaman zaman sertlikler olmuştur fakat ortada yıllarca savaşmış, din afyonu etkisinde bilincini kaybetmiş bir halk var. Bu şekilde ülkesi yıllarca işgal altında kalıp diğer güne ne bekleniyor? İsveç olmak mı?
Profile Image for Ahmet  Kaya.
65 reviews9 followers
May 22, 2023
Atatürk'ü ve onun yapmış olduğu reformları bilimsel ve eleştirel bir bakış açısıyla irdelemeyi amaçlayan bir kitap. Kendi perspektifini ve metodolojisini ortaya koyduğu ilk bölüm bir harika, ancak devamında Atatürk'ün hayatını ve reformlarını bu perspektiften ele aldığını söylemek çok güç.

Şengör ne yazık ki Atatürk reformlarının ve yönetim tarzının tam da ilk bölümde bahsettiği Popper'ın açık toplum düşmanlarına uygun olduğu gerçeğini açıkça görmezden gelerek, muhtemelen de pür bir Atatürk sevgisine sahip olduğundan, sadece iyiye yorarak yorumlamaya çalışmış. Zaman zaman eleştirel ve bilimsel yönünü yansıtmaya çalışmış elbette, zaten kitabın adında "diktatör" ifadesini kullanmasından bu anlaşılıyor, ancak açıkça Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bilime ve mantığa aykırı tarih inşası çabalarını dahi Pollyana'ci bir bakış açısıyla yorumlamış.

Örneğin tüm milletlerin ve dillerin Türklerden ve Türkçe'den türediğine dair, (bunun gerekli olup olmadığı tartışmasından bağımsız olarak) Atatürk'ün yapay bir millet bilinci oluşturmak için ortaya attığı "Güneş Dil Teorisi" gibi saçmalıkların dahi "tartışılma ve çürütülme amacıyla ortaya atıldığı"nı iddia edecek kadar zayıf ve zorlama argümanlar öne sürmüş. Dönemin aydınlarının korkudan karşı çıkamamasını ise sadece onların yalakalığı ile ilişkilendirerek epey bir haksızlık etmiş. Benzer şekilde, kimi İttihat ve Terakkiciler tarafından Osmanlı'nın son döneminde zaten reform olarak önerilen çarşafın kaldırılması, alfabenin değiştirilmesi, vb. reformları sadece Atatürk'le ilişkilendirmiş. Bir başka örnek ise üniversitelerdeki ve diğer devlet kurumlarındaki liyakat dışı yapılanmalardan yalnızca söz edip bunların Atatürk'le ilişkisine değinmeye gerek bile duymamış. Diğer taraftan İstiklal mahkemeleri, dil ve din pratiklerini yasakları, reformların oldukça totaliter bir şekilde uygulanması, vb. netameli konulara girmekten de kasıtlı olarak uzak durmuş.

Bütün bunları Celal Şengör'de birçok defa karşımıza çıkan tutarsızlıkların bir başka yansıması (son derece akılcı, bireyci ve liberal bir düşünsel felsefeye sahip olup 12 Eylül'ü desteklemesi gibi) olarak değerlendirmek mümkün. Bu kötü bir şey değil, nihayetinde eser de bilimsel bir çalışma değil, aksine onun Atatürk'e olan sevgi, saygı ve hayranlığının bir sonucu.

Sonuç olarak, bireyci ve akılcı bir perspektiften bir Atatürk değerlendirmesi sunmaya çalışan, bunda pek başarılı olamayan ancak yine de faydalı olabilecek kolay okunur bir eser diyebilirim.
Profile Image for Berke.
2 reviews1 follower
February 6, 2023
Şimdiye kadar okuduğum en akıcı, en derli toplu kitaplardan biriydi. İçin içine sence, bence katmadan akılcı bir şekilde farklı kaynakları bir araya getirerek anlatan Celal Hocamız harikalar yaratmış.
Profile Image for Oguzcan Yesilyaprak.
336 reviews19 followers
September 28, 2022
Yıllardır okumayı beklediğim kitaptı baya erteledim kitabı ama pek sevemedim açıkçası. Bilim olması çok güzel fakat sadece Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk anlatılsa daha güzel olabilirdi kanımca.
Profile Image for Emre Yalabık.
103 reviews51 followers
November 24, 2022
Celal Şengör, Atatürk'e bambaşka bir pencereden bakıyor. Kitabın ismine takılmadan, herkesin okuması gereken bir eser.
Profile Image for Biran M. Süren.
34 reviews1 follower
Read
July 31, 2018
Şengör’ün üslubunda bir samimiyet var, Atatürk’le ilgili değerlendirmelerinin bazıları bizzat tanıyan çevresinin anlattığı anılardan da oluşuyor. Hoştu.
86 reviews
March 26, 2021
Atatürk’ün meclisi sadece iki defa tehdit ettiği söylenir: Birincisi, Büyük Taarruz’dan evvel başkumandanlık görüşmeleri sürerken. Bu tehdidi de şu sözlerden ibarettir: “Orduyu başsız bırakmadım, bırakmıyorum, bırakmayacağım.” O zaman ülkenin içinde bulunduğu nazik durum ve meclisin takındığı tutum düşünülürse bu ifadeyi mazur görmek kolaydır. Diğeri de hilâfetin saltanattan ayrılması tartışmaları sürerken söylediği: “Bu iş olacaktır. Ama bu arada bazı kafalar da kopabilir” sözleridir. Bu, aslında dinsel anlamda dogmatik (yani dinin kuralları gereği) ve tarihsel kökleri olmayan bir birliktelik hakkında ülkenin kritik günlerinde yapılan sonu gelmeyen bilgisiz ve akılsız tartışmalar karşısındaki isyanını dile getirir. Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih olarak kabul edersek, ülkenin yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar 19 senede Atatürk hiçbir kararını altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur.



Daha onsekizinci yüzyılda yapılan coğrafî keşif gezileri sayesinde, bazı toplumların fikirsel ve hissî gelişmelerinin diğerleri kadar olmadığı açıklık kazanmıştı. Meselâ Kaptan James Cook (1728-1779), Büyük Okyanus adalarının birindeyken gemisine misafir gelen bir yerli kralının, un çuvalı taşıyan tayfaların elinden çuvalın kazayla düşerek patlaması sonucunda elbisesinin kirlendiğini görmesiyle hıçkırarak ağlamaya başlaması, elbisesi temizlenince de sanki hiçbir şey olmamış gibi diplomatik ziyaretine devam etmesi karşısında hayrete düşmüş, bu insanların gelişim düzeylerinin bir çocuğunki kadar olduğunu düşünmüştü. 1982 yılında yayımlanan kitabında Profesör Edgerton’un bütün dünyadan derlediği örneklerle vardığı sonuç, Cook’unkinin aynıdır. Bazı toplumlar gelişme basamaklarında geridir; bazıları ise ileri. “Bunu kabul etmemek, geri toplumları gerida kalmaya mahkûm etmek demektir,” diyor Edgerton.



Ahmet Haşim’in Saruhan milletvekili, Cumhuriyet döneminde de Demokrat Parti’nin kurucularından ve ilk Millî Savunma Bakanı Refik Şevket İnce’ye (1885-1955) yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektuptan:

“Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik mahsûlünden başka birşey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır”



Nutuk’ta kendisine karşı olanları imâ ederek:
Bir an için, bu kararın tatbikatında ademi muvaffakiyete (başarısızlığa) duçar olunacağını farz edelim! Ne olacaktı? Esaret!
Peki Efendim. Diğer kararlara mutavaat (itaat etmek, baş eğmek) halinde netice bunun aynı değil miydi!



Medeniyet, “Şehir içerisinde toplu yaşama becerisi” diye tarif edilir. İngilizcedeki “Civilisation” ifadesi de buradan, yani hemşehri kavramından türemiştir. Sivil, şehirde yaşayandır. Arapça “medeniyet” medine kelimesinden gelir ki, onun da anlamı şehirdir. Bizim bildiğimiz Medine’nin ise esas adı “Medine el münevvere”, yani aydın şehirdir ve bu ad kendisine Peygamber Muhammed’i ve onun dinini kabul ettiği için İslamiyet’in ortaya çıkmasından sonra verilmiştir; İslam’dan evvelki adı Yatrib’di. Dolayısıyla Arapça köken anlamıyla da medeniyet “şehirde yaşayan insanların kültürü” demektir.



Bununla ilgili bir anekdot aktarayım: Liman von Sanders, Enver Paşa’ya bir terfi listesi gönderiyor, listede Mustafa Kemal de var ama Enver, Mustafa Kemal’i Paşa yapmak istemiyor. Enver, “Bu Mustafa Kemal’i paşa yaparsın, sadrazam olmak ister; sadrazam yaparsın sultan olmak ister; sultan yaparsın Allah olmak ister” der. Bunun üzerine Liman von Sanders Enver’e çok kızmış ve kişisel bir mektup yazmıştır. Enver, bunun üzerine Mustafa Kemal’i paşalığa terfi ettirmek zorunda kalmıştır.



Mesela, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları yaşandı, ardından Kütahya-Eskişehir Muharebesini kaybettik. Büyük bir moral çöküntüsü başladı. Mustafa Kemal’in büyük marifetlerinden bir tanesi de çizdiği hedefe giderken o hedefe giden yol üzerinde bazı aksaklıkların olabileceğini öngörmesi. Nihayetinde insanlarla uğraşıyorsunuz. İnönü, harbi kaybetmesinin ardından, çadırında Atatürk’ü görünce “Her şey bitti” demiştir. Bütün ümidini kaybetmiş. Atatürk ise gülümseyerek “Déjà kazandın” yani, “Şimdiden kazandın” der.
İnönü henüz “Bu adam ne diyor” demeden, yani moralman kaybetmiş olan İnönü’nün düşünmesine fırsat vermeden Atatürk, “Hemen haritaları açın” demiştir. Zihninde ne yapması gerektiği zaten var. Bana sorarsanız haritaları açtırması dahi İnönü’ye moral vermek için yapılmış psikolojik bir hamle. Güya orada İnönü’yle tartışacaklar, orduların durumu ne, nereden taarruz edelim, nerede savunma yapalım vs. İnönü anlatıyor: “Şu kadar adam kaçtı, şu kadar mühimmat var” vs. Mustafa Kemal araya girerek, “İsmet, orduyu Sakarya’nın gerisine çek” der. Bu, orduyu yüz kilometre geriye çekmek demek. İnönü telaşla, “Peki” der, Eskişehir ile Ankara arasındaki alanı işaret ederek, “Buraları ne yapacağız, milleti burada nasıl bırakacağız?” Bunun üzerine Mustafa Kemal, “İsmet” diyerek sözüne başlar, “Orduyu çekmediğimizi farz edelim, ne yapacağız? Yapabileceğimiz bir şey yok. Bak İsmet, sen oraya çekilirken Papulas ne yapacak, seni takip edecek. Yani bizim vatanımızın içine girecek. Yani, ikmal hatları uzayacak.” Mustafa Kemal Anadolu’da yol olmadığını biliyor. “Halbuki ben” der Mustafa Kemal, “Memleketimin içine çekiliyorum. Bırak gelsinler. 0nları vatanın harim-i ismetinde boğacağım.” Yani onları girilmesine asla izin verilmeyecek özel namus alanımızda boğacağım. Zekice bir kelime oyunuyla İsmet Paşa’nın adı da kullanılarak söylenen bu sözler hem onu onore etmiş hem de ikna etmiştir. Nihayetinde ordu Sakarya’nın gerisine geri çekilmiştir. Atatürk Papulas’a Mareşal Kutuzov’un Napolyon’a oynadığı oyunu oynamıştır.



Ufak ufak kaybetmekteyiz harbi. Bunun üzerine Mustafa Kemal duruma baktığında olan bitenin şu olduğunu gördü: Bir birlik şiddetli baskı altında geri çekilirken, onun yanındaki birlik biraz daha az çekiliyor, onun yanındakiyse daha çok çekiliyor. Dolayısıyla düzensiz bir geri çekilme var.
Normal meydan muharebesi kitaplarında Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar şu görüş hakimdi: Geri çekilme başladığı zaman bunun bir ricat (geri kaçma) haline dönmemesi için orduyu cephenin uzunluğuyla mütenasip geri çekmek lazım ki, tekrar bir hat kurabilesin. Hattı müdafaa ediyorsun, hattı kaybettiysen, yeni bir hat kurman lazım.
Mustafa Kemal böyle bir şeyin şart olmadığını görmüştür ve bunu “Biz hattı değil (yani bir çizgiyi değil) , vatanı müdafaa ediyoruz. Dolayısıyla her birlik müdafaasını kurabildiği yere kadar çekilsin, daha fazla gitmesin. Sathı (yani yüzeyi) müdafaa edelim. Bırakalım Yunanlılar aramızda dolaşsın” diye ifade eder.
Bu şekilde bir meydan muharebesi, her ne kadar Waterloo’ya biraz benzese de, o zamana kadar yapılmamış bir şey. Papulas şunu bekliyor: “Türk cephesi yarıldı. Şu kadar yerden yarıldı. Biz ne kadar içeri girdik, demek ki Türk Ordusu şu kadar kilometre geri çekilecek, onu bekleyelim.”
Ama Türk Ordusu geri çekilmiyordu. Papulas’ın asabı bozulmaya başlar, değişik bir oyun oynandığını fark eder, fakat bunun ne olduğunu anlayamaz. Mustafa Kemal, adamın kafasını karıştırır, psikolojik bir baskı kurar ve Papulas başarılı hücumlar yaptığı halde bir türlü istediği neticeyi elde edemez. Çünkü Atatürk buna müsaade etmez.
Papulas başarısız olduğunu düşünmeye başlar. Halbuki ısrar etse kazanacak. Sonunda, “Sakarya’nın gerisine çekilelim” emrini verir. Birlik kaydırmaya başlar. İşte o meşhur olay bu sırada cereyan eder. Eylül ayında, harbin bitmesine 5-6 gün kala Mustafa Kemal, kırık kaburgalarıyla yatağındayken, İsmet Paşa da aynı odada sandalyede uyuklar. Bir binbaşı gelir, istihbarat raporlarını okur: “Efendim bizim aldığımız raporlar şunlar, birlik hareketleri şöyle, bizim değerlendirmemiz, Yunanlıların yeni birlikler getirdiği istikametinde ve harbi kaybediyoruz.”
Mustafa Kemal, “Bir dakika Binbaşım” der, “Bir kez daha okur musunuz?” Raporu bir daha okuyan binbaşıya, Atatürk, “Şimdi İsmet Paşa’yı uyandır ve zaferini tebrik et” emri verir. Binbaşı, çok şaşırsa da İsmet Paşa’yı uyandırır, zaferini tebrik eder.
Ardından Mustafa Kemal, “Fevzi Paşa Hazretleri nerede?” diye sorunca “Çadırında efendim” yanıtını alır ve Fevzi Paşa’yı çağırtır. Paşa gelir, “Paşa Hazretleri neredeydiniz?” diye sorar Mustafa Kemal. Fevzi Paşa, Mustafa Kemal’den rütbeli, fakat Fevzi Paşa’nın da isteğiyle başkomutan olmuştur Mustafa Kemal. Fevzi Paşa “Çadırımdaydım, Kur’an okuyordum. Her şeyi kaybettik, Allah’tan sizi bize bağışlamasını niyaz ediyordum” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal “Bir dakika, ortada bir yanlış anlama var” der ve şöyle devam eder: “Binbaşının bize getirdiği istihbarat raporlarını ben iki defa dinledim, değerlendirmeleri yanlış. Papulas birlik getirmiyor, mevcut birlikleri kaydırıyor, Yunanlılar geri çekiliyor.”
Fakat çadırdakiler Mustafa Kemal’e inanamaz. “Evet” der Mustafa Kemal, “Gelin anlatayım.” Mustafa Kemal, zihninde bütün cephenin adeta haritasını çıkartmış durumda. Binbaşı istihbarat raporlarını okurken Mustafa Kemal’in kafasında bütün cephe şekilleniyordu ve fark ediyordu ki Yunanlılar çekiliyor. Durumu diğerlerine de izah ediyor, herkes çok memnun...
Sonra Mustafa Kemal, “Yunanlıları burada durdurduk, yarın taarruza kalkacağız” der. İsmet Paşa ise oturduğu yerden hiddetle kalkarak “Sen delirdin” diye bağırır, “Ne ile taarruz edeceğiz. Subayların üçte ikisi şehit, ordunun yüzde kırk altısı firar etmiş, ne ile taarruz edeceğiz?”
Mustafa Kemal şöyle cevap verir: “İsmet, hiç mühim değil” işaret parmağını başına koyarak “Papulas, savaşı burada kaybetti, şimdi üstünlük bizde.”
Ertesi gün Türk taarruzu başlar. Papulas bunu görünce, daha evvel yaptığı yanlış değerlendirmesini bir adım daha öteye taşıyarak, Türklerin zannettiğinden daha kuvvetli olduğuna inanarak birliklerine Kütahya-Eskişehir hattına çekilmeleri emrini verir. Nihayetinde Yunan Ordusu, Büyük Taarruz’un başlayacağı hatta kadar geri çekilir. Bizimkiler olanlara inanamaz. Onlara göre “Bu bir mucize” dir. Fakat elbette bir mucize söz konusu değildir. Olay, karşındakini ve muhatap olduğun vaziyeti çok iyi okuyabilmek, harp teorisini çok iyi bilmekle ilgilidir.
Papulas ve Atatürk harbiye okullarında aynı kitapları okudurlar, her ikisi de kurmay subay. Ne Türklerde ne de Yunanlılarda büyük teorisyenler olmadığından harp teorisini Alman ve Fransız kitaplarından öğrendiler. Dolayısıyla Mustafa Kemal, Papulas’ın ne okuduğunu, kafasında ne olduğunu biliyordu. Papulas yetenekli olsa da nihayetinde sıradan bir asker ve çabuk asabı bozulan, fazla sabrı olmayan bir insan. Üstelik karşısında bir dâhi var. Mustafa Kemal, kendi ordusunun erlerinin ne yapacağını, ne kadarının kaçacağını, ne kadarının kalacağını biliyordu, hesabını buna göre yapıyordu.
Oysa ötekiler öyle değil, kahraman Mehmetçik hesabındalar. Sakarya Meydan Muharebesi kaybedilip de ordunun yüzde kırk altısı firar edince, diğer komutanların psikolojisiyle Mustafa Kemal’inki aynı değildi. Daha doğrusu bu durum, Atatürk’ün neredeyse umurunda değildi. O bu durumun hesabını zihninde zaten yapmıştı ve bu yüzden de kaybetmedi, kazandı.



Bu arada Doğu’dan da iyi haberler geliyordu. Sakarya Muharebesi’ni Türk Ordusu kazanınca Fransızlar ve İtalyanlar hemen yan çizdi, İngilizleri yalnız bıraktılar. Fransız parlamenteri Henry Franklin-Bouillon, Fransa’yı temsilen Ankara’ya geldi ve Ankara Hükumetiyle bir antlaşma imzaladı. Fransızlar gidecekler.
Mustafa Kemal, Fransızlara “Siz bu kadar silah getirdiniz buraya, geri mi götüreceksiniz? Bırakın onları burada, bedelini altınla ödeyeceğim size” teklifinde bulunur. Altın ise Lenin’den gelmektedir. Moskova’da Ali Fuat Cebesoy, yeni Türk Devleti’nin komünist olacağı beklentisini taşıyan Lenin’i gayet iyi idare ediyordu. Mustafa Kemal de bu beklentiyi yönetmeyi çok iyi becermiştir.
Dolayısıyla altınlar gelir ve Fransızlara ödeme yapılır. Fransızlar da bütün kamyonlarını, uçaklarını, silahlarını ve cephanelerini Anadolu’da bırakır. Güney Cephesi temizlenirken bütün mühimmat ve teçhizat Batı Cephesi’ne gönderilir. Ardından, Mustafa Kemal, Doğu Cephesi’nde bulunan ve Rusların Kars Kalesi’ne koyduğu kale toplarının, Batı Cephesi’ne sevki emrini verir.



Çünkü sarık takıldığı zaman dindar oluyorum zannediliyor. Farkında değil ki sarık çölün şapkasıdır, çölde de çok faydalıdır. Neden? Çünkü adam sarığını açar, kum fırtınasında yüzünü korur. Sarık çok katlı bir bez olduğu için de başını sıcaktan korur. Bir sürü fonksiyonu var. Soğuktan da korur. Sabahleyin elli derecenin üstüne çıkıyor sıcaklık, akşam on dereceye düşüyor çölde. Büyük Sahra’da, Kufra vahasının güneydoğusunda, Çad/Mısır/Libya sınırlarının bitiştiği yerlerin yakınlarında jeolog olarak çalışırken sarık çölde neden gereklidir ve neden Türkiye’de gereksizdir diye ilk defa anlamıştım. Burada sarıkla dolaşmak, ama orada da sarıksız dolaşmak enayiliktir.
Sultan Mahmut bunu fark etmiş ve şöyle talimat vermiş: “Madem medenileşiyoruz, Avrupa’ya benzeyeceğiz, şalvar giymek, çarık giymek, sarık takmak, kaftan giymek artık yasak. Pantolon giyeceksin, ceket giyeceksin (İstanbulin denen yakasız türü), adam gibi ayakkabı giyeceksin, kafana da fes takacaksın.”
Aslında bir Balkan serpuşu olan fesin önemi, siperliğinin olmamasından kaynaklanıyor. Başı açmadan secde edilebilir. Dolayısıyla Müslüman’a uyan bir şapka diye düşünülmüş. Fakat burada da şöyle bir sıkıntı var; Türkiye’de fes imal edilemiyor. Çok ilginçtir ki, bir kumaşı boyayıp, doğru dürüst bir fes yapılamıyor. Fesler Viyana’dan geliyormuş. İstanbul’da fes yapmaya çalışan birkaç küçük imalathane varmış, ama yağmur yağdığı zaman feslerin boyaları akar, takanların yüzü kırmızı boya içinde kalırmış. Bundan da kimin kaliteli (yani ithal) kimin de kalitesiz (yani yerli) fes taktığı hemen belli olurmuş.
Sultan Mahmut bir de şunu yapmış; halka örnek olabilmek için fesli ve ceketli resmini devlet dairelerine astırmış. Halk o dönem halifesine, padişahına “Gâvur” lakabını takmış. Atatürk aynı işi daha da ileriye götürüyor, şapka giyilmesini zorunlu kılıyor, fesi kaldırıyor. Büyük Pedro da aynı işi yaptırmış, börkü kaldırıp şapkayı koymuş.



Gittiğimizde gördüm ki, bizim dışımızda davetliler de var. Bunlardan birisi İskoçyalı bir bankacı, New York’ta yaşıyor, yanında da hanımı Fatma, Suriyeli. Masanın etrafında oturduk, Graham beni takdim etti. Fatma, benim Türk olduğumu duyar duymaz, “Siz Türkler bize onu ettiniz, siz Türkler bize bunu ettiniz, sizin yüzünüzden biz bu halde kaldık vs” diye başladı verip veriştirmeye.
Misafir olduğum bir yerde tatsızlık çıkarmanın manası yoktu, bir şey demedim. Sonunda ev sahibi dayanamadı, “Bak Fatma” dedi “Deminden beri Türklere sövüp duruyorsun. Şimdi unutma, senin yaşadığın yerdeki ilk tren yolunu onlar yaptı. Bugünlerde eski müstemleke imparatorluklarını kötülemek âdet oldu. Ben 23 yaşında Oxford’dan mezun oldum. İlk gittiğim yer Sudan’dı. Gittiğim dönemde Sudan, İngiliz İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. Sudan’da trenler hareket ediyordu, çocuklar okula gidebiliyordu, millet yemek bulabiliyordu. Bugün bağımsız olmuş olan Sudan’a gidersen görürsün. Trenler bitmiş, okullar kalmamış, herkes birbirini yiyor. Türkler de bizim gibi böyle şeylere mani olmaya çalıştılar. Çok başarılı oldular diyemem, ama siz de onlara ihanet ettiniz” dedi.



Dünya bazı ilkel kanunların artık işe yaramadığını, istenen neticeyi vermediğini görmüş. Mesela hırsızın elini kes. Olmuyor. Yine hırsızlık yapılıyor. Sonra ya yanlış itham edilmişse adam, elini geri veremiyorsun. Bu ilkel kurallardan kurtulmak gerek. Şeriat kanunları karanlık çağlarda icat edilmiş kanunlardır. Herhalde buna kimse itiraz edemez. Bu eksikliği ilk fark eden Emeviler’in Mezopotamya genel valisi ve daha sonraki savaş bakanı Al-Haccac bin Yusuf’tur (661-714). Haccac vergi kanunlarını Şeriat’ın hükümleri dışında düzenlemiştir.



Sonra, Atatürk Birleşmiş Milletler’e, o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvam’a girmemizde büyük fayda olduğu kanaatinde. Ama davet edilirsek. “Türkiye müracaat etsin, memnuniyetle” diyorlar. “Hayır” diyor Atatürk “Davet olursa geliriz!”. Ardından Türkiye davet ediliyor.



İnönü, şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteciler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Doğru da.



Mesela, genç bir subayken Mısır’a gidiyor, manevralara... Orada bir tayyareye binmek istiyor, beraber gittiği komutanlardan biri elini tutuyor, “Kemal” diyor “Bilmediğin aş karın ağrıtır, otur oturduğun yerde.” Atatürk’ün binmek istediği tayyare düşüyor ve içindekiler ölüyor. Mesela Atatürk bu olaydan sonra hayatı boyunca hiç tayyareye binmemiştir. Hava Kuvvetleri’ne bu kadar önem veren adam hiç tayyareye binmemiştir.



Ne yazık ki erken öldü. Erken ölümünün bir sebebi de yaramaz çocuk gibi davranmasıydı. “Kaç paket sigara içiyorsunuz ekselans?” diye soran Fransız doktora “Üç paket” diye cevap vermişti. Doktor da bunu tek pakete indirmesini söyleyip gittikten sonra Salih Bozok, “Ama Paşam siz zaten bir paket içiyorsunuz her gün” demekten kendini alamamıştı. Atatürk hınzır hınzır gülerek “Enayi miyim ben Salih?” diye cevap vermişti. “Bir paket içiyorum desem, herif üçte bir pakete indir diyecekti.”
This entire review has been hidden because of spoilers.
Profile Image for Bora Erdogan.
151 reviews1 follower
March 27, 2023
ÇOK ÖZLEMİŞİM GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü OKUMAYI,

Kitap gayet ince. Kitabın en önemli kısımlarından biri giriş kısmı kanımca. Ancak giriş kısmı okuması birazcık daha zor. Dilerseniz kitabı bitirdikten sonra giriş kısmını da okuyabilirsiniz. Yani ilginiz daha da artıp, biraz daha fazlası için sabrınız olduğunda.

Kitap Atatürk'ün bilimsel yöntem olarak, aldığı kararları, onu yönlendiren temel aklı izah etmeye çalışıyor ve inceliyor. Bunu yaparken de, çeşitli tarihi olaylardan örnekler veriliyor. Bu olayların büyük çoğunluğunu farklı farklı kitaplarda okumuştum. Ancak yepyeni bilgiler de edindim tabii ki.

Herkese ama herkese öneririm.
Türkiye'nin bir kurtarıcı ile nasıl 15 yılda 100 yıllık mesafe katettiğini, hangi idealler ile kurulduğunu hatırlamak adına çok ama çok önemli.

Özellikle rotamızdan saptığımız, önümüzü göremediğimiz bu zamanlarda, aslında yönümüzün ne kadar belli olduğunu, tek yolun akıl yolu olduğunu ve çok öncesinden rotamızın belirlendiğini görüp, geçmişten aldığımız moral ile geleceğe daha da umutla bakmanıza destek olabilir.
Profile Image for Ecem.
27 reviews
December 21, 2024
Celal Şengör tarih aktarımı konusunda tartışmalı bir figür olsa da, gerek olaylara kronolojik yaklaşımı gerek de tarih anlatımıyla okuması keyifli ve kolay bir eser ortaya koymuş yine. Bu kitap da birçok kaynaktan edinilen bilgilerle yazılmış zengin bir içerik sunuyor. Tabii ki bahsedilen şahısların ve anlatılan olayların tenkiti için yeterli bilgiye sahip olamadığımdan doğruluyu veyahut yanlışlığı hakkında bir çıkarım yapamam lakin şunu söyleyebilirim ki yaklaşık 140 sayfalık bu kitaptan araştırılmaya değer çok güzel konular not aldım. Dâhi Diktatör özelinde de Şengör'e katılmaktayım, Atatürk'ün hayatı hem sosyolojik hem de psikolojik derin bir incelemeye tabi tutularak devamlı olarak aktarılmaya çalışılması gereken nadide bir hayattır. Her şeyden önce büyük halk kitlelerine önderlik edebilmiş bir liderin hayatı olarak bizlere çok şey katacaktır, ki katıyordur da. Keyifli okumalar dilerim <3

“Ama hürriyeti öğrenebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin.” (s. 113)
Profile Image for Haluk İrten.
77 reviews
February 22, 2022
Televizyon programlarından ya da youtube videolarından tanıdığım Celâl Şengör, papyonuyla, sürekli düzelttiği gözlüğüyle, üslubuyla ve her konudaki (bazı konularda biraz daha fazla) eşsiz bilgi birikimiyle izlemekten zevk aldığım şirin bir bilim insanımızdır."Dahi Diktatör" Şengör'ün okuduğum ilk kitabı. Aslında bu kitaba daha önce başlamış Atatürk'ün uyguladığı yöntemi açıklarken Karl Popper'in “eleştirel akılcılık” tezini uzun uzadıya anlatmasından sıkılmış ve yarım bırakmıştım. Şu sıralar Popper'ın bilim felsefesi ile ilgili yazılarını okuyunca bu kitap aklıma geldi ve yeniden okumaya başladım. Kitapta ilk ilgimi çeken şey Şengör'ün "zırva" ifadesini ne kadar sık kullandığı oldu. Örneğin 32.inci sayfada "...meşhur Alman filozofu Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in (1770-1831) ve onu izleyen Karl Marx ve Friedrich Engels’in (1820-1895) diyalektiği bize bu zırvalığı empoze etmektedir!" Hegel, Marx, Engels ve zırvalık sözcüklerinin aynı tümcede kullanılması bana oldukça garip geldi."...bir bilim felsefecisi olarak (S:114)" Şengör'ün Popper ile ilgili yazdığı "... İkinci Dünya Savaşı esnasında Yeni Zelanda’da gönüllü sürgündeyken yazdığı The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları) adlı anıtsal eseri totaliter devlet felsefesinin kurucusu olan Eflatun’dan (Platon: MÖ 395-382) Kari Marx’a (1818-1883) uzanan “toplum mühendislerinin” ve oradan da 20. Yüzyıl’ın eli kanlı faşist ve nasyonal sosyalist diktatörlerinin dayandığı temel dünya görüşünün çürüklüğünü göstermeye adanmıştır. (S:26)" ifadesini oldukça düşündürücü bulduğumu ifade etmek isterim. Marx'ın hangi düşüncesinin eli kanlı faşist ve nasyonal sosyalist diktatörlerinin dayandığı temel dünya görüşü olduğunu ben merak ettim. Yazarın Kasım 2015'de Radikal’den Armağan Çağlayan’a verdiği bir mülakatta “Kenan Evren’in yaptığı her şeyi istisnasız onaylıyorum, insanlara dışkı yedirmek işkence değil” dediğini anımsayınca acaba Şengör bir şeyleri mi karıştırıyor diye ister istemez düşündüm.
Kitabın 87.inci sayfasında şöyle bir ifade var. "Belki biraz iddialı bir tez olacak ama sömürge imparatorluklarının yüz sene gibi bir zaman erken çöktüğü kanaatindeyim." Kitapta geçen Ahmet Hâşim’in 1919 tarihli mektubunu tırnak içine aldığım ifadesi ile ele aldığımda Şengör'ün 1919'larda Türkiye'de yaşamadığına şükrettim. Çünkü bu tezi ile Şengör'ün ya İngiliz Muhipleri Cemiyetinde ya da Amerikan mandası taraftarları ile birlikte hareket edebileceğini, bugünkü üslubu ile de oldukça etkili olabileceğini düşündüm. Son olarak kitapta Atatürk ile ilgili bilinmedik bir şey yok.
Profile Image for Reyhan Aygün.
275 reviews1 follower
February 19, 2023
Bu tarz kitaplara yorum yazarken çok zorlaniyorum. Bana göre herkesin okuması gereken kitaplardan biri.

Celâl Şengör, Atatürk'ün bir diktatör olduğu iddiasını ortaya atıyor ve kitap boyunca da size bunu açıklıyor. Diktatör kelimesinin aslında kötü bir anlamı olmadığını, zaman içinde kötü diktatörlerden dolayı bu kelimenin kötü bir anlama büründüğünü anlatıyor. Celâl hoca, evet Atatürk bir diktatördü ama kendi fikirlerini direkt uygulamamış her fikrini meclise oylatmış, onları ikna etmiş ve fikirlerini kabul ettirmiş diyor. Kabul ettiremediği durumlarda bir iki kez de olsa meclisi tehdit etmisliği de varmış.

Kitabın bana kattığı en büyük şey Atatürk'ün "hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır" sözünün açıklamasıydı. Bu sözü neden söylediği ve ne anlatmak istediğini daha iyi kimse anlatamazdı. Bu sözüyle anlatmak istediği şey Atatürk'ü çok heyecanlandırmış çünkü çok önemli bir savaş stratejisi bulmuş olmuş. Kırmızı deri bir defteri varmış Atatürk'ün ve oraya da not almış kitaplara girmesini öğretilmesini istemiş. Öldükten sonra o defter bulunamamış malesef.

Kitabın son kısımlarında Celal hoca bize büyük bir ders veriyor. Diyor ki Atatürk'ün de böyle böyle hataları vardi. Evet Atatürk'ün hataları vardi çünkü o da bir insandı. Bize, bak kardeşim Atatürk'ü seviyorsun ama onu da yeri geldiği zaman eleştirebilirsin diyor.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
Profile Image for Alp.
114 reviews2 followers
November 13, 2015
Kitabın isminin kötü bir tanıtımı var öncelikle, negatif bir önyargıyla başlıyorsunuz, tavsiye edilmese okumayı kesinlikle düşünmezdim. Şengör Hoca kendince bunun sebebini açıklıyor (bu zayıf açıklamanın mantığını anlasam da, yanlış -belki de gereksiz demeliyim- olduğunu düşünüyorum). Kitaptan bilmediğimiz birçok tarihsel gerçek hakkında güçlü bilgiler edinmemiz mümkün, ne yazık ki anlatımın içine giren kişisel bakış, Atatürk'ü ve görüşlerini açıklamaya çalışırken arada yazarın görüşleri ve anılarıyla harman olabiliyor, hafif dudak büktürüyor.

Kitaptan: "Ben şunu savunuyorum: Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor demektir. Ama hürriyeti öğretebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin. Hüsrana uğrarsın. Bugün dahi Türk toplumunun hür olmayı öğrendiğini zannetmiyorum. Siyasi tercihler bunu gösteriyor. Lider arıyor, çoban arıyor kendine insanımız. Halbuki Atatürk, bundan kurtulun diyor. "Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin."
Profile Image for Orçun.
66 reviews18 followers
November 15, 2017
Celal Şengör'ün aslında bir bilim insanı olmasının bakış açısında ve yazım dilinde çok güzel bir etkisi var. Başkalarının bakmadığı bir gözle bakıyor bu konuya.

Bir yıldızımı eksilttim çünkü kitabın ilk başında Atatürk'ün ve başkalarının sözlerinden/yazdıklarından çok fazla alıntı var ve bu alıntılardaki eski sözcükler Türkçeleştirmek yerine yeni Türkçe anlamı parantez içerisinde verilmiş. Bu da okumayı oldukça zorlaştıran bir şey. Sözcüğün kendisine mi bakayım, parantez içindeki anlamına bakıp mı toparlayayım derken sıkılıyor insan.

Onun dışında ise Celal Şengör "Dahi Diktatör" kavramına direkt olarak cevap vermektense bunun sebeplerini anlatarak sonuca varmayı tercih etmiş. Bu sayede okullarda pek anlatılmayan şeyleri de öğrenmiş oldum.

Atatürk'ü tanımak isteyen herkesin okumasını öneriyorum.
Profile Image for Alican Buyukcakir.
47 reviews17 followers
August 6, 2016
Şahane.

Bazı fesli şarlatanlar Atam'ın sırasıyla İngiliz ajanı, mason ve bulunduğu yere 'getirilmiş' olduğunu iddia ededursunlar. Siz ise onun başarılarının kaynağının 'bilimsel metod'u kullanıyor oluşu üzerine bir şeyler okuyun.

Celal Hoca; Atatürk'ün mantalitesi ve methodundan Karl Popper'in diyalektik eleştirisine götürsün sizi. Atatürk'ün 3rd Reich'a bir bilim adamı için nasıl nota verdiğini, Almanya'nın zulmünden kaçan bilim adamlarının en iyilerini çağırarak, savaş sonrasında taş devrine geri dönmüş bir memlekette eğitim reformunu nasıl yaptığını anlatsın.

Bu kitabı özellikle 'bizi bir gecede cahil bıraktılar'cı kitle okusun. Güzelce okusunlar, ki nasıl bir gaflet içinde olduklarını anlasınlar.
Profile Image for Ali Abakan.
2 reviews2 followers
Read
September 4, 2015
Bilimsel çalışmanın ne olduğunu Atatürk üzerinden anlatan harika bir kitap.
Profile Image for Mustafa Muftuoglu.
49 reviews2 followers
March 23, 2016
Atatürk'ü aklı, mantığı kullanma biçimi ve vizyonuyla ele alan harika bir kitap. Celal Hoca ile bir sohbet havasında okutturuyor kendini.
3 reviews
May 9, 2016
Atatürk'ün sorunlara/olaylara yaklaşımını, kararlılığını ve nasıl bir dahi olduğunu gözler önüne seren bir kitap. Nutuk'u okuduktan sonra okumanızı tavsiye ederim.
Profile Image for Mehmet Ali.
59 reviews
May 22, 2021
İlk bölümlerde bilim felsefesine gereğinden fazla yer verse de Atatürk'ün hayatındaki çok ilginç detayları öğrenmek için bile okunabilir.
Displaying 1 - 30 of 106 reviews

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.