once Cocuklar ve Kadinlar mi? once Kadinlar ve Cocuklar mi? Ya da kimse bu gemiyi terk etmek istemez mi? Sunay Akin tarihimizin kiymetli batiklarini: gemilerini, sairlerini, gezginlerini, asiklarini vd. okurunu saran, sarmalayan uslubuyla adeta karaya cikariyor kaleme aldigi oykulerde. Bu kitabi okurken calan canlari, acele icinde kosusturup bagrisan micolari ve hatta ayaklarinizi islatan dalgalari bile fark edemeyebilirsiniz… Telasa luzum yok, bu gemi hic batmaz!..Sayfa Sayisi: 282Baski Yili: 2016Dili: TurkceYayinevi: Is Bankasi Kultur Yayinlari
Şükrü Sunay Akın (d. 12 Eylül 1962), şair, yazar, gazeteci, araştırmacı, tiyatro oyuncusu.
12 Eylül 1962 tarihinde Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu (bu yüzden 18 yaşından beri doğum gününü kutlamamaktadır). Ailesi, onun daha iyi eğitim görebilmesi için, 10 yaşındayken İstanbul'a taşındı. Lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu.
İlk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri "hava muhalefeti" nedeniyle kayıptır!.. 1984 yılında yayınlanan ilk şiiri de bir sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatır! İlk şiir kitabı 1989'da "Makiler" adıyla yayınlanır. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya'nın koyduğu bu kitabı "Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı" izler.
1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü Makiler[1] şiiri ile kazandı.
Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli'nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreyya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 5 yıl boyunca hem ders verdi hem ders aldı. Bu deneyimin de yardımıyla, tek kişilik oyunlar hazırlayıp oynamaya başladı. Türkiye'nin çok sayıda merkezinde ve yurtdışında (Frankfurt, Nürnberg, Londra) sayısız kez tek kişilik oyunlarını sergiledi. Halen Sunay Bey Tarihi adlı gösterisini sunmaya devam etmektedir.
23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi'ni Göztepe, İstanbul'da ailesine ait dört katlı tarihi bir konakta açtı. Müze, Türkiye'de türünün ilk ve tek örneği olup, Avrupa Konseyi'ne bağlı Avrupa Müze Forumu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'ne 2010 yılı için aday olmuştur.
TRT 2 ve CNN Türk'de "Stüdyo İstanbul", "İzler", "Akşama Doğru", "5N 1K" gibi kültür sanat programları ve belgeseller hazırlayan, katkıda bulunan Sunay Akın, TV 8'de de "Gezgin Korkuluk" ve Ramazan Ayı boyunca Mahya Işıkları adlı programı hazırlayıp sundu.
Yaşam Radyo, Radyo Kent, Best FM'de radyo programları yaptı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi.
Her yaştan okuyucuyu kendisine çekebilen doyurucu bir kitap. Görünenler, batanlar, yitenler ve geride kalanlar ile ilgili hafızamda kalan bir sürü gerçekler oldu. Kitaplarda gerçeklik, yaşanmış konuların üzerinde duranlara tavsiye edeceğim bir kitap.
ÖNCE ÇOCUKLAR VE KADINLAR / SUNAY AKIN Bir Sunay Akın kitabı daha bitti. Çoğumuz onu tanıyoruz, sohbetlerini, konuşmalarını izleyenler tarzını bilirler, daldan dala sıçrarken konu dağıldı, ipin ucu kaçtı derken bir anda uçları bağlayarak düğümler. Bu arada bir sürü bilgiyi de aktarır. Bu kitabındaki öykülerde, insanlık tarihinin değerli batıklarını, denizaltılarını, gemilerini, yolcularını, aşıklarını, seyyahlarını, ozanlarını kendi tarzıyla okura anlatıyor. Anlatıyor da okurun aklı karışıyor 🤔 Tarih ile ilgili bilgi fırtınasına tutuluyorsunuz. 1001’inci Dalış adlı bölümde, Burak Reis denizaltısından kalan ( günümüzde jilet olmuş), ziyaretçi defterinde bulunan birçok ünlü isimden bahsederken: “Yaşamımda ilk kez bir ‘Tahtelbahir’e binmek nasip oldu. Hasbelkader bu tahtelbahir ‘Burak Reis Tahtelbahiri’ymiş. Hayatın insana ne gibi sürprizler hazırladığı ve bu sürprizlerin ne güzel olabileceğini Burak Reis tahtelbahrinden indikten sonra ‘akıl tahtalarından’ biri sallanan bendeniz emekli yedek asteğmen topçu levazım evvel Mehmet Barış Manço, ne güzel anlamış bulunmaktayım… Sevgilerimle.” Paragrafını okuyunca onunla yetişmiş bir Kadıköylü olarak gururla onu andım. Bu arada da tahtelbahrin denizaltı olduğunu söylemeye gerek yok. Su Üstüne Çıkan Gerçek bölümünde Struma gemisinden bahsederken, az bilinen gerçekleri aktarıyor, yolcularını Titanik’de ki farklı sınıf yolcularıyla karşılaştırıyor. Struma ile ilgili birkaç kitap okudum, çok araştırdım ve yıldönümünde makale yazdım. Yaşananlar çok acı ama bu karşılaştırma doğru mu? Titanik lüks bir yolcu gemisi ve sınıf farkları olması doğal ( doğru demiyorum özellikle batış anında yaşananlar için). Ama Struma savaştan kaçanları taşıyan kaçak göçmen gemisi ve biletlerinde sınıf farkı yok, çünkü herkes güvertede eşit yokluklarla mücadele ediyor. Biletleri de binlerce dolar. Yazarın sorusu: “ Struma’da ailesiyle birlikte kurtarılmayı bekleyenler arasında Mobil’in Romanya’daki istasyonlarında çalışan bir işçi de var mıydı?” Yani yazarın kast ettiği gibi savaş döneminde bir işçinin ödeyip de binebileceği bir gemi değil. İşçinin savaş döneminde ailesi için öyle bir bedel ödeyip o gemiye binmesi imkansız olması dışında şirketinde sıradan bir işçi ailesinin kurtarılması için tüm şartları zorlayarak diplomatik girişimlerde bulunması ne kadar gerçekçi ya da mantıklı? Lorraine Allison’un Oyuncak Bebeği adlı bölümdeyse: “Titanik suyla dolarken filmi yapanların kasasıda paraya boğulur ve tüm zamanların en yüksek gelirini elde eder.” Cümlesini okuyunca gene bir ön yargı ile karşı karşıya olduğumu gördüm. Çünkü Titanik filmi dışında film ile ilgili belgeseli izlemiştim. (tabii onunla da ilgili makaleler yazdım ) 200 milyon dolarlık bütçesiyle o dönemdeki en pahalı film olması dışında; senaryo yazımı ve filmin yapımı öncesinde Cameron ve ekibi iki yıl boyunca Titanik batığına defalarca dalış yapmış. Batan gemide ölenleri onurlandırmak için altı ay boyunca mürettebat ve yolcular araştırılmış. Yönetmen Titanik ile ilgili yazılmış birçok dokümanı okumuş, araştırmış. Çekim için birebir gemi inşa edilmiş. Senelerce süren bu çalışma, emek, özen ve masraf karşılığı olarak kasaların dolması siyaset malzemesi olmamalı bence. Bilinen, bilinmeyen, unutulmuş bu kadar çok batık ile ilgili öykü okuyunca aklıma çocukluğum geldi. O dönemde vapurlarda, trenlerde işportacılar ellerindeki ürünleri: “ Geelll, vatandaş geeelll… Batan geminin malları bunlar.” Diyerek pazarlarlardı. Kimsenin aklına: “Bu malları kurtardınız da, yolcular, mürettebat ne oldu?” diye sormak gelmezdi. Bu Kadar Gürültü adlı bölümde, 1979 yılının 15 Kasım sabaha karşı duyduğumuz patlamayı anlatmış. Yunan gemisi Evrenia ile Romen tankeri Independenta’nın çarpışması. Ne olduğu anlaşılana kadar yaşanan korkunç bir geceydi. Evimiz Kalamış sahiline yakındı. Kazanın olduğu tarih göz önüne alınırsa duyulan sesi anlamak, hissedilen paniği anlatmak çok zor. Okulumuz Moda sahilinde olduğu için sahildeki tüm binalarda olduğu gibi onunda camları kırılmıştı, patlamalarında devam edebileceği endişesiyle okul birkaç gün tatil edildi. Sahil boyu halk gece gündüz yanan tankeri seyretti. En ilgimi çeken hikaye ‘Selimiye Kışlasının Kuleleri’ adlı bölüm oldu. Denizi seven, zamanında amatör denizcilik sınavlarına hazırlanmış, bir amatör kaptan kızı olarak bu bilgiyi daha önce öğrenmemiş olmama üzüldüm. Selimiye Kışlası yapılırken, kulelerin denizcilere yön göstermesi düşünülmüş. En beğendiğim bölüm ise ‘Sessiz Dünyanın Gözyaşları’ oldu. Çünkü çocukluğumdan beri hayran olduğum ama bizim dönemimizde yurdumuzdaki üniversitelerde oşinografi bölümü olmadığı için okuyup onun gibi olamadığım kahramanım Jacques Yves Cousteau’dan bahsediyor. Zaten iç kapakta: “ Kaptan Cousteau’nun anısına…” diyerek kitap ona ithaf edilmiş. Biraz sert yazmış olabilirim yanlış anlaşılmasın. Bilgi açısından doyurucu, keyifli bir okuma oldu. Zaten her şeye tamam diyerek yüzde yüz aynı fikirde olursak çok sıradan olmaz mı? Tarih sıkıcıdır diyenlerin bile elinden bırakamadan, keyifle okuyacağı bir kitap. Önce Çocuklar ve Kadınlar’dan su üstünde kalanlar: 🚢Tırmanışı tek başına gerçekleştiren Tournefort ülkesine geri dönerken, Ağrı Dağı’ndan yürüttüğü çiçek soğanlarını da beraberinde götürür. Kendisini bu hırsızlığın ardından, Paris park ve bahçeler müdürü koltuğunda otururken görürüz! (Uzay Gemisinden Nuh’un Gemisine) 🚢 Gemi tayfaları ağır bir yük taşımak ya da demiri kaldırmak işine giriştikçe, daha ağır bir yükü daha büyük bir çabayla kaldırabilmek için hep birlikte türkü söyler, böylece desteklerlermiş birbirlerini. Sanatçıların yoksun oldukları işte bu dayanışmadır. ( Dumlupınar’daki Kemancı) 🚢 Makedon şair Radovan Pavloski ile İstanbul’u gezerken, Yerebatan Sarayında söylediği bir sözü unutamıyorum: “Bu kentin üstü de müze, altı da!...” ( Su Üstüne Çıkan Gerçek) 🚢Hiçbir anne, biz denizcilerin fenerleri kolladığı gibi çocuğunu kollayamaz. (Son Liman) 🚢 Yazarların, denizin ortasında gemisi batmış bir denizci gibi, her zaman yalnız olduklarına inanırım. Dünyadaki en yalnız meslektir yazarlık. Yazmana hiç kimse yardım edemez. (Son Liman)
Nuh, su geçirmesin diye gemisinin içini ve dışını ziftler. Şu işe bakın ki, canlıları kurtarmak amacıyla gemiyi sıvıma işinde kullanılan petrol uğruna insanlar yüzyıllar sonra birbirini boğazlayacaktır..
Kapitalizmin kuralı olan insan ayrımının ezilen sınıf için ne anlama geldiği bir geminin batış anında su üstüne çıkar.
İki yakası bir araya gelmeyen insanların yaşadığı İstanbul'un iki yakasında yolcu taşıyan vapurlar arasında...
Kar yağıyor İstanbul'a Beni unutsun herkes Dinsin şehrin gürültüsü Odam kalsın öyle ıssız Bu gece çekilip kendi içime Ağlayacağım sessiz sedasız
Iroquois..beyaz adam tarafından katledilen bir Kızılderili kabilesi..
Nuhun gemisi, Struma, Ertugrul firkateyni, Uskudar vapuru, Titanic, Bandirma vapuru, Yavuz ve Midilli, Dumlupinar denizaltisi tekmili birden bu kitapta. Sunay Akin denizlerde hos ama ayni zamanda huzunlu bir tarih ve edebiyat yolculugu yapiyor. Yalniz hikayelerin buyuk cogunlugu 20. yuzyilda geciyor. Okuyucu olarak, 16. 17. 18. yuzyil Portekiz, Ispanyol, Hollanda, Osmanli kadirgalarinin hikayelerini gormek isterdim. Bir de tabii ki Canakkale zaferini. Kitabin bence en buyuk eksigi Gelibolu'ya yer vermemesi. Hani Nusret mayin gemisi?
Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı, muhteşem. Özellikle deniz ve denizcilik ile ilgisi olanların mutlaka okuması gereken bir kitap. Şimdiye kadar 5 kişiye de hediye ettim.
Okurken zorlandigim bir Sunay Akin kitabi oldu bu kez. Belki de konularin yogunlugundan kaynakliydi belkide oykudeki bahsi gecen kisilerin trajik deniz kazalarinda hayatlarini kaybetmeleriyle alakaliydi. Ama ne olursa olsun bilginin isigi goz kamastirici bir kitapti....