Onur Atalay, okuru 1930’lar boyunca genç cumhuriyetin üzerinde yükseleceği “manevi” temelleri yeniden değerlendirmeye çağırıyor. Yazar, etrafında milletin inşa edileceği bir ortak anlatının oluşum sürecinde söylemlerin, kavramların ve simgelerin sahip olduğu özgül ağırlığı ve bunların o zamanın totaliter rejimleriyle nasıl bir etkileşim içerisinde şekillendiğini tartışıyor.
Medeniyet, eskiden Tanrı’nın zihinlerde kapladığı yeri ele geçirmiş olabilir miydi? Bilim, kurucu kadro tarafından ülkeyi cennete çevirecek bir sihirli değnek olarak mı görülmekteydi? Bilimin, medeniyetin veya Türklüğün mabetleri, mücahitleri, şehitleri hatta peygamberleri var mıydı? Seküler kavramların adım adım tekrar büyülenmesi sonucu ortaya nasıl bir ülke panoraması çıkacaktı?
Türk’e Tapmak, geleneksel dinin evreninden Kemalist kavramlara doğru yaşanan “kutsiyet nakli”nin ve nihayetinde Kemalizmin bir sivil din, hatta yarım kalmış bir siyasal din olarak ayakları üzerinde yükselişinin anlatısı… Medeniyet, bilim, millet ve sonunda şef kavramlarının kutsallık halesiyle nasıl çevrildiğini, Cumhuriyet’in “yeni insan”ının onlar vasıtasıyla nasıl mayalandığını, Osmanlı’dan ve geleneksel inanç sisteminden kopuşun yarattığı manevi boşluk duygusunun farklı bir tarzda nasıl ikame edildiğini anlatan Atalay, dinsiyaset ilişkisine dair zengin kaynak kullanımı ve titiz araştırmacılığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece ilk yıllarını değil bugününü de anlamaya yönelik yeni bir çerçeve öneriyor.
Bu tür kitapların bugu Fransız İhtilali'dir, haliyle bu da bu cereyandan başladı. Durkheim, Rousseau, toplum sözleşmesi, dinin siyasallaşması, aklın sekülerleşmesi diye diye Stalin, Hitler ve Mustafa Kemal Atatürk arasında kıyasa oturdu. Elbette aleni bir kıyas olmasa da "Kemalizm bir dindir." savını kuvvetlendirmek için buna başvurduğunu düşünüyorum. Altını çizdiğim çok yer oldu. Bakış açısı için teşekkür ederim fakat tezini doğrulamak için tek açıdan bakıp diğerlerini ihmal ettiğini düşünüyorum. Henüz dahi insanı kutsal merkeze koyamamışken, kuruluşunun kronolojik çizgisinde pozitivizmin etkisiyle beşeri merkeze koyabilme çabasını görmek bu kadar zor olmamalı ya. Tanrının gücünün yerini doldurmak gerekiyordu elbette. Milleti devletle özdeşleştirme isteği herhangi bir dinden bağımsız olarak gücün kontrolü ile ilgili olsa gerek. Birinci ve ikinci dünya savaşları arasında tarihimizi ve sosyolojik yapımızı gözümüzün önüne getirelim, bu insanlardan kendilerini gerçekleştirip bir aidiyet oluşturmalarını bekleyebilir misiniz? Her açıdan halkın yararına olduğu aşikar rejimin bile eleştiriye maruz kalıp rejim karşıtı eylemlerle karşılaşıyorken tutup Türk vatandaşına kendi medeniyetine kendin ulaş diyebilir misiniz? Sanmıyorum. Bugün bile bunları söyleyemezsiniz. Şehitler kültü seküler dinin önemli bir bileşeniymiş. Üstat şeyden olabilir mi aidiyet duygusunun en yüksek emsali olmasından? Kaldı ki bu seküler dine özgü değil tüm semitik dinlere özgü bir durum. Faşist İtalya, Komünist Rusya ve Kemalist Türkiye etkileşimi dizgisi. E bir zahmet etkileşim olsun değil mi? 19. yüzyıl gibi çağımızı belirleyen bir yüzyılda oluşan tüm fikirler birbirinden elbette etkilenecektir. Sek faşist, sek komünist ya da bilmem nenin makyevelistini göremiyorum. Lider ve devlet oluşumunda mayanın bir harmandan oluştuğunu hepimiz biliyoruz. Neyse kitap için teşekkürler ederim yine de. Doktora teziymiş, keşke dediğim doğru çıksın diye argüman aramaktansa tamamen tartışmaya dayalı soru sorduran bir tutum sergileseydi. Dipnotlardan pek çok kaynak adı edindim. Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Dağyolu adlı eserine sıkça başvurulduğunu söylemeliyim. Kitabı bilmiyorum, ilk fırsatta bakacağım. İslamcılık bile İslam karşısında siyasal bir dinken, Tanrı gücüne yaslanmayıp medeniyeti, kültürü ve bilimi temeline alan Kemalizm, bu ülkenin başına gelmiş en güzel şeydir. Diyelim ki Kemalizm bir dindir, tapacağım tabii.
Yazarın fikrini bilmiyorum ama ben bu eseri, Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi’yle birlikte, türklük çalışmaları adını verebileceğimiz bir kategoride değerlendirdim ve en az ismi geçen kadar aydınlatıcı buldum. Konuyla ya da dönemle ilgilenen herkesin okumasında fayda var. Müslümanların kuran okumadığı gibi kemalistlerin de bu tip metinleri okumadıklarını sanıyorum. Yine de bir-ikisi okusa ülke muhakkak biraz daha güzelleşirdi. Kitaptan, ve içerdiği capcanlı-sayısız örnekten de görüldüğü üzere Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde kemalizm hiç de cehapelilerin sandığı gibi bir şey değilmiş; hatta -onları kızdırmak pahasına- bugünkü rejimin sanıldığı gibi bir sapma falan değil devamlılık kaydeden bir sistem olduğu iddia edilebilir. Özellikle Mevlid şiirini kopyalayıp, bir Mustafa’nın yerine bir başka Mustafa’yı peygamber olarak koyan şair Behçet Kemal Çağlar’ın yalakalığı beni benden aldı. Kimse Rasim Ozan’a falan kızmasın, bu bir devlet geleneği.
1930 yılların Türkiye’de kişisel kutsallaştırma, ve yeni bir din inşası ile geçtiğini güzel anlatmış. O dönem yazar ve şairler, bu konuda mutlaka bir şeyler yazmış. Yazmayan çok az istisna ise hapis ve sürgünlerle karşılaşmış. Bu yıllar, faşist İtalya ve Sovyet Rusya’sından çok örnek almakla birlikte, onları da aşan uygulamalara da sahne olmuş. Bu rüzgara kapılmayan çok az sayıdaki yazar ve şairi saygıyla anmak lazım.
Erken Cumhuriyet devrinde Kemalizmin nasıl bir ideolojiden öte dine tevil edilmeye çalışıldığına ışık tutan çok kavi bir metin. Tam bir dalkavuklar, soytarılar geçidi... “Elhamdülillah Laikiz”le beraber Türkiye’de meskûn belli bir çevrenin kafa yapısını çok özetler. Hiciv versiyonunu arayanlar içinse Dalkavuklar Gecesi vardır.
Neden İslam ve Kemalizm’in aynı yerde olamayacağını, birini tercih etmenin diğerini terk etmek manasına geldiğini örnekleriyle, kanıtlarıyla anlatmış, çok güzel olmuş.
Bu ikisinin aynı anda aynı insanda olacağını düşünen herkesin şiddetle okumasını istiyorum.