Este libro es el resultado de más de 50 horas de entrevistas realizadas durante dos años entre París y Viena por los críticos franceses Michel Cieutat y Philippe Rouyer colaboradores de la revista Positif. Haneke por Haneke ofrece la posibilidad de conocer al director de Caché (Hidden), Funny Games, La cinta blanca y Amor e interpretar su cine con más claves.
El director austríaco-alemán aborda en estas páginas su vida privada, sus inicios en el teatro, su breve e intenso paso por la ópera, y, sobre todo, desgrana su carrera cinematográfica; desde sus primeras películas para la televisión austriaca, inéditas en España, hasta su último largometraje, Happy End, estrenado en el Festival Internacional de Cine de Cannes."
Kronolojık sırayla tekrar tüm sinema filmlerini izleyip okumama rağmen, bir tur daha kendisini izletecek Haneke. İnanılmaz derecede zor ve mükkemmeli arayan bir yapısı var. Özellikle filmlerindeki dekor, ışık, ses, senaryoyu yazarken hazırladığı "storyboard"lar , uzun plan çekilen sahnelerin saniye saniye doğaçlamaya izin vermeyen yapısı hakkında öğrendiklerimle filmlerini bir tur daha izlemek şart oldu.
Michel Cieutat & Philippe Rouyer _ Haneke Haneke'yi Anlatıyor
Sık sık dile getirdiğiniz bir sözünüz var: Biyografisi, sanatçının eseri hak kında bizi aydınlatmaz ...
*****
Evet, çünkü bir filmin ortaya attığı meselelerin yönetmenin biyografisiyle bağlantılı olduğunu ileri sürerseniz, o filmin etki alanını, kapsamını da sınır lamış olursunuz. Aynı şey kitaplar için de geçerli. Ben başka yerlerde birtakım izahatlar aramak yerine, doğrudan eser le karşı karşıya kalmayı isterim.
*****
2002'de Sight & Sound dergisi -pek çok meslektaşınızla birlikte size en sevdiğiniz on filmi sormuş. Şöyle bir sıralamayla cevap vermişsiniz: 1. Rastgele Balthazar, (Bresson); 2. Lancelot du Lac (Gölün Lancelot'u, Bresson); 3. Ayna (Tarkovski); 4. Salo ya da Sodom'un 120 Günü (Pasolini); 5. Yokedici Melek (El Angel Exter minador, Buf i uel); 6. Altına Hücum (Chaplin); 7. Sapık (Hitchco ck); 8. Etki Altında Bir Kadın (A Woman Under the In f l uence, Cas savetes); 9. Almanya, Yıl, Sı f ır (Germania Anno Zero, Rosselini); 10. Batan Güneş (Antonioni). Bu liste konusunda bug ü n de aynı düşüncede misiniz çünkü daha sonra, Sergio Leone'nin Bir Za manlar Batıda filmini de ekleyebileceğinizi söylemişsiniz? Bir Zamanlar Batıda böyle bir listede yer almayı kesinlikle hak eden çok iyi çekilmiş bir film.
*****
Kabiliyet adaletsiz bir şey;
*****
En sevdiğiniz müzisyenler i nasıl keşfet t iğinizi hatırlıyor mu sunuz? Handel'in Mesih'ini ya da daha önce anlattığım gibi, Oskar Werner'in oynadığı filmde Mozart'ın do minör sonat'lannı ilk dinlediğimde hissettiğim duyguyu çok iyi hatırlıyor u m. Ba ch 'tan hoşlanmam çok erkendir ama niçinini nasılını anlata mam. Her şeyin ötesinde bir müzik o. Bambaşka, yüce bir dün yaya götürüyor insanı. Bach'ı, Schuber t 'in üstüne mi koyarsınız? Bach, Mozar t ve Schubert , tartışmasız en sevdiğim üç besteci. Ama birini diğerlerinin üzerine koymam çok zor.
*****
Norman Mailer'a (Ne ir :fa11 rıe de lıayulgiicü göhteıı iner . ik isi de unuttu( 1 umuz bir geçmişin ıstırap/arma sıkı sıkıya ba( j lıc l ı.r")
*****
Theodor Ador n o'nun sözünü teyit eder: "Aşk ben zerliğin olmadığı yerde, benzerlikler görebilme maharetidir."
*****
Dil ve iletişimin zorluğuna dair Wittgenstein'ı es geçmiyorsu nuz: "Konuşulan dilin karşılıhlı olarak anlaşılmasına bağlı zım ni anlaşmalar son derece karmaşıktır . " Bu da daha sonra tek r ar üzerinde duracağınız bir fik i r. Bu alıntıların hiçbiri gelişigüzel seçilip konmuş değil. Ço cukluğumdan itibaren insanların birbirleriyle çok zor iletişim kurduğunu hissediyordum. Gündelik hayatta kendini ifade ederken kesin olmaya gayret etmiyorsun. Her birimiz karşımız dakinin ne dediğini bazen hiç dinlemeden bazen de yarım ku lak dinleyerek konuşuyoruz. İletişim kurma teşebbüslerimizde ortaya çıkan sorunların başlıca kaynağı bu.
*****
Kesintisiz planların genelde iki nedeni vardır. Birincisi, oyunculara bir heyecanı, hissi geliştirebilme zamanı tanıyarak onları rahatlatır. Benim için oyunculuk her şeyden önce gelir. Açı-karşı açı çekerken, oyuncunun sahneyi başından almasını beklerim, gerekirse kamerayı daha sonra çalıştırırım.
*****
"Ama senin de Tanrı'ya bir şans tanıman lazım! Kazanmak için oynayacaksın ki kazanasın."
*****
Öğrencilere anlat tığım da biraz böyle; her zaman ilhama bir şans tanıyacaksın. Ama şans ancak çok çalıştığında gelir. Her açıdan baka baka so nunda mutlaka bir çözüm bulursun. Eğer sadece ilhamın gel mesini bek l ersen, çok uzun sürebilir bu bekleyiş!
*****
Bilmiyorum. İcat ettiğiniz, uydurduğunuz ya da zihninize musallat olan şeylerin hiçbirinin nereden geldiğini tam olarak bilemezsiniz.
*****
"Tanrı bir gösteri seyrediyor, bizler o gösteri sahnesinde yiz."
Eskiden, ilk oku yucum teyzemdi, sanatla, sinemayla hiç alakası olmayan, çok Nlradan ama çok da zeki bir kadındı. Ona ne okutursam okuta yıın, beğenirdi, çünkü bana hayrandı. Ama şu türden sorular Norardı: "Şurayı tam anlamadım. Adam niye böyle davranıyor?" Ve her defasında sorunu doğru tespit ederdi. Aslında çoğu za man, sıradan insanlar sinema teorileriyle körleşen profesyo ııellerden daha keskin bir göze sahiptir.
*****
Sıradan insanlar sade ı·e anlayıp anlamadıklarına ve seyrettiklerinin ilgilerini çekip �·l'kmediğine bakar. Tabii insanın böyle tamamen güvendiği birini bulması hiç de kolay değil. Karım da yorumlarında çok ııçıksözlüdür. Bir tek, katlanamadığı şiddet sahneleriyle ilgili değerlendirmelerini dikkate almam. Fakat, genelde ne demek istediğimi hemen anlar ve yaptığım işi eleştirdiğinde % 70 hak lıdır. Senaryoyu okuttuğum yegane kişi olduğundan, bana kat kısı çok büyüktür. Senaryonun bitmiş hali ortaya çıkacak filmle birebir uyuşur.
*****
Yaratıcılık sürecinizde prodüktörün rolü nedir? Hiçbir rolü yoktur! Tek yapması gereken para bulmaktır.
*****
Hava eksi yirmi derecey l i l ' ve elinize demir bir çubuk düşerse, bu Kafkaesktir! Kafka'da lr n tışıksız umutsuzluk ve çok agresif bir mizah vardır.
*****
Daha önce de söyledim; müzik ile Kaf k a, ikisini bir arada tahayyül etmem kabil değil!
*****
IHterseniz, Benny'nin Videosu'na geçelim ar t ık. Bu arada, halı i "duygusal buzlaşma" bahsine girmediğimizi de fark etmişsi nizdir; her ne kadar sizi sinirlendirse de bu tabir, üslubunuzu l, v i tarif ediyor
*****
Hep söylediğim gibi, dünya hakk ı nda tek bilgilenme kay nağım televizyon olsaydı çoktan intihar etmiş olurdum!
*****
Başınızdan şahsen maruz kaldığınız bir fiziksel şiddet tecrübesi geçmemişse -neyse ki Av n ı pa'da yaşayanların çoğu bu açıdan şanslı- ya da eğer çocuksanız, gösteri dünyasının dönüştürdüğü bu şiddeti gerçek olarak algılayabilirsiniz.
*****
İk i nci Dünya Snvaşı'nın canavarlıkları hemen savaş sonrası dönemde daha l'nzla şiddet yaratmadı. -- n onsen se ' / ' /
*****
Bende hakikaten öldüğü etkisini uyandıran bir tek Aptallar Ge misi 'ndeki (Ship o f Fools, 1965) rolüyle Oskar Werner olmuştur.
*****
Esas utanç, kötülüğü icra eden insanlara değil, onu görme mek için gözlerini kapayanlara ait. Kötülük etme cüretini gös terenlerin sayısı o kadar da çok değildir. Hatta onların cesaret gösterdiklerini bile söyleyebiliriz, zira eninde sonunda günün birinde eylemlerinin bedelini ödemek zorunda kalacaklarını bilirler. Büy ü k çoğunluksa gözlerini yumarak kendini suçsuz addetmeyi tercih ediyor.
*****
O�· filmin ortak teması, toplumsal çözülme neticesinde bir ke-1 1 1 min yıkımı. İlk iki filmde bir aileyi ele alırken, üçüncüde bir �·ok karakterin hikayesini iç içe geçirerek alanı genişletiyorsu ı ıuz ve içlerinden biri; genç bir adam, birden diğerlerine ateş ıı�·ıyor ... Yola çıkarken kafamdaki fikir, bir dizi karakter yaratmak vl ' finalde içlerinden birinin kurbanı olmasıydı. Başka bir de yişle, her karakter potansiyel bir katil olabilirdi. Bu filmde de ıııedyayla ilişkilerimiz ve bombardımanına maruz kaldığımız hütün o haberler önemli bir rol oynuyor. Film boyunca beş ha her bülteni kullandım.
*****
Benim açımdan tı·ımdüf büy ü k bir öneme sahip değildir, çünkü tarafsızdır.
*****
Fa hııt onu Tanrı'nın takdiri ya da kader olarak gören biri için, te oıııı lüf birden daha patetik ve ağır bir anlama bürünür. Bu tezat lln•sson'un filminin adında da vardı, Rastgele Balthazar; orada ı lıı ııslında hiçbir şey tesadüf eseri değildi elbette ve herkes ne l•ıl i, v orsa ya da neye inanıyorsa eşeğe onu atfedebilirdi.
*****
Eğer Avustur y a'yla sınırlı konuşursak, çok ı ı zun süredir karışık bir nüfusa sahibiz. Viyana telefon reh l ıı•rine baktığınızda isimlerin yarıdan çoğunun Çek ya da Yu M " nslav kökenli olduğunu görebilirsiniz. Bu kültürel karışımın, ıllkemde üretilen sanatlarda belirleyici bir rol oynadığını dü •ıilııüyorum; öneğin, Almanca edebiyatta Av u sturyalı yazarların •ınyısının Al man yazarlardan çok daha fazla olması bunun bir knıııtıdır.
*****
Dolayısıyla, burada bu kültür karışımı olumlu sonuç vı•rdi. Fakat günümüzdeki göç dalgalarında gördüğümüz dini ıııllitanlık karşısında biraz ihtiyatlıy ı m. Bu noktada ırkçılığın 1( 1 şahsen kendimi kesinlikle orada konumlandırmam- eşiğin de· duruyoruz, ama İslamcı hareketin yü kselişini ve bu hareket-ı .. ıı gelenlerin davranışlarını gördüğümde, buraya gelenlerin ı ıyum sağlamak için en ufak bir çaba harcamaması karşısında l ıl rnz rahatsız oluyorum. Bu elbette ötekine saygı ve hoşgörü lı;lııde yaşamanın ne demek olduğunu bilen izan sahibi insan i n i' için geçerli değil. iyi eğitim alamamışların, yoksulların tek l ılr dayanak noktası var; o da gelenekleri. Kendilerini yabancı l ıl r ülkede bulduk l arında, "düşman"larla çevrili hissediyor ve ıllllcrine, kültürlerine sarılıyorlar; iletişimin karşısındaki en 2 1 1 büy ü k güçlük de burada yatıyor. Buna karşılık, kısa süre önrı• Av u stur y a'da yaşandığı gibi, polisin İçişleri Bakanlığı'nın talebi üzerine bir okula baskın yaparak iki çocuğ u alıp sınır dışı et mesi kabul edilemez. Bütün bunlarla ilgili doğru pozisyon nasıl bulunabilir? İşin içinden tam çıkamadığımı itiraf etmem gerek. Elbette hoşgörüden yanayım, ama katlanılması zor hale geleıı bir şeye karşı hoşgörünüzü nasıl korursunuz? İnsan o zamaıı da kendisini suçlu hissediyor. Bundan böyle, Af rikalılar memh• ketlerinde kalsın, diyemem tabii. Fakat, "Her gelen hoş gelmiş!" demek de fazla naif olur. Burada hakikaten önemli bir meselt• var. Ve içinde bulunduğumuz bu yeni yüzyılda Avrupa'nın eıı temel meselesi bu olacak.
*****
ikinci soruya, "Niçin film çek i yorsunuz?" sorusuna ise kaça ııııık cevap veriyorsunuz: "Kırkayağa nasıl yü rüdüğ ü sorul ıı ııı: r . , yoksa tökezler!"
*****
Sorunun kendisi kadar aptalca bir cevap. Bu tür sorulara lılı;lıir cevap veremiyorum. "Neden yazıyorsunuz?" "Çünkü!"
*****
O filmle hala gurur duy u yorum. Provokasyon açısından, l ıl rc;ok kişiyi öfkeden delirterek tam da arzu ettiğim işlevi gör ı l ı 1 . Ama aslında, seyircilerin kendilerine öfkelenmeleri gerekir ı l I . Bu filmi baştan sona seyreden herkesin bunu hak ettiğini dü •ıı 1 ıı üyorum, kimse onları zorla salonda tutmadı ki! Maksadım •tlı ldetin hakikatte ne olduğunu ve nasıl da işkencecilerin suç ı ırlnğı haline gelebileceğini seyirciye göstermekti.
*****
Tarihsel olarak, insanlık hep bir ayağı uçurum "" l{ ilti;
.
*****
Sinemada gösterilmez bulduğunuz başka şeyler var mı? Bütün büyük acılar ve ölüm. Bir katliamın kurbanlarınııı yakın plan gösterildiği görüntülere katlanamıyorum, bilhassıı belgesellerde. Ben bunu görmek istemiyorum. Bu bir zevk mi' selesi tabii. Zevk meselesi mi, etik mesele mi? Almancada Geschmack deriz, bir insan zevk sahibiyse etik sahibi de demektir. Zevk sadece estetik bir mevzu değildir, say gıyı da içerir. Ötekinin acısına duyulan saygıyı.
*****
Aşık olduğumuzda ve karşımızdakinin de bizimle nynı hisleri paylaştığını düşündüğümüzde aramızda gerçek bir llı·tişim olduğu yanılsamasına kapılırız. Ama bir süre sonra, nyağımız yere basar, gerçek l iğe döneriz. Sadece seks ve müzik ıırucılığıyla bir başkasıyla aynı dalga boyunu yakalayabiliriz. O ıılunlarda da hile yapılabilir elbette, ama orada ilişkinin yoğun luğu, her bir kelimenin potansiyel bir yanlış anlaşılma kaynağı nlııbileceği sözel iletişimdeki bütün teati ihtimallerini aşar.
*****
i , film onu tatmin etti mi? Tatmin etti mi, bilemiyorum. Otobiyografik bir roman; rllmin çekimleri sırasında vefat eden annesiyle hakikaten sap kın denilebilecek bir ilişkisi olmuş. Bu kadarı filmi görmekten ııe kadar çekindiğini anlatmaya yetiyor. Cesaret almak için bir nrkadaşıyla birlikte geldi seyretmeye. Çıkışta, "İy i bir film ol muş," dedi bize. Ondan sonra da film hakkında hep olumlu gö rüş bildirdi. Fakat o kadar nazik bir kadın ki insan gerçekte ne düşündüğünden hiçbir zaman tam anlamıyla emin olamıyor. Bir sinema filmi olduğu için uyarlarken çok serbest davrandım. Metnin yarıdan fazlasını kaplayan anne-kız ilişkisini ciddi öl \"Üde kısaltarak ana yapıyı değiştirdim. Kahramanın gençliği ııe dair bütün flcısh-back'leri kaldırdım. Onun yerine, Erika'nın kıskandığı öğrencisi Anna'ya romanda olmayan bir anne ver elim. Ve Erika'nın çocukluğunu daha dolaylı anlatmak için bu ıınne-kız ilişkisinden yararlandım.
*****
Piyano Öğretmeni, seks sahneleri çekmenizi gerektiren bir filmdi; kendinize nasıl sınırlar koydunuz? Pornografik l eşmeden kitaptaki müstehcenliği yakalamak istiyordum. Bu bir zevk ve ölçü meselesi; neyi yapabileceğini zi, neyi yapamayacağınızı bilmeniz gerekiyor. Bence her şey i yapabilirsiniz, oy u ncunun onurunun zedelenmemesi şartıyla.
*****
Evet, bunun peşindeydim; bir insan hem kültürlü hem de 1111 pkın olabilir. Hayatın karşımıza çıkardığı uçurumlardan kül-1 il r bizi koruyamıyor.
*****
Bilimkurgunun nesini seviyorsunuz? Aşırı durumlar üzerinden aslında günlük meselelerimizi anlatabilme imkanı vermesini. Kurdun Günü'nde yapmaya ça lıştığım da buydu, bugün içinde bulunduğumuz durumu gös termek istedim. Uçurumun kenarındayız, varlığından çoğu za man bihaber olduğumuz uçurumun.
*****
Tarihsel olarak, kriz dönemlerinde her zaman bu tür barbar lık l ar ortaya çıkar. Bu tür durumların ilginizi çekmesinin sebebi bu mu? Bu açılış, hayatta kalmak için kendimizi savunma duru munda kaldığımızda, içimizde uyuyan hayvani yanı nasıl uyan dırdığımızı gösterebilme imkanı sunuyordu. Al ışkanlık l arımız ortadan kaybolduğunda sav r ulmamız için çok bir şey gerek mez. Beşir'le V als (V als im Bashir, 2008) adlı çizgi filmde anlatılan da buydu; on yedi yaşında savaşa giden genç adam kısa sürede, tetiği ilk kendisi çekmediği takdirde öleceğini anlar. Filmin ba şında, evi işgal eden adamın davranışının izahı da bu. Kurtlar zamanına, kurdun gününe böyle geliyoruz işte! Filmin adı İs kandinav mitolojisine ait epik şiirlerin yer aldığı Edda'dan bir alıntıdan geliyor; Regius adlı İzlanda dilindeki elyazması derle mede, "Ragnarök", yani dünyanın sonu geldiğinde or t aya çıka cak ahvale dair bir falcının kehanetleri şöyle: "Rüzgarın günü, kurdun günü, kimse kimseyi gözetmek istemez oldu ...
*****
Sisler içinde çektiğiniz planlar estetik açıdan çok güzel; Anto nioni'nin Kızıl Çöl'ünü çağrıştırıyor ... Antonioni şanslıydı, Kızıl Çöl'ü hak i katen sisin altındaki Po Yaylası'nda çekmişti. Halbuk i biz sisi kendimiz yaratmak zorun daydık. Sisi makinelerle ürettik, sonra dijitalde ilave de yaptık, çünkü o kadar geniş planda ne yaparsanız yapın kadraj için de yeteri kadar sis elde edemiyorsunuz. Nostalghia'nın ( 1983) çekimleri sırasındaki Tarkovski'yi hatırladım. Sandalyesinde oturuyor, çekim için çağırmaya geliyorlar. Yerinden kalkıyor, karşısında uzanan geniş alana bir bakıyor ve "Ben sizden 'sis' istemiştim!" diye çıkışıp tekrar sandalyesine çöküyor! Bir de François Truffaut'nun ]ules ve ]im 'i geldi aklıma, filmdeki sisli sahne Burt Lancaster'ın o kadar hoşuna gitmiş ki, yapım şirketi Truffaut'nun şirketini arayıp bu kadar güzel sisi nasıl elde ettik lerini sormuş. Cevap gayet basit: "Bekledik!"
*****
Kurdun Günü gösterime girdiğinde pek çok eleştirmen esin kaynağı olarak Andrey Rublyov'u anmıştı ... Hiç aklıma gelmemişti o film. Tarkovski'nin filmlerini çok severim, ama taklide düşmeden dünyasına yak l aşmanızın mümkün olmadığı bir auteur'dür o! Bu nedenle belki de biraz yazık oluyor aslında, onun dehası belli bir tarzdaki sinemasal şiirin önünü tıkamış oldu; onunla kıyaslanmanın altında ezil meden o tarzı denemeniz mümkün değil ar t ık. Daha önce de söylediğim gibi, en sevdiğim on film sorulduğunda bugün ilk sıraya Ayna'yı (Zerkalo, 1975) koyarım. Bence, bütün sinema ta rihinde asla kimsenin aşamadığı bir başyapıttır Ayna. Sonrak i filmlerinde Tarkovski'nin kendisi bile onu aşamadı. O film bir mucize! Yığınla yorum yapıldı hak k ı nda, ama hiçbiri tamamen izah etmeye yetmiyor, bütün büyük sanat eserlerinin de özü bu değil midir zaten?
*****
Hikaye niçin 1913-1914'te geçiyor? Dil olarak Almancaya tabi bir insan olarak, yirmi yıl sonra Nazileri iktidara taşıyacak kuşağın çocukluğunu anlatmak iste dim. Ama aynı zamanda, mevzuyu daha genişletmey i de önemsi yordum. Bir ideali mutlak haline getirmenin ve bir fikri ideoloji ye dönüştürmenin her zaman için tehlikeli olduğunu göstermek istiyordum. Bugün İslamcılarla ilgili durum elbette ayrıntılarda farklılık gösteriyor, ama meselenin düğümü hep ay n ı.
*****
Çocuklar ve ölüm bahsinde ilginç bir sahne daha var. Rahibin oğlu Martin, köprünün korkuluğu üzerinde dengede durmaya çalışarak yürürken öğretmen telaşla yanına yak l aşınca şöyle diyor: "Tanrı'ya beni öldürme fırsatı verdim. Yapmadı. Demek ki benden memnunmuş!" Böyle bir şeyi kendi kendime asla tahayyül edemezdim. Ço cuk eğitimiyle ilgili kitaplardan birinde rastadım buna. Olgu-376 lıırda biraz değişiklik yaptım ama, orada da kendisini cezalandı r n n babasının ileri sürdüğü gibi kötü bir çocuk olup olmadığını Tanrı'nın nezdinde sınamaya çalışan bir çocuk vardı.
*****
Sonuçta, çocuk l ar ne zaman bir araya gelse, seyirci tedirginlik hissediyor ... Maksat da bu zaten. Her kötü hadisede, çocuklar gr up ha linde olay yerinde karşımıza çık ı yor. İnsanı tedirgin eden ciddi halleri; asla gülmüyorlar, tuhaf bir olgunluklan var.
*****
Pek çok sinemasever Wolf Rilla'nın 1960'ta çektiği ve bir urıı ya gelip suç işleyen bir grup çocuğu anlattığı Th e Village o .f tlır• Damned (Lanetliler Köyü) ile filminiz arasında yak ı nlık kurdu . . . Beyaz Bant'ı çekerken Lanetliler Köyü'nü bilmiyordum. Ama filmim gösterime girdikten sonra o kadar çok sözü edild 1 ki , sonunda seyrettim. Ve hiç de fena bulmadım. Senar y o su� lam, gerilim baştan sona korunmuş, siyah-beyaz görüntüler dı• mükemmel. Bizim postprodüksiyon aşamasında görüntülerin üzerinden geçmezden evvel elde ettiğimizden çok daha üstün bir kalite yakalanmış.
Avusturyalı usta sinemacı Michael Haneke’yle yapılmış upuzun söyleşiyi içeren, her sinemaseverin ya da bu sektörde çalışanların/çalışacakların mutlaka okumaları gereken şahane bir kitap bu. “Piyano Öğretmeni”, “Ölümcül Oyunlar”, “Beyaz Bant”, “Saklı ve “Aşk” gibi başyapıt denebilecek filmlerle dolu kariyerini açık yüreklilikle ve bilge fikirleri eşliğinde anlatıyor. Filmlerini sevenler için heyecanlı bir polisiye roman gibi adeta. Görsellerle de desteklenmiş, o kadar akıcı bir söyleşi ki bu soluk soluğa okuyor ve pek çok konuda aydınlanmanıza rağmen, Haneke filmlerinin o rahatsız edici atmosferini de soluyorsunuz bir yandan. Kaçırmayın!
مصاحبهکننده: امروز برداشتتان از این فیلمی که برای شما برچسب سینماگر خشونتگرا را به همراه آورد، چیست؟ هانکه: من هنوز هم به این فیلم افتخار میکنم. همانطور که خودم آرزویش را داشتم، حسابی تحریککننده از آب درآمد، چون بعضی از مردم را در حد جنون عصبی کرد! ولی واقعیت این است که این تماشاگران باید از دست خودشان عصبانی میشدند. همیشه فکر کردهام این آدمهای عصبانی که فیلم را کامل دیدهاند، لیاقتشان همین بوده، چون کسی مجبورشان نکرده بوده در سالن بمانند. هدفم این بود که به تماشاگران نشان بدهم واقعاً خشونت چیست و چطور آنها ممکن است با شکنجهگران همدست شوند. در عین حال که مدام به آنها یادآوری میشود که آن چه میبینند، چیزی جز یک فیلم نیست. آنهایی که بعد از تماشای کامل فیلم آبروریزی بهراه انداختهاند، باعث خندهام میشوند. بعد از اینکه اولین سیلی زده میشود، اینها شاهد موجی از اقدامات فزایندهی خشونتبار هستند، بدون اینکه از جایشان جنب بخورند. در حالیکه هر آن می توانستند از جایشان بلند شوند و بروند. اما همچنان چسبیده به صندلیهاشان نشستند، چون بهرغم تمام چیزهای ناخوشایندی که آنها را مجبور به تحمل کردنشان کردهام، سینما آنچنان فریبندهای دارد که کاری کرده که آنها خودشان بخواهند سر جای خودشان بنشینند و ببینند آخرش چه میشود. در اینجا من هم با هیچکاک هم عقیدهام که دربارهی روانی میگوید «میدانم مردم کِی و چطور واکنش نشان خواهند داد!» بازیهای خندهدار به خوبی – و به شکل نگاهی انتقادی و افشاگرانه – نشان میدهد چطور ممکن است قربانی یک ترفند فریبنده بشویم. هدف من همین بود و فکر میکنم به آن دست یافتهام. مشکل من این است که از آن موقع تاکنون فیلمهایی خیلی بدتر از فیلم من بودهاند که جوانان را هدف قرار دادهاند. هانکه به روایت هانکه / میشل سوتا / محمدرضا شیخی / انتشارات شورآفرین
Interesantísimo libro de entrevistas al gran Haneke. Repasa su vida y su obra, desde sus comienzos en el teatro, pasando por la televisión y con el definitivo salto cualificativo al celuloide. Con varias obras maestras en su haber, y una mirada que jamás deja indiferente, se ha convertido en referencia para entender la frialdad de una sociedad actual podrida por los medios y el desamparo de la superficialidad.
Certamente Michael Haneke non può definirsi epigrammatico: in 412 pagine ci illustra la sua vita in ogni suo minuzioso, microscopico dettaglio. Il regista ripercorre, analizza e sviscera le vicende della sua esistenza, elenca i numerosi mestieri che ha agognato e che, per un motivo o per un altro, lo hanno portato ad essere quello che oggi è. Assistiamo dunque alla descrizione di un bambino che sogna di divenire compositore, carriera che verrà stroncata sul nascere; poi alle voglie di un giovane Hanake che lo indirizzano verso la recitazione, strada anche questa mai percorsa; poi, ancora, un amore spasmodico per la religione gli fa pensare di diventare pastore: anche questo cammino spirituale però viene troncato: si spreta ancor prima di essere un ecclesiastico. Spirito turbolento il suo, che lo fa saltellare qua e là, tra il mestiere dell’operaio e quello di cassiere. Quello che si apprezza facilmente è la descrizione delle figure femminili molto forti (quali la madre e la zia, per esempio) che per l’epoca risultano indubbiamente fuori binario. Ciò che si comprende è il modo in cui ogni singola esperienza di vita, anche la più insignificante, lo abbia forgiato: nulla è dimenticabile per Heneke. Non convince, però, l’assenza di emozione che ho riscontrato tra le pagine: non c’è malinconia, sentimento; la descrizione appare automatizzata, quasi fosse un obbligo parlarci di lui. Anche la struttura del libro, questo metodo di intervistatore-intervistato, può andar bene per un centinaio di pagine, ma sicuramente non per 400! In conclusione, Haneke ci mostra un buon spaccato del periodo, e crea, innegabilmente, un gioiello per gli appassionati che osannano quest’uomo, ma risulta una noia inenarrabile per noi poveri profani.
Michael Haneke verweigert auch in diesem Buch jegliche Auskunft zu möglichen Interpretationen seiner Filme. Das Gesehene einzuordnen bleibt allein dem Zuschauer überlassen. Dafür gewährt er um so ausführlicher Einblicke in deren Entstehungsprozess. Jedem halbwegs Filminteressierten unbedingt zu empfehlen!