Alkibiades I
Aşk, erdem, kent yönetimi ve ruh üzerine, adeta Platon’un düşüncelerinin kısa özetlerini taşıyan bir diyalogdur. Alkibiades’in Şölen’deki Sokrates hayranı konumuna ulaşma yolculuğunu da görmüş oluruz burada. Tarihe baktığımızda ise, Alkibiades’in eğer bu diyalog gerçekleştiyse, Sokrates’in öğütlerine pek de kulak asmadığını, onun bilgeliğine hayran olmakla yetindiğini görmek mümkündür.
Diyalog bir anlamda güvenli bir mesafeden Devlet Adamı’ndaki demokrasi yargılarına ve filozof kral – aydınlanmış despot övgüsüne devam etmektedir; Alkibiades’in kendisine karşı tutkusunu açıklamaya zorladığı Sokrates ilk olarak öğrenmenin doğru yöntemlerini irdeleyecek, çoğunluğun iyi bir öğretici olamayacağını, bunun en açık sebeplerinden bir olarak da teknik bilgisi yetersiz kimselerin – yani şeylerin özünü anlamadan yargılar getirenlerin herhangi bir konu üzerinde mutabakat kuramayacağını, bunun onları üstünkörü tanımlamalar ile isabetli öğretilerden uzaklaştıracağını savunur. Bir diğer sorun ise, insanların doğru ve yanlışı aramaktan ziyade, en fazla pratik yarar sağlayacak sonuçların peşinden koştuğunu, bunun yapılan iş ne olursa olsun uzun vadede verimsizlikle sonuçlanacağını söyler. Zira herhangi bir konu hakkında yeterli bilgeliğe sahip olmadan, bu konuya dair yanlış ve doğruları uygulamamız çok güçtür, yapılan işin doğası ne kadar kompleks bir hale gelirse, bilgelik olmadan çıkılan yolda ortaya çıkacak yanlışların zararı da o kadar büyük ve şiddetli olacaktır. Alkibiades’in kent yönetmeye yeltenip de, kent yönetimi hakkında bütün öğretisini pratik ve yarar sağlayıcı etmenler üzerinden kurmasının tehlikesi bu şekilde yüzüne vurulmaktadır.
Aslında Platon diyaloglarında sürekli aynı eksende döndüğümüzü iyice fark ediyorum burada, Sofist’te de, Thaitetos’ta da, Devlet Adamı’nda da, Phaidros’da da, kendimizi tanımadan, varlığın özüne inip doğru bilgiyi aramadan, haz ve erdem arasında bir ölçü yakalamadan kalkılan hiçbir işin, en iyi ihtimalle güzel bir sanatın kopyasından başka bir şey olamayacağı söylenmektedir.
Sokrates’e göre bir arada yaşamakta olan bir toplum arasında dostluk ve sevgi zorunlu bir bağ değildir, ki kendi doğruları olan bireylerin olduğu bir yerde sürekli bir mutabakat ve övgü zinciri olması da imkansızdır, bu topluluğu bir arada tutan ana öğe sağduyu ve anlaşma olacaktır. Bu anlaşmanın temini ise ancak erdemli bir yaklaşım ile mümkün olacaktır. Burada Sokrates, Alkibiades’e kendini tanıma üzerine öğüdüyle dönecek, bu sefer bunun da özüne inilecek ve aslında kendini tanımanın, ruhunu tanımak olduğu sonucuna ulaşılacaktır. En tanrısal öğesiyle yönetilen ruhun, benliğin ta kendisi olduğunu vurguladığında Sokrates aslında orijinal soruya da cevap vermiş olacak, bir diğer taraftan da bilgeliği yine diğer tüm arayışların üstüne yerleştirecektir;
Sokrates, bedensel güzelliği ve maddi zenginliğinden dolayı değil, ruhu nedeniyle Alkibiades’in peşindedir, bu nedenle onun tek gerçek aşığı aslında kendisidir.
132a “Sana ait şeyler solarken, sen çiçek açıyorsun.”
Ruhun benliğin ta kendisi olduğu, bilmenin ise dünyasal olan ile öz olanın ayrılmasından sonra ortaya çıkacak verilerde yattığı yeterince vurgulandığında, kent yönetiminin sanatı da bilgelikten gelen adalet ve erdem olarak ortaya çıkacak, kendini tanımayanın, dolayısıyla ihtiyaçlarından, kendisi için iyi ve kötü olanın ne olduğundan bihaber olanın, başkaları için de bunu bilemeyeceği, haliyle yönetme vasfı olmadığı söylenir. Devlet Adamı içerisinde de gördüğümüz filozof kral övgüsü burada bu şekilde örneğini bulmuştur.
Alkibiades II
Platon’un, Sokrates’i Alkibiades ile konuşturduğu ikinci diyalogunda, birinci diyalogdaki kendini tanı öğüdü, bu sefer dualar ve dilekler üzerinden irdelenmekte, bir kez daha Sokrates karşısındaki genç Alkibiades’e sadece kendisi hakkında iyi ve kötüye dair bilgi sahibi kişinin dileklerinin onu mutluluğa götüreceğini anlatır.
Tapınağa dua etmeye gitmekte olan Alkibiades’i yolundan alıkoyan Sokrates’in ilk öğüdü, günümüze dek bir çok tragedya ve romana da konu olmuş bir paktın varlığını kabul ederek oluşturulmaktadır adeta, eğer dualarımız tanrıların eli açık bir anına denk gelirse, üzerine etraflıca düşünülmemiş dileklerimizin bizi nasıl bir noktaya götüreceğini bilebilir miyiz? Birinci diyalogda üzerinde durulmuş kendini tanıma, dolayısıyla önce kendin için, sonra başkaları için iyi ve kötüyü ayırt edebilme yetisi olmadan dua ve dileklerimizin sonucu büyük felaketler olabilir. Ancak burada Sokrates’in sorgusu zaten bu söyleneni cepte kabul etmekte, aslında sorgunun özünde, ölçülüp tartılmamış istek ve arzuların iyi ve kötü sonuçlarının mesuliyetinin kimde olacağı yatmaktadır. Dönemin yunan tragedyalarının genel teması olan bu hubris veya Platon nezdinde pathos, bir kez daha logos ile savaşa sokulmakta, çeşitli tragedya örneklerinden yararlanılarak sorguya devam edilmektedir.
Cehaletin tehlikesini vurgulamak için sadece felaketlere başvuramayız elbette, zaten asıl tehlike sürekli yapılan bir yanlışın büyük felaketler getirmediği, hatta sırf anlık fayda sağlaması nedeniyle yapılmaya devam etmesindedir. Burada kısa bir ad ignorantiam örneği devreye giriyor aslında;
147a “Çünkü böylesine bir bilgi olmadığı sürece şans insanı zenginlik, sağlık ya da buna benzer şeylere uygun bir rüzgarla götürse bile, bu durumlardan doğan yanlışların da çok büyük olacaklarını düşünüyorum. Çok şey bilmek ya da çok yetenekli olmak, bunların arasında iyiyi öğreten bilgi olmadığı sürece sadece şiddetli bir fırtınanın oyuncağı olmak değildir de nedir?”
Antik Yunanda dileklerin hedefi ve karşılıklarının sağlayıcısı tanrılara da değinilir elbette, Sokrates, Eutyphron diyalogundaki pozisyonunu burada da korumaktadır; bilgiden, ölçüden yoksun istek ve dileklerin karşılığında çıkan kötü sonuçlardan tanrıları sorumlu tutup suçlamayı uygun bulmadığını belirtecek, bir diğer noktada tanrılarla ticari ilişkiler kurmanın, beşeri olanla ilahi olanı karıştırmanın yanlışlığına değinecektir.