Barış Andırınlı, edebiyat dünyamıza taze bir soluk getiren romanı Kopoy’dan sonra, Ajar’da da yalın bir dil ve dokunaklı bir öyküyle baş başa bırakıyor bizi. Birçok farklı mesleğin ardından sokak sanatçılığına soyunan, kendine özgü sıradışı yeteneği olan bir kahramanın, Anadolu’dan İstanbul’a uzanan tuhaf yaşamından sahneler izletiyor.
“Buraya ilk kez ayak basıyordum. Tekin yerler değildi. Küçüktüm. Babam fundalığı sınır çekmişti. Ötesini yasaklamıştı. Evi buldum. Tarlanın içindeydi. Tarla dediğim bahçe. Bir dönüm çorak arazi. Gül eksen taş büyür. Toprak yüzüne tükürür. Üzerinde tek göz bir kulübeydi. Sanki terk edilmişti. Kararmış ahşap. Çürümüş. Harap. Çatısı birkaç yerden bel vermişti. Kıyısı köşesi muşambayla yamanmış. Bir camı kırılmıştı. Kırık yer kartonla kapanmış.
Etrafına paçavra tıkanmıştı. Önünden bir yol su akıyordu. Pis. Lağım. Kokunun üzerinden atladım. Kulübe yanında bir ip geriliydi. Don atlet entari asılıydı. İnsan yaşadığını öyle anladım. Kapıya geldim. Aralıktı. Ajar. İşte. Bütün ahlaksızlıklara davet çıkartıyordu. Musibeti buyur ediyordu. İttim. Açıldı.”
İlk romanı Kopoy’u yakın zamanda okuduğum Barış Andırınlı’nın ikinci romanı Ajar’ı da arayı açmadan okumak istedim. Ajar da tıpkı Kopoy gibi biricik bir metin. Biricikliğinin de birden fazla nedeni var. Her şeyden önce -başlarda biraz zorlasa da- yazarın dil üzerinden yaptığı bir deneme var. Bence oldukça cesur bu denemeyi takdir etmemek elde değil. Koca bir romanı 3-4 kelimelik cümlelerden kurmak tam bir meydan okuma aslında. Bunun dışında ele aldığı karakter de kolayca kalıplara sığacak türden bir karakter değil. Hatta düşününce -Banu Hanım’ın da yorumunda belirttiği gibi- birçok açıdan bir anti-kahraman. Bu anti-kahramanın okuyucuya sunulma biçimi, bir yatılı okul üzerinden onun yıl be yıl değişimi ve sonunda da vardığı nokta benzerine çok da rastlamayacağımız türden. Tüm bunları birleştirince ister istemez farklı bir yere yerleşiyor Ajar gözümde. Peki eksik ne? Anlatılan hikayeyi çok sevdim mi, sevmedim doğrusu. Çok iyi yazıldığını düşündüğüm yatılı okul bölümüne rağmen üstelik. Ara ara karaktere ve hikayeye tutunduğum bölümler olsa da tamamında eksik kalan bir şeyler vardı sanki. Kopoy’u bitirdiğimden zamandan beri düşünmediğim bir gün bile olmadı ama Ajar böyle olmayacak mesela. Tabii bunlar biraz “fazla” kişisel yorumlar. Yoksa Ajar’ın yerli edebiyatta sık karşılaşılmayacak türden bir metin olduğunu düşünüyorum. Dahası Barış Andırınlı ne yazsa koşarak alır okurum.
barış andırınlı ilk kitabı kopoy’la çok beğendiğim bir yazardı. yeni romanı ajar’da da müthiş bir anti kahraman yaratıp yepyeni bir dille onu olgunlaştırmış, bu arada taşranın, yatılı okumanın ruhunu tüm romana sindirmiş. özellikle denediği dili, yarattığı kahramanı, okuru yer yer ters köşeye yatırmasını ve diyalog ustalığını beğendim. sonlara doğru bazen tekrarla düşse de, müthiş çocukluk ve lise anlatısı, yani kitabın ilk yarısı çok farklı bir müjde bence türk edebiyatı adına... keşke çok okunsa, değeri bilinse... kitap hakkında notos'a yazdım: http://tembelveyazar.blogspot.com/201...
İki şey çok iyi becerilmiş bu romanda. - Taşradan parasız yatılı anadolu lisesi/kolej kazanan zeki çocuğun "Leyli" deneyimleri : Yolunuz bu liselerden geçtiyse hele bir de "leyli"yseniz çok beğeneceksiniz.Tespitleri çok gerçek. - Azaltarak akıcılaştırdığı ama manası hala yoğun kalabilen dili : Çoğu diyalog veya betimleme 1-2 kelimeden ibaret cümlelerden oluşuyor . En hızlı okuduğum kitaplardandı diyebilirim.
Özgün ve zeki bir yazar . Tahminimce kendi hayat hikayesinden izler var romanında.
"Donunca kendimi kaybetmem. Bilincim yerindedir. Gerçek muğlaklaşır. Vücut donar. Zihin yavaşlar. Dışarıdan sesler rüya gibi gelir. Su altından gökyüzünü izlemek gibidir. Bulanık cisimler gözümün önünde dolaşır. Hayatta olduğumu bilirim. Zamanın geçtiğini anlarım. Düşünebilirim. Düşünceler yüzer. Kaygan. Odaklanamam. Düşünceden düşünceye yürürüm. İnsanların seslerini duyarım. Kim olduklarını anlamam. Onları buğulu bir cam ardından görürüm."
Ajar'da çok ciddi bir dil işçiliği var. Örneğin ‘ve’ bağlacı kullanılmamış. Diğer bağlaçlar, hatta edatlar da yok denecek kadar az. Yeni bir dille kendi dünyasını kuran, okurdan da bu dilin kodlarına ve kurallarına uymasını talep eden bir kitap yazmış Barış Andırınlı. Tam da bu nedenle kısacık cümleleri olsa da (çoğunluğu 2-3 sözcükten oluşan cümleler bunlar), okuması zor diyebiliriz. Neticede Türk edebiyatına ilaç gibi gelen bir roman. Çok beğendim.
Türkçede kısa cümleler kurarak yazılmış önemli bir örnek, net ve sert bir dili var. Bu yazım şeklini sevip sevmeme arasında kaldım ama öykü sizi içine alıyor Ajar yerine içine giriyorsunuz ve aralık kalmıyor. Bence okunmalı, günlük okuma pratiklerinizden farklı bir deneyim olacak, hikayeye dair bir şey demedim henüz ama bir gencin çocukluğundan yetişkinliğine hayata tutunma çabası işleniyor şeklinde özetleyebilirim. Bu çaba, öyle böyle değil. Sert, acımasız, saf, değişken ve en çok da bir heykel gibi saatlerce durarak ortaya konan sabır ile ilişkilendirilebilir