Serdar Soydan'ın titizlikle hazırladığı kronolojik biyografisiyle
İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ'nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi?
Suat Derviş'in Gece Postası gazetesinde 1947 yılında tefrika ettirdiği ve büyük ilgi gören Kendine Tapan Kadın ilk kez kitap olarak okurla buluşuyor. Fosforlu Cevriye'den hemen önce kaleme alınan Kendine Tapan Kadın, sınıf çatışmasını, insani hırsların ve çıkarların toplumda açtığı büyük yaraları bütün çarpıcılığı ve cesaretiyle ortaya koyuyor. Genç bir kadının çocukluğunda açılan derin bir yara onu nasıl bir zalime dönüştürür ve en büyük zararı yine nasıl kendisine verir adım adım gösteriyor Derviş.
Titiz ve yoğun arşiv çalışmalarıyla ortaya çıkarılan Suat Derviş külliyatının mihenk taşlarından biri olan Kendine Tapan Kadın yetmiş bir sene sonra okurla buluşuyor.
“Kendine Tapan Kadın'ı -gerçekten soluk soluğa- okuyup bitirdiğimde, bu yaz, Ağustosta, kendi kendime “Unutulmayacak bir roman!” dedim. Anlatışıyla, ele aldığı sorunla, bazı benzersiz sahneleriyle, kurgusuyla, Hele Etmeyezli Sârâ'sıyla.”
Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
üç buçuk yıldız diyebilirim aslında :) suat derviş iki çift üzerine odaklanıyor. birinde kadın "kendine tapıyor", diğerinde erkek... ve mağdurlar, yani sevgilileri onları sevip bir türlü karşılık bulamazken sürekli kendilerini suçluyor. çok iyi gözlemlenmiş bir psikolojik durum var aslında ortada. bir yandan da sınıf atlama çabası, fakirlik, sonradan görmelik kol geziyor romanda. ama suat derviş'in sârâ'nın celep kocasından bir nefreti, bir betimlemeleri var ki -öküz, deniz ayısı- vallahi bana ahmet mithat'ın felatun bey nefretini andırdı yer yer... derviş tüm ustalığına rağmen o kadar tutamamış kendini :) kitap hakkında notos'a yazdığım yazı: http://tembelveyazar.blogspot.com/201...
Suat Derviş’in romanlarına dair en büyük talihsizliğimize tefrika edilmiş olması bence. Kitapta bu durumun yarattığı kırılmayı çok sık yaşıyorsunuz. Ancak Defviş’in genel olarak yarattığı kadın karakterleri ve bu karakterlerin oluşturduğu dönem göz önüne alındığında hayran olmamanız mümkün değil.
önce neyi öveceğime karar veremedim öyle bir kitap. sanırım Sara gibi bir kadını çizebilmiş olması kitabın en övülecek tarafı. ne söylersem söyleyeyim her şey retrospektif kalacak fakat 100 yıl önce kendine tapabilen bir kadını hayal edebilmek tek başına bu kitabı sevmek için yeterli. Suat Derviş'te beni kendine hayran bırakan en önemli özelliği karakterlerinin çerçevesini çok iyi çizip, çok iyi tarif edebilmesi ve bütün karakterlerini birbirinden keskin bir çizgiyle ayırabilmesi. hikayeye ikna edebilmesi ve karakter inşası o kadar güçlü ki bu becerisi kitaplarındaki tüm eksiklikleri kapatıyor. bu kadar övüp 4 yıldız verme sebebim de aslında bu eksiklikler. bu kitabın problemi zamanında tefrika edilmiş olması. tefrika edildiği için biraz timeline'nında sorun olmuş, biraz da dolgu yapılmış. kitaplaştırırken bu zaman problemi çözülebilirdi. yazar yaşıyor olsaydı tefrikadan kitaba dönerken biraz da traşlanırdı, işte o zaman daha harika bir roman okuyabilirdik.
son olarak bir de yayınevine laflarımı söyleyip konuyu kapatayım. bu ithaki'den okuduğum 4. Suat Derviş kitabı, bütün kitaplarda benzer yazım hatalar vardı. baştan savma, çok da umursamadan basıp geçilmiş gibi görünüyor(kapak uyumsuzluğu, kitaplar arasındaki şekil farklılıkları vb.) Suat Derviş gibi bir yazarı anlayabildiğimiz dilde okuyabilmek büyük şans ama keşke biraz daha özenli bir yayınevinden çıksaydı.
Tefrika bir roman olması sebebiyle bazı aksamalar olsa da olay akışı, karakterlerin canlılığı ve psikolojik detaylardaki zenginlik açısından keyif verici bir okuma oldu.
Bu kitap vasitasi ile ilk defa bir Suat Dervis kitabi okudum. Kitap ilk defa tefrika olarak yayinlanmis, sanirim o yuzden yer yer kopukluklar ve kendini tekrar vardi. Buna ragmen kitap oldukca akici idi ve severek okudum. Suat Dervis’in uluslarasi muadili kim olurdu diye, yazar beni biraz dusunmelere sevketti. Kisisel gorusum Virgina Wolf olurdu. Kendisi goruslerinden, dusuncelerinden dolayi ulkemizde hasiralti edilmis bir yazar olmus. Cogu kisi (utanarak soyluyorum ben de dahil olmak uzere) Fosforlu Cevriye’nin bir Suat Dervis kitabindan uyarlandigini bilmiyor. Oysa Ingiltere’de ve uluslarasi edebiyatta Virgina Wolf’un ismi, eserleri suphe goturmez derecede bilinip, hakettigi degeri gorurken biz uluslarasi platformdan gectim, ulkemizde bir Suat Dervis’ten yillar boyu mahrum edilmisiz. Kitaba gelince; kitabi okuyanlarin yorumlarindan anladigim kimi kisi biraz Yesilcam romantik film, beyaz dizi tadi almis olabilir. Bana ise okurken uc kitabi cagristirdi: 📚Birincisi Demir ve Nazan karakterlerinden Orhan Pamuk’un Masumiyet Muzesi. Iki kitapta da benzer nahif, eski zaman romantizmi, nostaljisi tadini aldim. 📚📚Ikinci kitap ise Oscar Wilde’in Dorian Gray’in Portresi adli kitabi oldu. Vahdet karakterinde biraz Doran Gray gormus olsam da ozellikle Etyemez’li Sârâ Dorian Gray’in muadili olurdu diye dusundum. Her ne kadar Dorian Gray’i bir asir once okumus oldugumdan detaylarini hatirlamasam da aklimda kalan kisimlari ile hem Dorian hem Sara’yi dusundugumde ikisi icin de zekanin, bilginin guzellikten daha kalici oldugu geldi. Kendi zevklerinin, bencilliklerinin sonucu biraz da “kazin ayaginin hic de gorundugu gibi olmadigi” geldi. 📚📚📚Son olarak Scott Fitzgerald’in Muhtesem Gatsby’si. Ici bos sasaa, beli bir zumreye ait olma cabasi, ne yapilirsa yapilsin o zumre tarafindan kucumsenme, kabul edilmeme. Ve arka planda Et Tuccari Nurullah Yurdakul ile ulkenin ekonomik, politik degisiminin emarelerini gorebiliyoruz. Misal saibeli zengin olusu, politikanin, ulke yonetiminin hangi tarafa dogru kaydigini gormek gibi. Tipki Gatsby’nin zengin olusu gibi. Bir de yine Sara karakterini Great Gatsby’de ki Daisy karakterine cok benzettim. Ikisinin paraya, statuye tapmasi ve bu hirslari ugruna ezip gecerek hice saydiklari.. Vesselam kitabi iyi ki okumusum diyorum..
Çok iyi bir aşk ve entrika romanı değil, iyi bir aşk ve entrika romanı. Bu romanın güzelliği yazıldığı ve yayınlandığı dönemde böylesine kendine tapan, davranışları ve düşünceleriyle sınıf farkını ortaya koyan, kimi zaman derin kimi zaman sığ karakterlerin yaratılabilmiş olması. Suat Derviş'e bu açıdan hayran olmamak elde değil.
Benim okuduğum ilk tefrika romandı ama basit ve akıcı bir dille yazılmış olduğu için sıkmadan aktı gitti. Suat Derviş'in diğer romanlarını okumak için bir motivasyon olmuş oldu.
Son olarak Vahdet, umarım beter olursun. Sen Sara'dan da fena bir insansın.
Kitap konu olarak bakıldığında sıradan sürprizsiz rahatlıkla tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor ve bitiyor, lakin o kadar güzel bir Türkçe barındırıyor ki Suat Derviş in başka kitaplarını da okuma isteği uyandırdı bende.
Ne denilebilir ki... Müthiş bir hikaye, müthiş karakterler ve psikolojik tahliller. Hele Sârâ... Kitabın kapağını kapatırken 'harika bir kitap okudum' dedim kendi kendime.
Etyemezli- Kendine Tapan kadın Sârâ ve kendine tapan Vahdet'in hikayesi Kendine Tapan Kadın. Bugüne kadar okuduğum Suat Derviş kitaplarından aldığım hazdan bi tık fazla bir yapıya sahip. Suat Derviş'in belki de en acımasız,en dişi, en kalıplara sığmayan romanı olmasının yanında bir erkeğin ve kadının yalnızlıklarının içinde kayboluşlarını gitgide içinden çıkamayacakları o döngüyü anlatırken kendine has o anlatımıyla zenginleştiriyor Suat Derviş. Fevkalade!
Suat Derviş külliyatındaki önemli bir kitabı daha okumuş olmanın hazzı içindeyim.
Derviş'in kitaplarında Türkiye tarihinin katmanlarını ve sınıfları izleyebilmek büyük şans- ama kitapların İthaki'den çıkması büyük şanssızlık. Neyse.
Kendine Tapan Kadın'da Derviş her zamanki ustalığını gösteriyor. Şahane gözlemler ve akıp giden bir üslup. Etyemezli Sara'nın sınıf atlamak için başvurduğu yollar ve nihayetinde savaş vurgunu taşralı celep Nurullah Yurdakul'la evlenmesi ama sınıfının hallerini asla üzerinden atamamış olması, bunun her satırda gösterilmesi muhteşem. Derviş, Sara karakterini o kadar güçlü çiziyor, anne ve babası öyle iyi anlatıyor ki onun neden "kendine tapan kadın" olduğu anlaşılabiliyor. Bununla birlikte Sara dışındaki ikinci ana karaketerin, "kendine tapan erkek" Vahdet'in neden "narsist" kişilik özellikleri gösterdiğini çok hızlı ve kısa anlatıyor Derviş. Oysa Sara'yı ve onun neden "kendine tapan kadın" olduğunu hemen her sayfada okuyoruz. Keşke Vahdet de Sara kadar detaylı anlatılsaydı.
sevmenin her insana layık olmadığını, bazen doğuştan bazen bir kabiliyet olarak insanlara hediye edildiğini düşünürüm. suat derviş, bu kitabında sevme kabiliyetine sahip olmayan insanların "sevebilmeye muktedir" insanlar üzerinde olan etkilerini ve aslında bunların ne kadar hissiyatsız, mutsuz ve doyumsuz insanlar olduklarını ele almış.
kitabın çoğu yerinde nazan'la özdeşleştim, özdeşleşmemek mümkün değildi, daha önce nazan oldum ve yine nazan gibi bırakmayı seçebilecek güçteydim. bu sebeple benim kalbime dokunan bir kitap oldu kendine tapan kadın. yaşadığımız şeyleri bir kitap sayfasında okumak her seferinde şaşırtır beni, insan hep aynı şeyleri yaşamış hep aynı şeyleri yazmış aslında. ama yine de bıkkınlık değil de güç veriyor insana bu tekrarlar.
Çok akıcı ve zaman zaman eğlenceli bir romandı. Tefrika roman olmasından kaynaklı arada gereksiz tekrara düşmesinden zaten diğer yorumlarda bahsedilmiş. Ama çok sık olan bir şey değildi.
Kendine tapan kadın ve adam karakterlerini (Sara ve Vahdet) biraz tek boyutlu buldum. Bu insanların bu kadar bencil ve kendini beğenmiş olması bana biraz tuhaf geldi. Sırf güzel olduğu için bir kadına takıntılı aşık olan erkekleri okumaktan da sıkılıyorum. Masumiyet Müzesini okurken hayattan bezmiştim. O yüzden kendine tapmadığı ve görece iyi bir insan olduğu halde Demir karakterini de çok beğenmedim. Kaldı aşk kadını Nazan. Hakettiğin gibi çok mutlu ol sen Nazan :)
Beklentim olmaksızın karşılaştığım için de sanırım, bana gerçekten çok keyif veren bir yazar oldu Suat Derviş açıkçası. Sırf “hımm storytelde haftanın yazarıymış, e ara ara karşıma da çıkıyor, şunu bir dinleyeyim” diye başladım; bittiği gibi yazarın bir başka kitabını, “Bir Haremağasının Hatıraları”nı okutacak kadar içine aldı beni.
Fosforlu Cevriye’den sonra hiçbir Suat Derviş kitabı bana o kitabın hissettirdiklerini hissettiremedi. Kendine Tapan Kadın da hem karakterleri hem de kurgusu açısından oldukça zayıf bir kitap. Suat Derviş’ten çok daha fazlasını bekliyor insan ama yine de büyük bir keyifle okudum. Sırf o dönemi kafada yaşamak ve Derviş’in üslubunu deneyimlemek için bile değiyor.
Suat Derviş çok iyi bir yazar. Bu romanda belki de bir tefrika olduğu için çokça tekrar eden konular ve bölümlerden var. Akıcı, basit ama içine çeken bir dili var.
suat derviş’in tüm kitaplarını okuma kararı aldım. yer yer kendini tekrara düşmesine rağmen nefis bir roman. karakterleri, acı ve zevkleri öyle canlı ki.
Ben bu kitabı okurken aklımın bir köşesinde hep șu soru vardı: “Suat Derviş’in uluslararası muadili kim olabilir?”. Cevabın Virginia Woolf olabileceğini düșünüyorum. Ne dersiniz?
Kitapta, ilk olarak tefrika halinde yayınlandığından dolayı, yer yer tekrarlar olmasına rağmen hikaye akıcılığından bir șey kaybetmemiş. Sınıf çatışmasını ve insani hırsların toplumda açtığı büyük yaraları bütün çarpıcılığıyla ortaya koyuyor. Genç bir kadının çocukluğunda açılan derin yaranın, onu nasıl bir zalime dönüştürdüğünü ve bu kadının en büyük zararı yine nasıl kendisine verdiğini adım adım gösteriyor.
Kendine Tapan Kadın, bana farklı açılardan üç farklı kitabı çağrıştırdı. İlk olarak, kitapta yer alan iki karakter arasındaki naif, eski zaman romantizmi Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesini anımsattı. İkinci olarak, Oscar Wilde’in Dorian Gray’in Portresi’ni hatırladım. Son olarak ise kitap, șașaa ve belli bir zümreye ait olma ya da bir türlü ait olamama temaları ile Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sini çağrıştırdı. Bahsi geçen bu üç kitabı okuyup siz de benim gibi ortak noktalarını farkederseniz, ya da benzerlik olmadığını düşündüyseniz görüşlerinizi paylaşmayı unutmayın. 😊
Yazımı bitirmeden kitapta bir yerde geçen cümleyi paylaşmak isterim: “Kimi seveyim? Annemle babamı mi? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya!”
Muhteşem bir Suat Derviş romanı. Nazan, Vahdet, Sara ve Demir; sevmesini bilen bir kadın, kimseyi sevemeyen bir erkek, kendine tapan bir kadın, aşkı için her şeyi göze alan bir genç erkek. Karakter tahlilleri, kahramanların aşka bakışları, erkek ve kadın dünyasının farkı, zengin erkek, fakir kız, hayaller, saplantılar ve gerçekler.... Bir solukta 250 sayfa okudum. Elimden yine bırakamadım. Naif, yalın, çarpıcı... her zamanki gibi.
Sara karakterini hiç sevmedim. Açıkçası çok yoksul bir aileden geldiği için bununla ilişkili olarak yaşadığı sınıf atlama hırsını anlamaya çalıştım ama benim için aşırı bomboş bir karakter olarak kaldı. Ailesi de yoksul olmalarına rağmen köylü kurnazı ve ahlaksız insanlardı. Nazan karakterini daha çok sevdim. Bence yazar, Sara karakterini Nazan karakterine göre daha çok kayırmaya çalışmış ama Nazan’ın aşk ve ilişkileri konusunda yaşadığı gelgitler bana daha samimi geldi.
Yazarın yazdığı dönemin sınıf çatışmaları, özellikle seküler İstanbullu, görece belli bir yüksek eğitim seviyesine sahip, ekonomik kaygıları olmayan Vahdet; İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayan Sara ve ailesi; ve Anadolu’dan gelip kafasını kullanarak zengin olup sınıf atlayan Sara’nın kocası gibi karakterlerle anlatılmaya çalışılmış. Yazarın bu karakterleri daha derin işlemesini beklerdim.
Ama kitapla ilgili asıl sevdiğim şey, daha önceden de Suat Derviş’in "Fosforlu Cevriye’sinde" olduğu gibi bana kendimi 60’lar-70’ler İstanbul’undaki o eski hayatın, bir Yeşilçam filminin içinde yaşıyormuşum gibi hayal ettirmesi oldu. Her şeye rağmen, Suat Derviş’in Türk edebiyatında daha çok bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sıfırdan tepeye tırmanışın bir hikayesi. Başta sıkıcıydı, herhalde tefrika olmasından kaynaklanan dramatiklik ve yüzeysellik de var, ama bir yerden sonra Suat Derviş’in yazımı beni şaşırttı ve yakaladı çünkü bu banal insanın tırmanışını not almış. Cumhuriyet tarihinin bir dönüm noktasının hemen öncesinin de fotoğrafı olmuş. Bir kadının onurlu hikayesini okuyacağım sanmıştım başlığa takılarak; ancak konu düz bir kadının tipik entrikaları çıktı. Yazarın anlatımı pek de tipik değil ama. Hem İstanbul’da modern dönemin statü ezikliğini hem de popülizme yer açmakta olan bir tür açlığı anlatırken zamanı ve dönemi yeniden düşünme şansı verdi. Şimdiye dek bilmemiş okumamış olduğuma üzüldüğüm bir yazar üstelik.
Suat Derviş'in okuduğum ilk kitabı, hatta kendisini yeni tanıdım. Bu hikaye bir melodram, dönemin toplumsal hayatına dair bir çok ipucu da var. Karakterler bu kadar uzun bir kitap için daha derinden işlenebilirdi belki ama sonuçta psikolojik bir roman değil. Eski bir Türkçe ile yazıldığından, bazı tabirlerin, eski osmanlıca kelimelerin kullanım biçimleri çok ilgimi çekti ve çok hoşuma gitti. Köşeli parantez ile hepsinin günümüz Türkçesi'ndeki karşılıkları da verildiğinden okurken hiç zorlamıyor.
Suat Derviş uzun zamandır eserlerini okumak istediğim bir yazardı. Güzel bir tanesiyle başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Tefrika olması, kitapta benzer ifadelerin sıkça yer almasına sebep olmuşsa da okuması oldukça zevkliydi. Duygu tasvirleri, karakter analizleri muazzamdı. Yarattığı karakterleri öyle doluydu ki okudukça onları sanki gerçekten tanıyormuş gibi oluyor insan. Anlatımına bayıldım. Başka kitaplarını yakın zamanda okumak istiyorum. Suat Derviş ilk defa okuyacaklara bu kitabı kesinlikle tavsiye ederim.
iki kadın ve iki erkek karakter arasındaki çapraşık ilişkileri çok farklı açılardan yaratan ve onları gözlemlememizi sağlayan, yazıldığı çağın ötesinde bir roman.
tek olumsuz olarak söyleyebileceğim yanı, bazı yerlerde fazla tekrara kaçmasıydı. bunun da sebebinin, o dönemin yazarlarının bazı eserlerinde de tanık olduğumuz, eserin ilk okuyucuyla buluşmasının gazetede tefrika edilmesi yoluyla olduğu için, sayfa sayısının artırılması suretiyle, gazeteden daha fazla para kazanmak gayesi olduğunu tahmin ediyorum.
hayat bu kadar tatsız tuzsuz geçip giderken on yıllar önce yazılmış bir roman hakkında ahkam kesmek çok mantıklı gelmiyor. güzel bir konuyu güzel bir şekilde anlatmış aslında yazar. bence tek sıkıntısı gereksiz ayrıntılarda okuru boğması.
Tefrika olarak yayınlanmış olması bi parça kopukluk ve tekrar yok açmış. Kimi rahatsız edebilecek bir durum ama ben flashback gibi düşündüm. Sara gibi bir kadın yaratmak dönemine göre oldukça iyi bir iş. Suat Derviş'in pek çok kitabı gibi keyifle okudum.