Ah Süreyya, canım Süreyya... Bu kitabı ilk Ebru Aykaç'ın elinde görmüştüm, "ilk cümlesinden itibaren sizi sarsan bir kitap" gibi bir şey demişti, hakikaten öyle oldu. Minik bir alıntı bırakayım o ilk sayfadan: "Bir varoluşun kaydını tutuyorum. Hepsi bu. Kendi varoluşumun kaydını. Ne söyleyebilirim? Hazırlıksız yakalandığım çaresiz bir hastalığı üstümden atmaya çalışır gibi bir hayat sürdüm."
İçinde kendimizi bulduğumuz çok kitap okuyoruz ama ben böylesini görmedim. Okurken bana o kadar çok anımı hatırlattı, beni geçmişe o kadar çabuk ve akışkan bi şekilde sürükledi ki... Hatırlamak normalde de bu kadar kolay olsaydı böyle şaşırmazdım. Ben yaşadığımı unuttuğum yaşanmışlıklarımı bu kitap sayesinde tekrar hatırladım. Başlarda kendi kaderimi (olaylar değil; hisler, düşünceler, dünyayı algılayış şekli bakımından) paylaşan bir kadının iç döküşlerini okuduğumu düşünürken, sayfalar ilerledikçe aslında tüm kadınların ortak yazgısına şahit olduğumu anladım. Okuyan herkes bu kitabın feminist yönünü görür ve anlatır zaten. Süreyya inatla "ruhun cinsiyeti var mıdır?" diye soruyor, tekrar tekrar soruyor. Yargılıyor, kınıyor, aşağılıyor, inat ediyor, lanet ediyor, bazen seviyor, bazen nefret ediyor, anlıyor, anlamıyor, değer veriyor, görmezden geliyor, uyum sağlayamıyor, rol yapıyor. Kısacası kendi üslubuyla ve trick'leriyle biz tüm kadınlar gibi yaşamaya, varolmaya çalışıyor. Bu kitap bir novella ve ben tek cümleyle özetleyecek olsam "Kadının yazgısına bir ağıt" derdim sanırım. Çok ama çok sevdim.