Nermin Yıldırım okura bu kez garip bir Ev’in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat’ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikâyesini anlatıyor.
Yıldırım, Misafir’de yetkin ve zengin diliyle, yakın geleceğe dair ürkütücü, tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir dünya yaratıyor. Baskıcı bir düzende, bir akıl hastanesinde kurduğu bu dünya, dış dünyanın hem bir parçası hem de ta kendisi gibi görünüyor.
Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların romanı. Yıldırım, sızının ve şifanın hikâyesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor.
Nermin Yıldırım, Türk edebiyatçı, yazar. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Üniversite yıllarında Alem-i Nisvan adlı feminist bir fanzin çıkardı. Mezun olduktan sonra çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı.
Manchester Letters, Tramline Project gibi uluslararası edebiyat projelerine katılarak, çeşitli ülkelerin yazarlarıyla ortak çalışmalar yaptı. Köln Kültür Dairesi’nin davet ettiği ilk Türk yazar olarak, 2013 kışını dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıların ağırlandığı program kapsamında Köln'de geçirdi. Romanları yabancı dillere çevrilen ve pek çok uluslararası edebiyat festivaline konuk olan Yıldırım, Barselona ve İstanbul’da yaşıyor. Aralık 2013’ten bu yana Ot Dergi’de Dış Hatlar adlı köşesinde öyküler yazıyor. Nermin Yıldırım, Türkiye PEN üyesidir.
simdi nermin yildirim okumak hem ruha hem bedene sifa niyetine bunda bi anlasalim. dolayisiyla objektif degilim tabii amma su da bi gercek ki objektif de olsam subjektif de olsam iyi edebiyat, iyi edebiyattir! bu kadin daha cok cok cok konusulacak, net!
incelikli, siir gibi, gulmek gibi, aglamak gibi, kizip ofkelenmek, sakinleyip affetmek gibi. insanlara ve dunyaya sarilmak, herseyi kucaklamak, sonra yine yeniden en cok kendi icine donmek gibi. velhasil nermin yildirim okuyun okutun sevin sevdirin...
gelelim “misafir”e. surprizli bir kurgu, yarali karakterler, yine altini bolca cizdigim- donup donup okumak isteyecegim satirlar ve bitmesini istemeyerek okudugum harika bir nermin yildirim kitabi. yalniz uzulerek hikayenin sonunu kafamda evirdiysem de cevirdiysem de bir turlu olduramadigimi soylemek istiyorum nacizane. zira nermin yildirim ne kurgulasa kaide odur benim icin. ama daha once mutsuz sonla biten kitabinda dahi -spoiler olmamasi adina isim belirtmedim, okuru anlayacaktir- beni oldukca tatmin etmis bir final oldugunu dusunduysem de bu sefer “misafir”de bir parca yarim kalmis hissettim sanki. yine de diyorum ki ben altini cizdigim yerleri donup donup tekrar okumaya ve kendi muhtemel sonlarima dair kafamda hayaller kurmaya bayildigim harika bir kitap okudum.
ilk kez tanisacaklar icin iyi bir baslangic kitabi olabilir bence. ama benim icin “dokunmadan” hala bana en cok dokunan, en ozel, en bendeki yeri ayri olan kitabi diyebilirim.
ama hepsi bir yana yine de diyorum ki bir sonraki kitabini yazilincaya kadar -ve hatta sonrasinda da- en iyi kitaplar, nermin yildirim kitaplari. (seviyorum!)
“mutluluk dedikleri kusun kanadi degil, bir anlik nefesidir, his bu histir, dem bu demdir.”
“belki deli olabilirim ama hakliligi mutluluga yegleyecek kadar aptal degilim.”
Nermin Yıldırım son zamanlarda kazandığımız en iyi yazarlardan bence. Gene nefis bir kurgu ve hikaye yerinde değinmeler ve şahane aforizmaları barındıran bir roman okudum. Ben asla Nermin Yıldırım konusunda objektif olamıyorum ama son dönemlerin en iyi yerli yazarlarından biri ile tanışmanız muhakkak ki önemlidir.
YouTube kitap kanalımda Nermin Yıldırım'ın Misafir kitabını önerdim: youtu.be/o73ZS-Wrw04
Bir okur : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?
Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?
(Gülüşmeler)
Bir okur : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?
Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.
Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?
Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.
Bir okur : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.
Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.
Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.
Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.
Bir okur : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.
Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.
Bir okur : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.
Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?
Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.
Bir okur : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?
Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.
(Gülüşmeler)
Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.
Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.
Bir okur : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?
Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.
Bir okur : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.
İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.
Bir okur : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.
Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.
Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.
Bir okur : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?
Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.
Bir okur : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...
Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?
Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)
(Gülüşmeler)
Bir okur : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.
Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.
Bir okur : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.
Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi : "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."
Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.
Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.
Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.
Bir okur : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?
Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.
Bir okur : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.
Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.
Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.
Nermin Yıldırım’ın kalemi tartışılmaz, kelimeleri kullanışı bana eski zamanları hatırlatıyor nedense. Yine hayran olduğum bir kurgu ile karşımıza çıktı ama keşke o son olmasaydı, farklı olsaydı daha tam olurdum sanki kitapla. Biraz sonu aceleye gelmiş gibi geldi bana.
Rikkat ve Esin’in akıl hastanesinde kesişen hikâyeleri. Nermin Yıldırım’dan okuduğum 3.kitap ve yine kadın karakterler başrolde:) Hatta travmatik, geçmişte yaşanmamışlıkları keşkeleri olan kadınlar ortak nokta. Ama farklı tatlar, farklı hikâyeler, Nermin Yıldırım’ın altı çizilesi cümleleriyle yepyeni anlam kazanıyor. Ortalarından sonra daha heyecanlı oldu benim için, gözlerimin dolduğu, hüzünlendiğim yerlerde daha da içine girebildim kurgunun. Yazarlar kendi hayatlarını, içindekileri de yansıtırlar ister istemez eserlerinde. Nermin Yıldırım kimdir, onun yaşanmamışlıkları, anne baba kardeş ilişkisi nasıldır yada bunlardan parçalar var mı acaba eserlerinde merak ediyorum. Şimdi biraz söyleşilerini dinleyip, röportajları okuyayım ben😊 “Koşalım, hadi koşalım” -alıntı- Kitap yorumlarıma youtube kanalımdan da ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/user/ayseum
Nermin Yıldırım edebiyatı ile tanışmış olmaktan çok mutluyum. Yazarın diğer eserlerini de merak ediyorum ve okumak isterim. Kurgusundan ziyade, anlatım diline ve üslubuna bayıldım. Yaptığı psikolojik tahliller de, çok başarılı. Eser bu kadar kederli ve melankolik olmasaydı, puanım 5 olabilirdi.
Dışarıdaki büyük evde misin, yoksa dışarı çıkamadığın küçük evde mi; yaşamak mı, ölmek mi; giden mi olmak, hep beklemek mi; korkmak mı, adım atmak mı; yandaşlık mı, muhalif olmak mı; kitabın bir yerinde seçiyorsunuz. Neredesiniz, hangisisiniz? Kitabın iki karakteri de bu ikilemler arasında, geçmişe dönüşlerle, seçimler yapıyor.
Rikkat, 60 yaşında, hayatı hep yarım ve hayal kırıklıkları ile yaşamış, yorgun bir kadın karakter. Esin ise genç, şaşkın ve gelecek ile ilgili gayet endişeli. Bu iki kadının yolları 'ev' dedikleri, akıl hastanesinde kesişiyor. Yorgunlukla şaşkınlığın, hayal kırıklığıyla endişenin de burada kesiştiği gibi...
Kurgusuyla kendisini ilk sayfadan sonuna kadar merakla okutan, siyasete ustaca ince dokundurmalar yapan, çevremizde olan bitenleri ve iç dünyamızda yaşadıklarımızı sorgulatan, altı çizilesi bir sürü kelime öbekleri içeren, okunası bir kitap!
Kitap bitiyor ve güneşe uzun uzun bakıyorsunuz; aydınlığın, uzun bakıldığında içindeki karanlığı saklayamadığının farkındasınız çünkü. Yağmur yağarken ise başınızı geriye atıyorsunuz, dünya artık gözlerinize yağıyor. Ve yağmurun altında, kahkahalar atarak deliler gibi koşmaya başlıyorsunuz! Koşuyorsunuz.
“Bir kırgınlığı açık etmek, her şeye rağmen barışma arzusundan başka nedir ki...” Çok güzel tespitleri ve çok vurucu cümleleri olan, zaman zaman insanın içini acıtan, yazarın tarzını çok iyi hissettirdiği bir roman.
Bitirmem tahmin ettiğimden daha uzun sürdü, yorum yazmam da muhtelemen daha uzun sürecek ama şu kadarını söyleyeyim, insana kendini ve hayatını sorgulatan yerleri çokça. Durup, dakikalarca düşündüğüm cümleleri vardı.
Hasta hasta,karamsar bir ruh haliyle okuduğumdan mı bilmiyorum ama hem çok keyif alamadım,hem de biraz zor bitirdim.Kurgu konusunda yine şahane bir iş çıkarmış.Bu anlamda asla haksızlık etmek istemem.Yazarı çok seven biri olarak,O’nu okumaya devam.
Yazarın kitaplarının hepsini okudum. Genelde romanlarının matematiği aynı. Aydınlığa kavuşması için romanın sonunu beklediğimiz gizemli bir ya da bir kaç olay, süslü cümleler, az kullanılan kelimeleri araya sıkıştırma çabası, bir ya da daha fazla ana kadın karakter, kadınların yaşadığı azaplar ve zorluklar. Tabi bu saydıklarımın hepsi birebir her romanında yok ama çoğunda var. Sanırım romanlarını son bir yıla sıkıştırdığım için bende hafif bir bıkkınlık yarattılar zira romanı çabuk bitsin diye hızlı hızlı okumaya çalıştım. Biraz uzun ara versem farklı olabilirdi belki bilemiyorum.
Okudugum bu dorduncu romaninin ardindan, galiba Nermin Yildirim kurgulari ve buldugu hikayelerin yaraticiligini kullandigi agdali kelimelerle bozuyor diye dusunuyorum. Bir de sonundan dolayi mi, nedendir bilmiyorum bir eksik kalmislik, hizla bitirilmislik, bir seyleri unutmusluk hissi var. Esin’in annesi nerede mesela? Neden hic gelmemis? Yazar onemli bir konuyu okuyucunun hayal gucune birakma secimiyle bir risk aliyor. Ya cok begenirsin ya da hic begenmezsin. Ben ortada kaldim.
Esin anlatırken Esin devam etsin, Rikkat anlatırken o anlatmayı sürdürsün istedim. 10 sayfada bir, birinin çok merak ettiğim iç dünyasına veda ediyor gibi hissettim. O yüzden bu kitabın içine dalmamak güç. Rikkat doğal, kendiliğinden, dolu dolu bir final yaptı. Kitabı sevmemi sağlayan o dürüst anlardı. Ama Esin’in hikayesi benim gözümde tam bitmedi. O kızın dışarıdaki birkaç paytak adımını okumak isterdim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Altını çize çize okuduğum nadir yazarlardan kendisi. Çünkü anlatırken kurduğu cümleler, tanımlamalar herkes için özlü söz niteliğinde olabilir. Hani duvar yazıları vardır, bir kaç kelime ile anlatır derdini. Bana Nermin Yıldırım okumakta öyle hissettiriyor:) Birden daha iyi anlatılamazdı diyorsun içinden. Misafir kitabı ise; hafif buruk bir tad bıraktı içimde. Anlatım yine super ama nedense konu geldi gitti. Bir eksiklik, azlık hissi bıraktı bende. Hani bir filmin sonunu dört gözle beklersiniz hatta sonda beklediğiniz gibi de çıkar, tüyoları da yakaladığınız ve siz de sonun öyle biteceğini önden bildiğiniz için mutlu olursunuz ama yine de bir şey eksiktir. Daha mı etkileyici bitseydi, daha mı iyi anlatsalardı sonunu, daha mı daha mı dersiniz ama tam da ne olduğunu söyleyemezsiniz... İşte Misafir kitabı bu hislerle bitti.
Romanı genel olarak sevdim; hem anlatımı hem olay örgüsü/kurgusu, hem de karakterleri beğendim. Aralara serpiştirdiği detayların anlamını, bir kac bolum sonrasında, anlamina anlam katarak aktarmasını okumak zevkliydi. Karakterlerin iç dünyasını, hayallerini, pişmanlıklarını, itiraflarını anlattığı kısımları severek okudum.
Sadece... bazı diyaloglar konuya katkısı olmadığı halde hikâyeye oylesine eklenmiş gibi geldi... gereksiz gördüğüm diyaloglari okurken dikkatim dağıldığı için, sonradan anlam kazandıysa bile farkedememis olabilirim.
Romanın sevdiğim yönü , kapalı toplumdaki bireylerin birbirine yaşattığı travmaları güzel aktarmış. Iyi niyetli gibi görünen ama aslında tamamen art niyetle "ben mutlu diilim, onlar da mutlu olmasın " motivasyonuyla yapılan müdahaleleri güzel aktarmış.
En başta söyleyebileceğim konuyu orjinal bulduğum. Tanıtım metni beni epey heyecanlandırdı. Yazarın anlatım tarzını da ilk kitabına göre epey başarılı buldum. Kendini bulmuş, tarzı iyice oturmuş. Ama ilk okuduğum romanı olan Unutma Beni Apartmanı'nda olduğu gibi uzun bir yol gidip de bir yere varamama duygumu bu romanda da yaşadım. Yolun kendisi mi önemli, vardığı yer mi diye düşününce benim için bir yere de varması gerektiği fikri ağır basıyor. Hikayenin havada kalması duygusu hoşuma gitmiyor. Romanda intihar eden bir kahraman var, neden yaptı nasıl bir süreç yaşadı bilmiyoruz ama başka bir kahramanın her zerresine de hakimiz okuyucu olarak. Özetle duygu aktarımını, kelimelerle ilişkisini başarılı bulsam da tarz,tavır olarak yazarla pek tutuşamadım.
Kitabın konusunu ve kurgusunu çok beğendim. Ruhuma şifa oldu; anında içine girdim, bir solukta okudum, diğer yandan çok defa durup düşündüm.
Akıl hastanesinin "Ev", çalışanların "Abi/Abla", hastaların ise "Misafir" olarak adlandırıldığı, psikiyatrik tedavilerin acımasızca kullanıldığı, kimin akıllı kimin deli olduğu sorusunu çok defa sormayı sağlayan şahane bir Nermin Yıldırım kitabı.
"Belki deli olabilirim ama haklılığı mutluluğa yeğleyecek kadar aptal değilim."
"Hiçbir şey sevdiği biri tarafından umursanmamak kadar yakmıyor insanın canını."
"Birilerinin beni sevmekten vazgeçmesinden ödüm kopuyor. Yani bazen acaba ben kendimi başkalarının sevgisine layık görmüyorum da, bu yüzden sevgilerini çabucak kaybedeceğimden mi korkuyorum diyorum."
"Kendini konuşarak değil, susarak anlatmayı öğrenmiş çocuklardık. Cüsseli laflardan ürker, kırılgan sessizliklere sığınırdık. Nihayet hem parçalandık hem de anlaşılmadık."
"Yolların kötü yerlere çıkacağını sezsem de, yolun kendisine inanıyordum."
Düzeni değiştiriyoruz. Akıl hastanesine ‘ev’, hemşirelere ‘abla, abi’, başhekime ‘baba’ diyoruz. Çünkü hastalar ‘misafirler’ kendilerini daha iyi (!) hissetsinler. Ancak dış dünyayla evi ayıran o duvar sadece betondan bir yapı mı yoksa üzerine baya baya düşünmemiz gereken bir metafor mu?
Nermin Yıldırım okumaya ilk kitabıyla başladım ve sırası ile devam ediyorum. Altıncı kitabımız olan Misafir, Yıldırım kaleminin aşina olduğum örneklerinden gibi geliyor artık. Belki benim üst üste okumamdan kaynaklıdır ama ben artık yazarın kalemini tanıdığımı düşünüyorum. Güzel bir dünya kurgusu, sistem eleştirisi, okuyucuyu sürprizlere açık kapılar bırakma ve şaşırtıcı sonlar. Elbette Nermin Yıldırıl sadece bu kadarla özetlenebilecek bir yazar değil ancak sınırlayacak olursak böyle bir şeyler denebilir.
Misafir, içimde özgürlük isteği uyandırdı bende. Ağzından kitabı okuduğumuz henüz 19 yaşındaki Esin’in duvarlar arkasındaki sınırlı hayatı ile yapmak istedikleri, meşhur ablalarımızdan 60 yaşındaki duvarın arkasında gibi görünen ama kendi duvarlarının dışına hiçbir zaman çıkamamış Rikkat ablamız, aslında hep duvar dışındayken belki de zaman zaman duvarın öte tarafına gidip gelen ama duvarı yıkmak isteyen bir Adalı Yakup’umuz… Hepsi hakkında sayfalarca konuşulmak lazım diye düşünüyorum. Sadece bu kitap için en mutlu olduğum şey bazıları için mutlu son olması. Evet bazı geç kalınmışlıklar maalesef telafi edilemedi ama o da bizlere bu hayatı yaşamamız gerektiğini anlatmak için olmuştur belki, kim bilir. Ne demiş Süreya, “Umut belki de gelecek sayfadadır. Kapatma kitabı.”
Elimdeki 6 Nermin Yıldırım kitabını da bitirmiş oldum. Artık formülünü biliyor olsam da son sayfaya kadar nefesimi tuttum. Özellikle Rikkat'in hikayesi o kadar dokundu ki bana. Tek pişmanlığım çıkış sırası ile okumamak. Unutma Beni Apartmanı sonrası Süreyya'nın izlerini aradım sonrasında okuduğum kitaplarda. Öncesinde neler kaçırdım kim bilir, ancak en azından misafir ile biraz fazla olsa ondan haberdar olmuş olduk.
Okumakta en zorlandığım Nermin Yıldırım kitabı oldu, tasvirler detaylar beni bu sefer yordu galiba ama okumaya devam. 3 biraz az ama 4 de fazla, 3.5 :)
Bu, Nermin Yildirim'in okudugum 5. kitabi. Sonuna yaklastigimiz bu yilin en cok okudugum yazarlarindan biri oldu Nermin Yildirim. Uslubunu, uslupsuzlugunu pek sevdim. Simdi, yazara daha buyuk bir resimde bakabiliyorum bu kitabi da okuduktan sonra. Aslinda, kitaplarinda genelde belli temeller ayni. Bir ya da iki kadin karakter var. Bu kitapta 2. Ustelik bu kitapta, karakterler arasinda yas farki da var ve Rikkat ile Esin'in agzindan olaylari okurken, yazarin, hem yasli bir kadinin hem de gencecik bir kizin dilini cok guzel sekillendirdigini gordum. Bir de, karakterlerin hep anneleriyle sorunlari var. Bu kitapta da durum degismiyor. Misafir, Nermin Yildirim'in ustalik eseri bana gore. Bahsettigim gibi, dili ustaca kullanmis. Ama onun disinda, olay orgusu, kitabi okurken uyandirdigi merak, betimlemeleri, aradaki esprileri, inceden yaptigi sistem elestirisi de cok guzel ve ayarli. Kitaba 5 degil, 4 yildiz verdim. Cunku Nermin Yildirim'in karanlik havasinin biraz kendini tekrar ettigini hissettim. Biraz da Esin'in hikayesini daha detayli dinlemek istedim. Ustun koru geldi bana. Onun disinda, kitap disinda pek cok seyi sorguladim. Akil sagligimi, cevremdeki insanlarin akil sagligini. Hayati. Hayati kacirma korkusunu. Bir de, Nermin Yildirim, daha uzun yillar boyle yazsin, uretsin istedim. Biraz daha okuyalim onu, kararsa da icimiz.