Annesinin sesini ilk kez kırk üç yaşında, o da bir telefon konuşmasında duyan bir kadının hikâyesi bu. Yıllar sonra hiç beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir biçimde, henüz bebekken kendisini terk eden annesinin telefonuyla hayatını tekrar gözden geçiren kırk üç yaşındaki Süreyya’nın hikâyesi. Süreyya’nın yalnızlığının tarihinden hareketle, yakın Türkiye tarihinin, ölümlerin, bitişlerin, yok oluşların hikâyesi.
Yıllar sonra ortaya çıkan annesinin anlattıklarının yarattığı duygusal karmaşayla birlikte, annelik mevhumunun kendisi için ifade ettiklerini sorgulamaya başlayan Süreyya, annesinin yokluğundan ve bu yokluğun yarattığı diğer eksikliklerden hareketle kendisini terk edenleri, terk ettiklerini, kaçırdığı fırsatları, kuramadığı yakınlıkları, kısacası kırk üç yıllık hayatını gözden geçiriyor.
Dokunmadan adlı son romanıyla okurların yüreğine dokunan Nermin Yıldırım’dan çok katmanlı bir ilk roman.
Nermin Yıldırım, Türk edebiyatçı, yazar. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Üniversite yıllarında Alem-i Nisvan adlı feminist bir fanzin çıkardı. Mezun olduktan sonra çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı.
Manchester Letters, Tramline Project gibi uluslararası edebiyat projelerine katılarak, çeşitli ülkelerin yazarlarıyla ortak çalışmalar yaptı. Köln Kültür Dairesi’nin davet ettiği ilk Türk yazar olarak, 2013 kışını dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıların ağırlandığı program kapsamında Köln'de geçirdi. Romanları yabancı dillere çevrilen ve pek çok uluslararası edebiyat festivaline konuk olan Yıldırım, Barselona ve İstanbul’da yaşıyor. Aralık 2013’ten bu yana Ot Dergi’de Dış Hatlar adlı köşesinde öyküler yazıyor. Nermin Yıldırım, Türkiye PEN üyesidir.
Son zamanlarda okuduğum ennn sıkıcı kitabı bitirmenin haklı gururunu yaşıyorum şu an. Saçımı başımı yolmadan bunu yapmamı sağlayan tüm tanrılara teşekkür ederim.
Aslında Nermin Yıldırım'ı çok seveceğimi düşünüyordum. Okuma zevklerimizin uyuștuğunu düşündüğüm pek çok insan yazarın TÜM KITAPLARINI okuyacağını falan söylüyordu, ben de bir şans vermek istedim. Heyecanlıydım.
Ama olmadı çok ama çok yavan buldum bu kitabı. Nedenlerine gelecek olursam; Süreyya dünyanın en sıkıcı en pick me karakteriydi. Yani bir karakter gelişimi ilk sayfadan son sayfaya "Ay başkaları şöyle yapardı ama ben öyle biri değildim böyle yapardım" olabilir mi ya? Işte oluyor.
Bunun dışında gerçekten artık bir tane daha azinlik yan karakteri olan eski Türkiye minnoșluğu görmek istemiyorum romanlarda. Zaten ana karakterin kartonluğu yetmezmiș gibi bir de karton yan karakterler mi ya, cidden mi? Turkiyeli azinliklar bizim minnoș tatlış yan karakterlerimiz mi sadece? Yalnızca biblo gibi duran etliye sütlüye karıșmayan çok da şey yapmayan figüranlar mı sadece? Karagöz Hacivat zamanında kalmaliydi bu görüş.
Anlatı genel olarak Türkiye'nin siyasi ve kültürel akışında ilerliyor, ırmağının akışına hiç de ölesi olmayan bir y kuşağı olarak ikrah ederek okudum. Aynen anladık darbeler çok kötü, eskiden de ekonomi kötüydü ama insanlik iyiydi bla bla bla.
Sonuç olarak zorla okuduğum ve bitirdiğime sevindiğim bir kitap oldu, şimdi Irana giden okuma alışkanlığımın geri gelmesini bekleyeceğim.
Nermin Yıldırım’ın yazı tarzını sevdiğimden başladığım Unutma Beni Apartmanı’ndan beklediğim tadı alamadım ne yazık ki. Yazarın paralel götürerek sonunda birleştireceği baştan belli olan iki ayrı kişinin hikayesi, Türkiye’de son 60 yılın kronolojik sıralamasını yaparken araya bazı hikayeler iliştirilen almanaklar gibi olmuş. Bu da yetmemiş, ana karaktere kitap içinde 4-5 kitap yazdırmış bir de o hikayeleri bize anlatmış. Birbirinden farklı bir çok karakterin düşünce dizgisi, sözcükleri kullanımı arasında en ufak bir farklılık yok. Hatta hikayedeki en yüzeysel ve cahil karakter bile en derin karakterle ayni seviyede ve derinlikli kelimelerle konuşabiliyor. Bu da karakterleri kafamızda oturtmamıza engel oluyor. Sanki yazar zamanında bir çok hikaye çiziktirmiş, hiç birinden tek bir roman çıkartmamış da sonra bütün bu notlarını boşa gitmesin diye toplayıp bir kitap çıkartmış. Hiç pozitif bir şey yok mu? Var elbette; arada yine insana dair, içlerinde kendimden parçalar bulduğum güzel tespitleri ne güzel kelimelere dökmüş dedirtti.
Bir edebi eser okuyacağım beklentisi ile kitaba başlamıştım ama umduğumu bulamadım, kitap neredeyse hiç etkilemedi diyebilirim. Rahatsız edici unsurları sayacak olursam; Paul Auster'ın birden fazla geçen bahsi, havada kalan roman karakterleri, film isimleri, "hiç mi hiç zor olmadı" gibi kuru pekistirmeli cümleler, Cihangir eleştirileri. Kitabi baştan catirdatan, sallayan, yerini bulduramayan özelliği de ana karakterin oturmamış olması. Arkadaşının katil oluşunu gazeteden öğrenmesinden, bir diğer yakınının kendi ağzından katil olduğunu duymasına kadar her olaya kayıtsız kalabilen Süreyya, Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney ve Sylvia Plath ve Marilyn Monroe ve diğerleri karşısında eriyiveriyor. Yavruağzını ve camgöbeğini sevmediğini biliyoruz, geri kalanında tutarlılık gösteremiyor maalesef.
İki karakterin sesini duyuyoruz, biri Süreyya, ana karakter, diğeri de Süreyya'nın annesi. İkisinin de üslubu birbirinin aynı. Anneyi konustururken araya bir yerlere eski kelimeler serpiştiriyor bir de "kurban olduğum" diyebiliyor yazar o kadar, geri kalanında cümle yapıları bile ayni.
Ana-Kızın kaderlerini Türkiye ve dünyadaki siyasi olaylar ve gündem ile birbirine bağlıyor ama bunu bile öyle sıradan yapıyor ki kitaptan sıkılıyorsunuz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Unutma Beni Apartmanı, arka fonuna yakın Türkiye tarihini koyan, çok katmanlı, dallanıp budaklanan konusu ve kendi içinde beklenmedik şekilde gelişen ve iki anlatıcı arasında gidip gelen muazzam kurguya sahip bir ilk roman. 43 yaşındaki ve bir telefonla geçmişi ve geleceği değişen Süreyya’ya çok ama çok kızdım, zaman zaman da hak verdim ve her şeyden öte Süreyya ile öylesine bütünleştim ki pişmanlıkları, farkında olmadan yaptığı hatalar, yaşadığı aydınlanmalar benim yaşanmışlıklarım oldu adeta. Nermin Yıldırım, Süreyya’nın içinde bulunduğu ruhsal durumu ve zaman geçtikçe düşüncelerindeki değişimi öylesine cümlelerle anlatıyor ki yazarın kaleminin gücüne hayran kalmamak elde değil. Unutma Beni Apartmanı, kurgusundan kaynaklı olarak birden fazla romanın fikrinin ortaya çıkışına ve yazma sürecine de tanıklık etmenize imkan sağlıyor. Adeta bir edebiyat şöleninin tam ortasında buluyorsunuz kendinizi. Ve o son... Son sayfalara kadar istediğim gibi bitecek mi acaba sorusunun heyecanı ve hayal kırıklığı yaşama ihtimalimin korkusu ile okudum. Ve son satırı okuyup kitabın kapağını kapattığımda tüylerim diken diken, gözlerim ise nemliydi. Siz siz olun benim gibi Nermin Yıldırım ile tanışmakta bu kadar geç kalmayın.
Süreyya bir evlat ama anne ve babasız,Süreyya bir anne ama evlatsız,bir yazar o ama gölge,bir dost ama yok ortalarda.. Süreyya’yı sevmedim ben,Süreyya’nın hikayesini sevdim.Nereye gitse,kiminle olsa hep eksik Süreyya. Hep bir olmamışlık hali. . ‘Unutma Beni Apartmanı’ aynı zamanda bir anımsama kitabı. Üzerinde yaşadığımız toprağın belleği niteliğinde. Ve şöyle düşünüyorsunuz: Sahi bu da olmuştu. Zihinin arka sıralarına oturmuş,uyuklayan öğrencileri bu olaylar.. Yeni sınavlar geldiğinde etekleri tutuşan. Depremler ile sallanıyor,enkazlarla boğuşuyoruz,kitaplardan okuduğumuz savaşları canlı yayınlardan izliyoruz, göz göre göre yakıyoruz insanları bir yere toplayıp. Nermin Yıldırım ise Süreyya’ya anlattırıyor bunları. Süreyya doluyor da taşıyor, öyle taşıyor ki yazmaya da başlıyor. Kah ipin üzerine koyuyor kahramanını, kah soğuk havada pencere kenarına.. . Kitaptaki tek bir cümle için dahi edinirdim bu kitabı: “Ayşe tatilden Selim Abi’nin ölüsüyle dönmüştü.” Kıbrıs harekatının kodunu bu şekilde,bu noktada kullanabilmek nasıl incelikli bir yaratımdır..
Bu, Nermin Yildirim'in okudugum 2. romani, ayni zamanda yazarin da ilk romani. Nermin Yildirim'i hem cok seviyor, hem de kendimi ona yakin gordugum ve bu kadar guzel yazabildigi icin, kendime itiraf etmekte zorlansam da, onu bir miktar kiskaniyorum. Roman, bir miktar yavas ilerlese de, kendini merak ettiriyor ve okutuyor. Okudugum birkac gunluk surede, kitabi okumadigim her an, kitabi okuyacagim anlarin gelmesini bekledim, ki bu super bir sey. 5 yildiz yerine, 4 yildiz vermemin sebebi, kitabin bir miktar daginik olmasi bana gore. Kitap yan karakterlerle dolu, ama o yan karakterlerin pek cogunun akibeti ne yazik ki belli degil. Bazi kisimlarda da bosluklar mevcut. Ama insan, bu kadar keyifle okurken, goz ardi etmeyi tercih ediyor. Bir de, yazarin aralara serpistirdigi tatli detaylar da, zayif yonlere daha az takilmanizi sagliyor. Ben Nermin Yildirim'i cok sevdim genel olarak. Diger kitaplarini da hemen okumak istedim kitap bitince. Kitabin bitmesini hic istemeyisimin yaninda.
Kendi tercihimle değil yine kitap kulübümün seçimi yüzünden okuduğum bir kitap. Böyle diyorum çünkü daha önce de yazarın EV kitabını aynı nedenle okumuştum. Onu beğenmiştim ama bunda çok sıkıldım. Diyaloglar hiç yok değil de, sanki yekpare blok bir metin okumuşum hissi kaldı bende. Sadece Nermin Yıldırım konuşuyor, başka bir ses duyamıyorum. Karşıma geçmiş anlatmış da anlatmış gibi bir şey. Önüne gazeteleri de açmış, bak burada bu olmuş, burada bu diyor. Anlatacak şeyi bitince komşuların dedikodusunu yapıyor, Saraclarin kızı okumaya diye gitti, bebek yaptı vesaire vesaire..
Bir yandan da feminist, en bayıldığım şey ama çok göze sokuyor. Bende yediğim yemeğin ardından kalan guzel bir tat gibi olmalı o kitaptan alacaklarim, zorla ağzıma tikistirilan "bunu da ye", "bunu da ye", "bunun tadına bakmazsan ölümü gör" hissi olmamalı. Ahmet Kaya bahsi de, Hayata Dönüş operasyonu da, ensest de her şey her sey karman corman hep beraber, bebeğin gerekli gıdasıni alması için bulamaç edilen yemeklere benziyor. Bal, ceviz, yumurta, süt hepsi cirpilip, yememekte direnen çocuğun ağzından içeri dökülür. Hatta içmesi gereken ilaçlar varsa onlar da, vitaminler ve bir kaşık zeytinyağı da..
Çocuk demisken, cocuk-anne ilişkisi ve bir döngü kurması güzeldi. Bir de gölge yazarlık fikrini işlemesini ilginç buldum. Güzel bir dili var bence, rahatsız etmiyor, bana dokunmuyor. Bu kitabını sevemedim ama yine de okumaya devam ederim Nermin Yıldırım'i.
Daha önce Ev, Saklı Bahçeler Haritası kitaplarını çok severek okuduğum; Misafir, Unutma Dersleri kitaplarını da beğendiğim Nermin Yıldırım'ın kitapları bir şekilde Unutma Beni Apartmanı'na bağlandığı için artık bu kitabı da okuma kararı aldım. Fakat keşke yazarın ilk romanı olan bu kitabı önceden okusaydım. Özellikle Ev ile birlikte ne kadar geliştiğini fark ettiğim yazarın ilk romanı haliyle daha acemice geldi. Kitap içinde kitap fikri ilk başta eğlenceli gelse de sonlara doğru sıkıcı olmaya başladı. Fakat genel olarak Nermin Yıldırım'ın zor, tekinsiz , soğuk kadın karakterlerini ve sonunda minik;bazen de fazlasıyla büyük bir umut ışığıyla biten kitaplarını seviyorum. Burası biraz spoiler olabilir :) Rıdvan'la karşılaşmasını bekledim Süreyya'nın hep, Saklı Bahçeler Haritası Rıdvan'ın başına gelen bir hikayeyi anlatıyordu ama onu da 2 sene önce okuduğum için tam hatırlayamadım ikisinin akıbetini. Yazarın diğer kitaplarını da pek tabi ki okuyacağım ama ilk başta dediğim gibi keşke okumaya yazılma sırasına göre başlayıp kendimce hayal kırıklığına uğramasaydım.
Edebiyatımızda Canan Tan dönemini devam ettirilmesi alkışlanması gereken bir şeye dönüşmeden birileri buna dur demeli mi? Birileri bundan keyif alıyorsa sürdürülmeli. Kimsenin keyfi kimse tarafından kısıtlanamaz.
Y jenerasyonun popüler kültürünü yakalamak açısından müthiş bir fırsat sunuyor kitap. Üstelik bunu X jenerasyon bir kadının ağzından dinliyoruz. Kahramanımız aslında yeryüzünündeki hiçbir şeyi umursamadan yaşadığını iddia etse de aksine yeryüzünde bolca rastlayabileceğimiz bir stereotip. Oldukça can sıkıcı. Özellikle Nilgün Marmara kısmına geldiğimde artık içimde sakladığım sıkıntı nefesi son raddesine gelmişti ki ağzımda kocaman bir "oof" çıktı.
Umarım bir gün bu kitabı okuduğumu unutup yazarın başka bir kitabını okumam.
Büyük beklentiyle başladığımdan mı bilmem, çok sevmedim. Kesinlikle merakta bırakan heyecanlandıran bir roman. Hatta son zamanlarda en hızlı okuduğum roman. Tespitler güzel. Ancak olay örgüsü köksüz. Birden romanın orta yerine kurulup yine birden ortadan kaybolan ve niçin olaya dahil edildiğini niçin romandan hoop atıldığını anlamadığım kahramanlar var. Bu beni bir miktar soğuttu kurgudan. Romanın bir amacı olmalı mı tartışılır ama en azından bir ayağı yere basmalı diye düşünüyorum. İnternette yaptığım aramalarda çok beğenildiğini gördüğüm yazarın bir romanını daha aldım, okuyacağım. Ancak üçüncüsünü okuyacağımı sanmıyorum.
İlk defa bir kitapta bu kadar fazla "bir karakteri mi okuyorum yoksa yazar kendi düşünceleriyle fazla mı araya giriyor" diye düşündüm. Tam oluşamamış bir karakterdi Süreyya. Kendine, kendisini terkeden annesine, kendi bebeğine, babannesine, çevresindeki insanlara karşı duygusuz, ruhsuz, tepkisiz olan bir karakter nasıl olurda siyasete, ne bileyim Marilyn Monroe'ya kayıtsız kalamıyor. Gerçekten hayrete düştüm. Ondan da olsun, bundan da olsun denilerek, hayalet hikâyelerle fazlaca uzatılan hakikaten diğer yorumlarda bahsedildiği gibi almanac tarzında giden aşure olmuş bir roman.
Akıcıydı, kolay okuttu ama bu aşure durumu kitaptan soğumama yol açtı sona doğru yaklaştıkça.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Elimden gelse tüm kitaplarını alıp ara vermeden okuyacağım ,o kadr çok sevıyorum Nermin Yıldırım’ı ... romanında turkıyenın gecmısteki sıyası durumu,bazı öz babaların kızlarına yaptıgı cinsel istismar öyle serpilmiş ki roman ıcınde roman yazıyor Süreyya ...Kitabın son sayfaları ıcımı acıttı ve gozlerımden yaşlar aktı... Süreyya’nın hayatını okurken ,kendımi ,annemi her şeyi düşündüm ...Yerı geldı Süreyya’nın acısını kendi kalbimde hissettim..Nermin Yıldırım ne kadr samımi ne kadar da bizden degıl mi ?⭐️ ya da ne kadar da kendimizden kaçtığımız kendi iç sesimiz ??
Okuduğum 3. Nermin Yıldırım kitabı. Sıralamada da 3. oldu benim için. Kitabı beğendim evet, ama çok fazla yan karakter, kitap içi kitaplar ile fazla uzatılmış bir hikaye, ve konu ne kadar derin olsa da zaman zaman sığlaşmış bir yazım dili var.
“Nasıl olursa olsun, her ölüm, ardında bıraktıkları için hep biraz cinayetti.”
“Hayatta herkesin kendini iyi hissetmek, dayanmak için izlediği bir yol, bulduğu bir oyun var.”
“Birini çok sevmek, mutlu ettiği oranda üzerdi çünkü insanı.”
“Sevildiğini bilmeyen çocuklar kendilerini de sevmezlermiş, sevemezlermiş.”
“İnsanlar sizin suskunluğunuz üzerine daha iyi olasınız diye gitmezler. Onlarınki kimsenin işine yaramayacak kötücül bir meraktır.”
Güzel bir yolculuk ve Nermin Yıldırım’la hoş bir tanışma oldu benim için. Son dönem yazarları arasında başarılı bir yazar. İlk kitabı ile de gerçekten tüm karakterleri ilmek ilmek dokumuş, her birine ayrı özen göstermiş. Hiçbirisini yüzeysel geçmemiş. • Kurgu içine dönemsel olarak birçok olay yerleştirmiş, böylece gerçekte yaşanmış olayları tekrar hatırlayarak ve karakterler üzerindeki etkilerini okuyarak daha da içine çekiyor kendisine. • Çok severek okudum Süreyya ve Mesude’nin hikâyesini. Bundan sonra da Nermin Yıldırım’ın diğer kitaplarına mutlaka devam ederim. Keyifli okumalarımız olsun✌🏼
Başıma bisey gelmeyecekse; bu ilk kitabim benim, her seyi de biliyorum, her konuda ahkam keserim, ne kadar taşım varsa etegimde dokerim derdine dusmus. Pek cok yazarin düştüğü bu hatadan da kaçınamamiş. Kitabin icinde kelimenin gercek manasiyla 3 tane roman yazip onlari da anlatiyor, ulucanlar cezaevi mi yok,van depremi mi , 99 golcuk depremi mi, saddamin devrilmesi mi, ikiz kuleler mi ya turkiye tarihini gene anlarim da allah askina o romana nasil bi katkısı oldi ikiz kulerlerin devrilmesinin hic bilemedim. Gercekten ah be ny, zaten kocaman meselen var a benim canim. Sonra guzel sayfalarda kavustuk, ilk elin gunahi olmaz diyecek misin:)
Roman icerisinde farkli mikro-romanlarla karsilasmaniza imkan taniyan ic ice gecmis kurgusu, okuyucuyu icine alan anlatici-yazarin dili ve tutarli psikografik temalariyla oldukca basarili bir "ilk roman" Unutma Beni Apartmani. Nermin Yildirim ile tanistigima pek memnun oldum, diger eserlerini de merakla okuyacagim.
Yazarın ilk kitabıymış. Biraz çorba gibiydi.. Bebekken Annesi tarafından terkedilen bir kadının hikayesi üzerinden Türkiye’nin geçtiğimiz 50 yıllık kısa tarihinde yasanan problemlere de dem vurulmuş. Çok karışmış..., çok uzamış.. Ama kötü diyemem... Yazarın son kitabı Dokunmadan’ı da bir kaç ay önce okumuş ve bu kitaba kıyasla daha çok beğenmiştim.
Nermin Yıldırım, hakikaten büyütüldüğü kadar varmış. Kitapla birlikte insan türlü türlü duygu uyanıyor ve ne olursa olsun sonunda hep seviyorsunuz romanın karakterlerini. Seni de sevdim Süreyya... Seni de sevdim.
Serinin ilk kitabı olduğundan mı bilmiyorum oldukça, karışık, kararsız yer yer ne bu şimdi dediğim ama sonlarına doğru da sevdiğim bir hikayeye dönüştü.
Yeni bir yıla, Nerminciğim Yıldırım’ın yazdığı ilk kitap ile başlamak istedim. Yazarın yazınsal anlamda yaşadığı ilkin karşılığını, onun özel kelimelerine dokunmak amacıyla yılın ilk kitabı ilan ederek vermek istedim kendimce.
Unutma Beni Apartmanı, konusu, özgünlüğü ve okuyanların yorumları, önerileri üzerine fazlasıyla merak ettiğim bir kitaptı. Özellikle öneren arkadaşlarım geç kalmadan bu kitap ile tanışmamı ısrarla istediler. Ve bir de not düştüler üstüne: “Yazarın ilk kitabı olduğunu unutma.” diye.
Ben de, bu aklıma kazıdığım cümleyi yanıma alarak çıktım yolculuğa. Gerek yazınsal anlamda, gerek yazarın kendisini az da olsa aktardığı, hayatından kesitler sunduğunu gördüm sahiden. Kitap içerisinde de bahsi geçtiği üzere yazarların ilk romanları, yazarın hayatından kesitler taşımasından mütevellit otobiyografik roman niteliğine kayıyor. Yazarın hayatını çok bilmesem de az çok kitabın, yazarın yaşamından kesitler taşıdığını düşünüyorum. Özellikle anlatıcının ruh hallerinden, iç dünyasındaki çatışmasından yola çıkarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Unutma Beni Apartmanı, okuruna aynı zamanda kitabın tamamının anlatıcısı Süreyya’nın yaşamından uzanıyor. Kendince bazı şeylerin üstünü kapatmak, unutmak; daha doğrusu kendinden kaçmak adına her şeyi deniyor. Oysaki niçin kaçtığının bilincinde olmayarak, her türlü yola çıkıyor kendi içerisinde. Bunların yanı sıra Süreyya, karakteristik açıdan güçlü bir yer bulmuş kitapta.
Aniden gelen bir telefon; daha doğrusu Süreyya’nın terk etmek istediği geçmişinden gelen bir haber üzerine başlıyor bütün her şey. Sonrasında geçmişi Süreyya’nın karşısına dikilerek, onun aklının önüne geçmişçesine dökülmeye başlıyor tek tek. Bir kadının bugünlere gelişini, geçirdiği ruhsal hallerini, arayışlarını ve kıvranışlarını okurken yakın Türkiye tarihi bir film şeridi gibi geçerek kendini gösteriyor. Aralarda yakın dünya tarihi de oluyor elbette.
Yazarın ilk romanı olmasından dolayı yazım ve roman tekniği anlamında bazı sevmediğim unsurlar çarptı gözüme. Buna değinmeden geçmek istemiyorum. Öncellikle roman içerisinde keskin geçişler oldukça fazlaydı. Telefon konuşmasıyla başlayan kitap, araya birden, anlatıcı ve kitabın ana karakteri Süreyya’nın yaşamının girmesi gidişatı inişli çıkışlı hale getirmişti. İlerleyen sayfalarda Süreyya’nın yaşamından kesitler okurken, birden geçmişinden gelen telefon konuşmasının kısımları yer alıyordu. Geçişler yazar tarafından yerinde bir şekilde sağlansaydı romanın daha oturaklı olacağını düşünüyorum. Neredeyse son sayfalara kadar devam etti bu kopukluk ve keskinlikler.
Her şeye rağmen yazarın karakter, olay ve betimlemeler açısından oldukça yaratıcı olduğunu bir kez daha gördüm bu kitabı ile birlikte. Yazarın, anlattığı karakteri sadece anlatmayışı, okura hissettirmesi göz dolduran bir detay. Yazardan ilk okuduğum kitap olan Dokunmadan’ın ardından bu kitabı okumak her ne kadar beni az biraz tatmin etmese de, yine de iyi ki okudum dediğim kitaplardan biri oldu.
Biraz kalabalık bir ilk roman. Kahramanın hayatı, yazdığı birkaç romanın hikayesi, Türkiye'de ve dünyada olan önemli olaylar almanağı, intihar eden kadın yazarlardan bir tutam, depremler, savaşlar, ölen ünlülerin hayatına izdüşümleri vs vs. Bir ara daraldım, ancak öyle tatlı anlatıyor ki Nermin Yıldırım, bırakamadım elimden. Kitaplarını sondan okumaya başlarsan böyle olur dedim kendi kendime. Giderek sadeleştiğini,ancak tatlı anlatımının aynı kaldığını görmek güzel.
Bir şekilde hikaye sürüklese de üslubu beni yordu. Biraz fazla metaforik benzetmeler, biraz eğreti buldum anlatımları, kalıpların kullanımını. Bu anlatımın seveni de olabilir tabii ama biraz kalablık ve yorucu geliyor. Hikayeye girdim, bu dönemde iyi de geldi fakat diğer kitapları için heyecanlanmadım.
Kitabın arka kapağındaki cümle beni çok etkiledi, düşündürdü; “çok eskiden, tarih kadar eski bir zamanda, bir yerlerde öyle büyük bir boşluk açılmıştı ki, kaybını kaldıramayacaklarımın varlığına da tahammül edemez olmuştum.”
Roman çok akıcı bir şekilde başladı fakat son çeyreğinde hikayeden sıklıkla koptum. Bitmesi gereken yerde bitmemiş, sonrasında da akıntıya kapılmış gibi hikaye biraz savrulmuş geldi bana.
Süreyya ve Rıdvan’ın arkadaşlığına dair olan kısımları büyük bir keyifle okudum : “arkadaşlık iki insanın birbirine günlük rapor vermesi, hayatlarının tüm ayrıntılarını paylaşması demek değildi. İki insanın birbirine iyi gelmesi yeterliydi” sf201
Kitaptaki karakterlerin tasviri, onların ruhsal dünyalarına dair detaylar, metaforlar altı çizilesi, gülünesi, üzerinde düşünülesi türden.
“Başını toprağa gömen o kuşlardan birisin sen de. Sen görmüyorsun ya, başkaları da seni görmüyor zannediyorsun.”sf72
Sonunda tanıştım Nermin Yıldırım'la, tanıştığıma çok da memnun oldum. Dilini, anlatımını çok ustaca buldum ki ilk romanıymış Unutma Beni Apartmanı. Karakterlerin her biri kendilerine ait bir romanı hak ediyor. Süreyya hayatlarına girmeden neler yaşamışlar, sonrasında yollarına nasıl devam etmişler merak ediyorum. Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.
Okuduğum 3. Nermin Yıldırım kitabıydı fakat sanki diğerlerini başkası bunu başkası yazmış. Kitap o kadar dallanıyor ki bir yerden sonra başım ağrıdı cidden. Süreyya’nın yaşadıkları okurken bir yandan da tüm dönemsel olaylar hakkında yorum yapılması yorucu olmuştu bana kalırsa.
Ana hikayenin yanında ana karakterin yazdığı 5 farklı kitap 5 farklı hikaye. Kurgu o kadar karışık ve ana karakter o kadar depresif ki yaşadığım hayattan soğudum. Pandemi döneminde okunacak kitap değil. Yine de yazarın emeğine sağlık.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Biraz fazla mesaj kaygılıydı. Kitabı Storytel’de Deniz Yüce Başarır’dan dinledim, kitapla ilişkime dair en beğendiğim şeylerden biri de bu seslendirme oldu.
Bu, okuduğum ikinci Nermin Yıldırım kitabı. İlk kitapta fark ettiğim ama beni çok yormayan bazı unsurlar, bu defa okuma zevkimden baya bir şey götürdü (ya aradan geçen yıllarda ben değiştim, ya da bu bir ilk roman olduğu için bu sorunlar daha belirgindi, artık bilemiyorum).
Her şeyden önce, bir roman okurken yazarını bu kadar net duyabilmeyi hiç ama hiç sevmiyorum. Bu romanda neredeyse aforizmalar kitabı almışım gibi hissettiren ağdalı ve hatta kafiyeli cümleler var. Bir yerde, yanılmıyorsam bir telefon görüşmesinde, bu cümleler o kadar yapmacık bir hal alıyor ki cümlelerin sahibi olan karakter dahi kendi konuşmasından 'önceden hazırlanmış gibi kurduğum cümleler' filan diye bahsediyor. Bence yazar da fark etmiş o karakterin öyle bir anda öyle cümleler kuramayacağını, ama kıyıp da yazdıklarını silememiş. Keşke editörü biraz ısrarcı olsaymış. Doğallıktan uzak bu cümlelerin olmadığı bir metin çok daha kuvvetli olurmuş.
Yazarı duyma meselesi bu ağdalı cümlelerle de sınırlı değil ne yazık ki. Romanda bir yandan hikaye akarken bir yandan da yakın Türkiye tarihindeki bazı önemli anlara tanıklık ediyoruz. Bunlar - benim de kendimi yakın hissettiğim - sol bir bakış açısıyla, ana karakterin ağzından anlatılıyor. Ama bu sol analizler yapan karakterimiz romanda apolitik olarak tarif ediliyor. Yani bu bölümleri bir tanrı anlatıcı anlatsa tamam ama apolitik bir karakterin sürekli siyasi olay analiz etmesini ve bunu hiç de olaylardan bihaber gibi yapmamasını epey tutarsız buldum. Buralarda karakteri değil de Nermin Yıldırım'ı dinlediğim hissinden çıkamadım. Nermin Yıldırım'ı ve siyasi duruşunu beğeniyorum, ama onun düşüncelerini duymak istediğimde açıp Youtube'dan söyleşilerini izliyorum - ki bence böylesi daha güzel.
Son olarak, okuduğum iki Nermin Yıldırım romanında da okurun merakını diri tutmak için aynı yöntem izlenmiş. Bu roman, bir telefon konuşmasıyla başlıyor ve bu konuşma, romanın sonuna kadar devam ediyor. Bir bölümde telefon konuşmasını (veya o konuşma sırasında annenin düşündüklerini), diğer bölümde ise kahramanımızın hayat hikayesini okuyoruz. Bu 'hayat hikayesi' kısmına, kahramanımızın yazdığı romanların detaylı hikayeleri de dahil.. Yani telefon konuşmasıyla ilgili bir şeyi merak ettiriyor, heyecanlanıyorsun, sonra sayfalar boyunca alakasız bir romanın detaylarını okurken buluyorsun kendini. Bu numaraya en son Aşk-ı Memnu izlediğim üniversite yıllarımda maruz kalmıştım ve bir noktadan sonra gerçekten kabak tadı vermeye başladı. Üstelik romanın sonuna geldiğimde, merak ettiğim esas hikayenin çok güdük kaldığını ama çok fazla sayıda küçük ve romanın esas meselesine hizmet etmeyen hikaye okuduğumu hissettim. O küçük hikayeler de büyük hikayeyi besleseydi, çok daha farklı olabilirdi. (Rüyalar Anlatılmaz'da böyle değildi mesela, çok daha sıkı bir kurgusu vardı diye hatırlıyorum. Dolayısıyla yine ilk roman olmasıyla alakalı olabilir.)
Böyle böyle epey sorunum var bu kitapla ilgili.. Öte yandan bir ilk roman ve o gözle bakınca ilginç olduğunu, rahat okunduğunu vs. söyleyebilirim. Yani 'elime bir roman alayım, bu sıcak yaz günlerinde keyifli keyifli okuyayım' derseniz, sizi üzmez. Ama büyük edebi umutlarınız varsa tavsiye edemiyorum.