Pasta kutusundan çıkan satırları okumak kadınlar için bir mutluluktu. “Bunları yazarken beni düşündü,” diyorlardı içlerinden (öyle olmadığını herkes bilse de) ve değersiz varlıklarına bir değer biçildiğine inanıp mutlu oluyorlardı. Belki de ilk kez var olduklarını hissediyorlardı. Bunu anlamayacak kadar aptal değildim.
Siparişle pasta yapan ve her birinin içine kişiye özel aşk metinleri koyan ama aşka inanmayan Faik Bey, kullandığı Mercedes'e aşık şoför, kırsalda saklanan babası hakkında atlılara ipucu vermemeye çalışan ufak çocuk, iki oğluna arı izleme projesi veren çapkın baba, eski kocasını bir sabah bir kafede, yanında yeni sevgilisiyle görüp işe geç kalan kadın, yabancı bir kadın gazeteciyi sınır kentindeki bombalanmış otel odasında alıkoyan adam…
Hikmet Hükümenoğlu, onu romanlarıyla tanıyan okurunun karşısına bir öykü kitabıyla çıkıyor –Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri. Tuhaf, patolojik, alışılmadık aşk hikayelerinin yanında bildik durumları da ustalıkla, incelikli bir mizahla, merak duygusunu hep canlı tutarak anlatıyor. İnanıp inanmamak okura kalmış.
1971 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den, sonra Boğaziçi Üniversitesi Fizik ve ardından Koç Üniversitesi MBA bölümlerinden mezun oldu. Dokuz yıl boyunca çeşitli yatırım bankaları ve aracı kurumlarda analist ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. 2004 yılında finans sektörünü terk ettiğinden beri zamanının büyük bir kısmını yazarak ve müzik yaparak geçiriyor.
Hikmet Hükümenoğlu, Körburun’daki uzun ve hacimli anlatısının ardından Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri ile kısa formlarla da nelerin başarılabileceğini gösteriyor; çağdaş Türk edebiyatı adına yüz akı bir öykü kitabı. Adına kılıçların şakıdığı, mürekkeplerin sel olup aktığı, hayatın ve edebiyatın gündeminde tükenmez bir yerin sahibi aşk hakkında romanslar, destanlar, mesneviler, ciltler dolusu şiirler, ucuz aşk romanları, epik hikayeler, başucu kitabı klasikler ve daha niceleri yazıldı... Hükümenoğlu öykülerinde aşkın epik tarafını değil de tam da hayatın içindeki o eksik, hasarlı, çoğunlukla sonu mutsuzluğa açılan taraflarını anlatmayı tercih ediyor. “Aşk Öyküleri No. (...)” şeklinde numaralandırdığı altı kısa metnin tamamı, hızlandırılmış bir şekilde, insanın aşk adını verdiği o tutkunun, kıvılcımın, çekimin nasıl olup da büyük bir mutsuzluğa dönüştüğünü gösteriyor. Sosyal veya ekonomik statü farkından dolayı bitiveren şehirli aşkların yanında, orta sınıfın aşklarında evlilik öncesi heyecanların evlendikten sonra klişe hayatlara dönüşümünü veren bu kısa metinler, bizim büyük mutsuzluğumuzun aldığı farklı halleri gösteriyor. Bu metinlerin çabuk gelişen hikayesini bıçak gibi kesen sonların okurda oluşturduğu rahatsızlık hissi de, bu mutsuzluk vurgusunu güçlendiriyor. Şu mesela: “Sonra evlendik, iki çocuğum oldu; biri kız biri oğlan. Oğlanın ciğerleri sürekli su topluyor, doktor doktor dolaşıyoruz.” Bu ifadelerin basitliğine karşıt bir çarpıcılığı olması, Hikmet Hükümenoğlu’nun anlatmayı seçtiği karakterlerin sesini bulmakta ve hikayenin yüreğindeki karşıtlığı ortaya koymadaki başarısı bence.
Bu kısa hikayelerden başka yedi tane klasik formda öykü var kitapta. Hepsinden bahsetmek bu yazıda mümkün olmasa da, kitabın ilk öyküsünü son öyküye bağlayan o küçük oyunun, okurun yıllar sonra dahi hatırında kalacak naif, buruk bir tat bırakarak bu iki metnin dramatik gücünü yükselttiğini not etmekte fayda var. Bu gruptaki öykülerde aşk, kendisini metinlerin konularında değil ama temalarında gösteriyor. Örneğin, kitaptaki en güçlü öykülerden biri olan “Mersedes 80”de, yaşlı ve zengin bir çift için şoförlük yapmaya başlayan karakterimizin –genç bir kız olur kendileri– aşkı, bu eski püskü ama asil arabadan başkası değildir. Kitabın bir diğer dikkat çekici öyküsü “Hudut” ise, Oğuz Atay’ın “Ne Evet Ne Hayır”ındaki takıntılı âşık karakteri hatırlatıyor. Kötü bir aşk deneyiminden sonra tanıdığı gazeteci abisi ile sınıra, savaş muhabirliği yapmaya gidiyor karakterimiz. Bu bakımdan, güncel bir meseleyi de farklı bir perspektiften ele alıyor Hükümenoğlu. Ama özgün olan, hikayenin bu dengesiz, şiddet eğilimli oğlanın diliyle anlatılıyor oluşu. Aslen trajik olan savaş, bombalar, çöken binalar ve ölen insanların okurda bıraktığı etki, metnin ilerlemesiyle anlatıcının bu tuhaf takıntılı yönünü görmemizle birlikte trajikomik bir hal alıyor. Metnin başarısı tam da burada; anlatıcının tutarsız ve takıntılı olduğunun okura yavaş yavaş hissettirilmesi ile öykünün ritmi giderek yükselerek finalde patlıyor.
Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri, yalnız hikaye anlatmayı seven değil, bir derdi de sırtlanan, okurda etki bırakmayı başaran bir kitap.
Öykülerin içinden bir başlığın alınıp kitap ismi yapılması bazen beni okur çapımda hayal kırıklığına sevk ediyor. Kitapta bu tema altında kurulmuş, yolları farklı yönden çıkan aynı kapıda buluşmayı hedefleyen metinler okumayı bekliyordum.
Hikmet Hükümenoğlu bana göre kalemi akıcı bir romancı, öykülerini okurken bir yarım kalmışlık hissinin bende ağır bastığını hissettim Konuca iyi oluşturulan öykülerin arka arkaya gelmemesi de beni okurken çok böldü.
Hikmet Bey'in blogunu takip ediyorum, söyleşilerini izliyor ve okuyordum. Sosyal medyadaki paylaşımlarını da çok ilgi çekici ve yararlı buluyorum. Özellikle her ay yolladığı mektup formatındaki yazılarını (sanırım biraz ara verdi) severek takip ediyorum. Ama itiraf ediyorum henüz bir kitabını okumuş değildim. Konuşmalarını, fikirlerini yazılarını severek takip edince zaten o yazar sizin için önemli oluyor ve daha önce okumuş sevmiş de kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibi bir his oluşuyor. En azından bende öyle. Bazı yazarlar içinse tam tersi. Sırf sosyal medya paylaşımlarında negatif elektrik saçan yazarları okumak için elim kitaplarına gitmiyor. Üstelik kitaplığımda kitaplarının olmasına rağmen durum böyle.
Uzatmadan konuya gireyim. Hikmet Bey'in öykülerini okuyunca tanıdık bir ses duymuş gibi oldum. Diline tarzına aşina olduğum bir yazarın satırları çıkıverdi karşıma. Çok sevdim öyküleri. Özellikle 'Hudut' öyküsü bence en iyi öykü. Bambaşka bir tarzı var o öykünün. Sarsıcı oldukça.
Aşk deyince insanın aklına, güzel naif duygular, kelebekler kuşlar, elele tutuşmalar, öpüşmeler, canımlar , heyecan ve mutluluk gelir. Aşkın diğer yüzünü kimse düşünmek istemez. Acı, intikam, şiddet, mutsuzluk, sahiplenme, saplantı, depresyon... bunlar da aşka dair aslında. işte bu kitapla aşkın diğer yüzüne biraz daha yakın bir mercekle bakmış yazar. Çok da iyi harmanlamış duyguları.
Ve kapağa gelince... Bence çok iyi düşünülmüş bir kapak. Düğün pastası. Yapay, aşırı düzmece bir şey. İronik bir figür . Bir Utku Lomlu harikası. Ama yazarı tanımayan, kitabın içeriğini bilmeyip sadece kapağına bakarak düşünenler için kayıp bence. Kapağa bakacak, burun kıvıracak ve bu güzel öykülerden mahrum kalacak. Onun için yapabileceğimiz bir şey yok tabii.
Hikmet Hükümenoğlu heyecanla takip ettiğim bir yazar. Romanlarının katmanlı yapılarını ve barındırdığı inceliklerini çok beğeniyorum. Hükümenoğlu’nun kalemi, geniş zaman dilimlerini, hikaye içinde hikayeler ve onlarca detayla anlattığı zaman kendini daha iyi yansıtıyor bence. Tam da bu yüzden bu kitapta yer alan öyküleri biraz “eksik” buldum. Sahip oldukları potansiyel itibariyle hikayelerden hepsinden birer roman-kısa roman çıkabilirmiş ve çok da güzel olurmuş. Bu halleriyle üzerlerine çöken yarım kalmışlık hissini aşamadım. Yazarla tanışma kitabı olarak doğru seçim olmasa da yazarı takip edenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum.
Hikmet Hükümenoğlu birçokları gibi bende de 'Körburun'la muazzam bir heyecan yaratmıştı. Müthiş akıcı ve keyif veren bir 'Körburun' sonrasında 'Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri'ni okuduğumda ister istemez hayal kırıklığı yaşamıştım. Sebebi ise kitaptaki öykülerin beni özellikle 'uzunluk' bazında kesmemesiydi. Yine sonuna kadar okuyorsunuz ama kesmiyor buradaki öyküler sizi. Sadece 'Körburun'dan yola çıkıldığında bile yazarın iyi bir romancı olduğu ortada. Öykülerindeki eksiklik hali belki de fazla iyi bir 'uzun yol yolcusu' olmasıyla alakalı olabilir.
Beni çeken tamamen kitabın ismi olmuştu. Sizi de benzer bir şey çektiyse sakın "ay öyküleri okuyayım da beni aşka inandırsın" gibi bir düşünceye kapılmayın; çünkü kitap aşka inanmayanların bu inanmayışlarını destekliyor. :) Aşktan saplantıya kayan pek çok durum öyküye aktarılmış bu kitapta. Pek çoğu keyifle ve bir çırpıda okutuyor kendisini. Öykü severlere, özellikle Türk yazarların öykülerini takip edenlere, tavsiyedir.
her öykü bir roman başlangıcı olacak kadar akıcı ve derinlikli. yazarın yalın cümlelerine, çabasız görünen karakter yaratımına hayran kaldım. arka kapakta mizahi dilden dem vurulmuş, peki... ben olsam dozunda gerilim vaat ettiklerinden de bahsederdim. bazı öykü kitaplarını birden çok kez okurum, sanırım onlardan biri olur.
Körburun'dan sonra beklentim çok çok yüksekti. Yazarın diğer kitaplarını da, o kitaptan sonra okumuştum. Özlemişim Hikmet Hükümenoğlu'nu. Çok iyi geldi bu kitap. Hem çocuk istemeyen orta yaşlı bir kadını, hem mahallede sevdiği kızı sahiplenen bıçkın delikanlıyı ne güzel konuşturmuş. Sevdim.
Trendeki Yabanci uygulamasi sayesinde okudum bu kitabi. Iyi ki de okumusum, bir oyku duskunu olarak bekledigim her seyi buldum oykulerde. Bazilarinin sonu fazla aceleciydi sadece. Kitaba ismini veren oykuyu bizzat film yapmak isterdim.
Kitapta aşkın türlü halini anlatan on üç öykü var. Çoğunu severek okudum. Diğerleri ise sanki tamamlanmamış gibiydi, olanı biteni hayalimde canlandırmakta zorlandım… Hikmet Hükümenoğlu insanı ve toplumu iyi gözlemlemiş, bir erkeğin kadına yönelik baskıları bu kadar içselleştirerek resmetmesini özellikle takdir ettim...
Okuduğum ilk Hikmet H. kitabıydı. Son iki öykü dışında çok çok beğendim. Bu korkunç kapakla asla alacağım bir kitap değildi, Can Yayınları 7 tl kampanyası sayesinde okumuş oldum.
Hikmet Hükümenoğlu benim, maalesef, çok geç tanıdığım bir yazar. Okumadığım yıllarıma üzülüyorum şimdi. Arayı kapatmak içinse tekrar okumalarına başladım çoktan. Hazır 2026’da gelecek olan yeni kitabının müjdesini de vermişken, yazarın okuduğum ilk kitabını yazmanın vakti geldi demek ki. Öncelikle itiraf edeyim, çok sevdiğim bir yazarla ilgili yazmak beni çok heyecanlandırıyor. Umarım elim dilim sürçmeden bitirebilirim bu yazımı.
1971 İstanbul doğumlu Hükümenoğlu, çok yönlü ve aynı zamanda ödüllü bir yazar. Körburun 2017 yılında Atilla İlhan Roman Ödülü’nü, Harika Bir Hayat da 2023’te Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış. Yakın zamanda da Fora adlı oyunu sahnelenmeye başladı.
Hikmet Hükümenoğlu’nun ilk kitabı değil Aşka İnanamayanlar için Aşk Öyküleri. Benim yazara merhaba dediğim, aklımın, algımın ve kalbimin kapılarını açtığım ilk kitap ama. Bildiğim kadarıyla da yazarın ilk (ve şimdilik tek) öykü kitabı. Yazarın ilk kitabı ise bir roman: Kar Kuyusu. Benim yıllar sonra çok büyük bir heyecanla başlayıp aynı gün içinde bitirdiğim şahane bir ilk roman hem de. Yakında Kar Kuyusu da burada yerini alacak detaylıca.
Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri güzel kurgulanmış bir öykü kitabı. Fakat, kitap isminin altında öyküler biraz ezilmiş olabilir. “Aşk öyküleri” diyince insanın aklına pembe dizi tadında hikayeler gelebiliyor. Özellikle de kapağında pasta resmi olan baskısı beklentiyi iyice düşürüyor. Kitaba adını veren öyküye güçlü bir referans var tabi ki görselde ama yine de ben diğer kapağı tercih ederim. Görseldeki baskısı (2024) öykülerin minimal havasıyla çok daha uyumluydu bence. Tabi yazarı tanıyanlar için kapağında pasta olması geçerli bir önyargı değil. Yazarın okurları kapağı olmasa bile gidip kitabı alır, buna şüphe yok.
Kitapta toplam 13 öykü bulunuyor. Bunların altı tanesi iki sayfalık kısacık aşk öyküleri ve hepsi “Aşk Öyküleri-No.1” şeklinde No.6’ya kadar sıralanmış. Bu kısa öyküler diğer yedi öykünün arasına eklenmiş. Her uzun, kısa birer roman tadı taşıyan kurgudan sonra küçürek aşk öyküleri yer alıyor. Ben öykü okumayı çok seviyorum. Küçürek öyküler ayrıca hoşuma gidiyor. Az kelimeyle çok şey anlatan öyküler hayal gücümü daha çok kullanmama ve boşlukları kendimce doldurmama izin veriyor çünkü. O zaman da yazarla beraber yazmış gibi oluyoruz öyküyü. İşte bu birbirinden bağımsız kısacık aşk öykülerinin her biri aşktan çok mutlu olanları değil de aşk yüzünden ya da aşksızlıktan türlü türlü durumlara düşenleri anlatıyor.
“Aşk Öyküleri-No.1”de şöyle yazıyor mesela:
Evlenmiş olmamış. Bir defa daha denemiş, yine olmamış. Erkekler çok hızlı yaşlanıyor, dedi. Ben daha gencim, dedim. Zehir içirmişti sanki, başka açıklaması yok. Onu gördüğümde deli oluyordum, görmediğimde başka türlü deli oluyordum.
Mutlu biteyemen bir aşktı bu. Fakir ama gururlu bir gençti ama adam:
Sırf parası için onu sevdiğimi düşünmesini dayanamam çünkü öyle birisi değilim. Bir fırsat daha ver, dedim. Konuşmadı benimle, yüzümü görmek istemiyormuş. Zehir içirmişti sanki, başka açıklaması yok.
“Aşk öyküleri No-2”de gelinliğine vişne suyu dökülen, ama bunun uğursuzluk getirdiğine zamanında inanmamış gelinin, hala geceleri uyumayıp sabaha kadar düşündüğü, toplumda çok da yadırgayamayacağımız, sizin ailede değilse bile üst katınızda, mahallenizde, iş yerinizde illa ki birilerinin yaşadığı türde “sıradan” bir evlilik yaşıyor olduğunu görüyoruz. Bu kısa öykülerin ironik dili, aniden absürt bir şekilde bitişini çok seviyorum.
No.3’te anokreksik sevgilisinden sonunda vazgeçen, vazgeçikten sonra iyileştiğini öğrenen zavallı bir adam; No.4’te ilişkileri tam başlayacakken, iş yeri hiyerarşisine yenilen aşık başka bir adamı okuyoruz. No.5’te kendisini çok da iyi tanımayan bir adamla evlendiğine pişman bir kadını okuyoruz.
No.6’da ise aşkından neredeyse delirmiş 39 yıllık evli bir kadın var, kocasını aşkla anlatıyor:
İnsan dostunu özler ama ben onsuz tek bir saniye bile geçirmeye dayananamam. Benden önce ölür gider diye çekmeceye bir kutu uyku ilacı sakladım. Bir ihtimal kutuyu bulup alırlarsa banyoda kocamın usturası var...Onu da alırlarsa mutfakta meyve bıçakları var, jilet kadar keskin.
Bu altı küçürek öyküde tek mutlu karakter bu yaşlı kadın gibi, ama o da aşkından delirmiş gibi görünüyor. “Bunadığımı düşündüler, çatlak dediler herhalde.”
Öyküleri bu şekilde sıralayarak hem uzun soluklu öykülerden sonra bir nefes alımı zaman sağlanmış kitapta, hem de diğer kısa öykünün beklentisine sokarak okuyucunun merakı canlı tutulmuş.
Kitaptaki diğer öyküler roman yazılabilecek kadar detaylı kurgulanmış. En çok hangisini sevdim diye düşündüm bir, sanırım karar veremiyorum. Arıların Yön Duygusu da olabilir, Siyah Atlarla Geldiler de. Emin olduğum notka şu ki, hepsini okurken oldukça keyif aldım. Hem öykülerin konusuyla, hem de yazarın usta kalemiyle, iyi ki edebiyatımıza kazandırılmış bir kitap diye düşünüyorum.
Kitabıma sarılıp birkaç öyküyü kafamda tekrar yazarken, kitaba adını da veren öykünün nasıl başladığını hatırlayalım:
Onun gibisi yüz yılda bir gelir derlerdi. Şüphesiz, kentin görüp görebileceği en iyi pasta ustasıydı Faik Bey. Ancak sadece eşsiz güzellikteki pastaları değil, acayip huyları da kulaktan kulağa yayılmıştı.
Neymiş bu Faik Bey’in akıbeti diyorsanız eğer, en kısa sürede kitabı okumanızı tavsiye ederim. Hem yenisi çıkana kadar okuyup bitirmeniz gereken bir sürü Hikmet Hükümenoğlu kitabı var. En kısa sürede başlamak lazım, değil mi?
Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri, inançsız halinize merhem olur sanıyorsanız çok yanılırsınız. Gerçekten de inanmayanlara özel kaleme alınmış. Karamsarlık fıtratımda yoktur ama buna rağmen çok beğendim.
Bitince hep yarım kalmışlık hissi yarattı bende bu kitaptaki öyküler. Sadece iki öykünün içine girebildim: İlki kitaba ismini veren öykü, diğeri de Sumru, Cemre ve Ben oldu. Bu kitabı bitirdikten sonra belki de öykü okumak bana göre değildir diye aklımdan geçirdim.
Klişeleri sevenler için öyküler. Kolay okunuyor ama okuduğunuzun edebi pek bir değeri yok maalesef. Kapak eleştirilmiş. Bence aksine çok başarılı ve modern bir kapak, bana kitabı aldırdı.
Yazarla tanışmak için ilk tercihim oldu bu kitap ve iyi bir karar aldığımı düşünüyorum. Dili çok akıcı, sade ama aynı zamanda derin, insanı hızlıca içine çekiyor. Bazı öyküler özellikle öne çıkmış, tek başına roman olacak kadar güçlü ve katmanlı.
Kitabın formatı da zekice kurgulanmış. Uzun öykülerin arasına serpiştirilmiş mini öyküler hem nefes aldırmış hem de bütünlüğe tatlı bir tempo katmış. Bana çok yaratıcı ve başarılı geldi.
Kapak tasarımı ve isim konusunda ise konuşmak bile istemiyorum. Basit, ucuz bir aşk kitabı izleniminden başka bir şey vermiyor. Sırf yazarın adını görünce durup içini karıştırdım ve aldım. Böyle bir kitabın bu kadar kötü bir kapakla çıkmış olmasına inanamıyorum. Bir sonraki baskıda kapak değişirse satışların artacağina eminim, o derece.
Şimdi romanlarına geçmeyi planlıyorum, umarım daha da keyif verirler.
Hudut öyküsüne bayıldım, kitaba adını veren öykü de güzel, kalanlar ortalama. Yazarla bu kitapla tanıştım ama 2 sayfalık öyküleri biraz yarım, havada sanırım varsa ikinci bir şansı öyküden ziyade romana vermek gerek.
Uzun öykülerin arasında bulunan kısa öyküleri daha çok sevdim.Oykulerden biri gerçekten toksik bir ilişkiydi. Bazıları anlatım olarak biraz kopuk geldi bana..Onun dışında genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim.Yazardan okuduğum ilk kitapti.Romanlarina da mutlaka göz atacağım.
Hikmet Hükümenoğlu, gerçek bir karakter yaratıcısı olduğunu kısa öyküleriyle ispatlıyor. Gerçekçi, sarsıcı ve düşündürücü hikâyeler; kitap sonlandığında bile aklınıza mıh gibi çakılı kalıyor.