İbrahim bir gün evinden çıkar. Ama çıkamaz. Hiçbir yere gidemez. Bir duvara çarpar gibi kalır olduğu yerde. Bir bekçi, ona çıkışı gösterir. Orası bir eşiktir. İbrahim eşikten geçer. Öğrenir; hayatını kaybetmiştir. Hayatı, Kayıp Hayatlar Bahçesi’ndedir. Aramaya başlar orayı ki bulsun hayatını. Çok uzun sürecektir bu arayış: bir ömür belki. Belki bu romanı okuyan bazı insanlar, İbrahim’in kaybettiği hayatını aradığı bu garip dünyanın fantastik bir dünya olduğunu söyleyecektir.
Güray Süngü, 1976, Kadırga, İstanbul doğumlu öykü ve roman yazarı. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisi'nde yayınlamıştır. Sonraki yıllar Hece Öykü, Aykırı Edebiyat, Vivo Edebiyat, Kaçak Yayın, E-Edebiyat, Özgür Edebiyat, Ada ve İtibar dergilerinde de kısa öyküler yazmıştır. Öykülerinde en çok ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Zihin bölünmeleri ile gelişen kurmaca metinleri tercih etmektedir. İlk romanı "Dördüncü Tekil Şahıs" 2006 yılında yayınlanmıştır. İkinci romanı "Pencereden" aynı yıl okuruyla buluşmuştur. Güray Süngü Düş Kesiği adlı üçüncü romanını 2010 yılında yayınlamış, Düş Kesiği "Oğuz Atay roman ödülü"nü kazanmıştır. Yazarın ilk öykü kitabı "Deli Gömleği" 2010 yılında yayınlanmıştır. Yazarın 2011 yılında yayınlanan dördüncü romanı "Kış Bahçesi" 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne değer görülmüştür. Güray Süngü 2012 yılında "Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi" adlı ikinci öykü kitabını yayınlamıştır.
İbrahim'in hatt-ı vaktini (?) şematize etmek istemiyorum. Rabbim içimdeki şu hevesi alsın. Tmm yapıjam. Sakinim. Saksıyım. Gerçi tüm döngüleri, gidişleri, dönüşleri, varışları ve ayrılışları not aldım, her dönümleri bir sembolle sayfa numarasını da yazarak takip etmeye çalıştım (4. fotoğraf gibi) ama NE GEREK VAR. 4 sayfaya özet çıkarttım kitabın ön sayfalarına,, belki bir bakmışsınız belli mi olur.
Çağdaş Türk edebiyatı takip eden biri değilim ama bu kitap dönemin başına gelmiş en iyi işlerden biri.
İbrahim, bir gün sağ elinin serçe parmağında gördüğü leke ile dünyası şaşar, sonra bir gün kapıdan çıkamaz. Bir eşiktedir İbrahim. ‘Kaybettiği hayatını’ aramaktadır. Seçilmiş kişidir mi, hayır, bunu anlamasa da öğrenecektir. Zihninde ondan akıllı olduğunu sandığı 'kendinden içeri olan kendi'dir.
Tüm bunları, kitabın başındayken ne bu seçilmiş kişi meselesi, lekenin olayı nedir, İbrahim nasıl hayatını kaybetmiştir sorularını İbrahim ile birlikte soracaksınız ve anlayacaksınız. Tamam da ‘İbrahim niye mühürlendi’ de diyeceksiniz, kınalı kuzu mudur İbrahim yoksa kara koyun mu, 'süveyda'(°)sını mı arar yoksa, var hepsinin cevabı. Ama bu cevapların hiçbir önemi yok. Konumuz bu değil. {bu ifadeyi çok seven biri olarak Süngü’nin de kullandığını görünce ben bi’ 🫠} {bir de şey var, “daha neler”}
Diyor ki Süngü: "Çürüme ile alakalı bir şeyler vardı kafamda. [...] Anlatmak istediğimiz ruhsal çürümedir, duyguların ölmesidir. Ama bunu insanın bedeninde gerçekleşen bir çürümeyi metafor olarak kullanarak anlatayım diye karar verdim. [...] Çürümenin farkedilmesinin akabinde o çürümeyi ortadan kaldıracak şeyi arayayım diye düşündüm. Aramak, bulmak için yapılır ya. Ne bulacağımı bilmeden yola çıktım, İbrahim bulsun ki ben de bulayım diye başladım yazmaya. Neyi kaybettiğimi hatırlayayım dedim, İbrahim neyi kaybettiğini hatırlasın. [...]"(kaynak)
Kitap, yine Süngü’nün de belirttiği ‘modern zaman insanının kendilik bilinci’nin başka bir hikayesi.
Gereksiz bir teknik tartışma ancak ‘büyülü gerçeklik’ mi ‘masal’ mı ‘kıssadan hisse’ mi yoksadan hiçbiri. Diyelim ki ‘fabulist bir anlatı’. Biliçakışı var, kendinden içeri olan o kendi var, o sebeple akılan yerler güzel. Dikkat dağıttığı ve topladığı anlar da; yani İbrahim’in kendiyle konuşmaya başladığı anlar; kendine sorduğu, kendine söylediği, kendine söylendiği anlar. Zaten bi’ süre sonra ben de konuşmaya başladım İbrahim’le. İzninizle show time:
İbrahim Ç. :)
Şunu sorabilirsiniz, madem İbrahim hayatını kaybettiyse neymiş bu aslolan hayat, elinizde tutacağınız bir çıkarım olmayacak. Arif olan anlar da değil. Ama anlaşılmaz da değil.
Alacakaranlık Kuşağı gibi resmen. Kendi içinde tutarlı, son derece absürd, tuhaf, tehditkar olduğu kadar şefkatli olay(sızlık)lar, mekan(sız)lıklar, beşer(siz)likler. Bol bol karşıt ikilikler var. {bir gün deneme yazarsam adını bu koymaya karar verdim: tersi, zıttı ve aksi: bir tezat} .Zaten İbrahim eşiği geçemediği andan itibaren, yani hayatını ararken zaman ve mekanlar hatta kişiler lineer değil atipik. İmgeden öte tekrarlı ifadeler ve kelimeler, eylemi kasıtlı pekiştirmeler alıyor hopatak {ben uydurdum 3 ünden nası?} atıyor İbrahim’in evreninin içine, ya da İbrahim’in içindeki evrene. Kaderler, kısmetler, seçimler, tercihler, ihtimaller, olasılıklar; ne bunlar, ne başkası, ne İbrahim’den yüce bir şey var, ne İbrahim yüceler yücesi.
Merdiven, kedi, kitap, bodrum kat, bahçe, ve en odakta kapılar var: hayat, bilgi, hikmet, akıl, kalp. Fakat ‘kapı ecelmiş, ölümmüş kapılar’. İbrahim öle öle, ama öldükçe dirile mi durur buluyor hayatını; kaybolarak, düşerek, vererek.
“Dünya ayağına bağdır insanın.” bunu öğrenir, fakat bundan kurtulmak için insan kendine dönmelidir. Ki sık sık ‘insanın derdi de dermanı da kendi’ ‘insana insandan başka bakan olur mu, olmaz’ gibi bireyi kendine götüren sözler var. o sebeptir ki ‘Kendilik Bilinci’: Kitapta kaba tabirle herkesin , bu bilincin oluşumunun yolculuğunu anlatıyor aslında, havalı olsun, okuyucuyu şaşırtsın diye değil.
Kitap ciddi değil, ciddiye almayın kitabı. Trajikomik aslında, ömür gibi. Nükteli ise hüzünlü de. Zaten Süngü de modern zamanın söylemleriyle, konuşma diliyle metnin hem ciddi hem de sanki bir alim tarafından yazılmış meselname havasını dağıtıyor. Göndermeli kinayeleriyle de savuşturuyor bunu. Ayrıca tanıdık pek çok sima: yazar ve kitabını aleni göreceksiniz, yardımcı oluyor mu anlamaya, eh :) Bu eh’i nasıl tonladığım size kalmış.
Ya asdfasdf bekçinin İbrahim’e taktığı petnameler peki asdfasgk: yeşil başağım, çöpsüz üzümüm, kurtlu elma şekerim, beş yapraklı yoncam. Ahahaha mükemmel ♡
Tam olması gerektiği gibi, benim tercih edeceğim gibi en azından sürdü ve sonlandı kitap; bu kurguya, bu inşaya, bu tekniğe oturan bu olurdu. Tek şikayetim ‘Ebru’ya gerek var mıydı, Ebrusuz da anlamaz mıydık, anlardık, yazar da sadece İbrahim’in çizgisini anlayalım diye Ebru’yu öylesine eklememiş ondan da öğrendiğimiz çok şey var ama ben karakterlerini, hele ‘arayan’ karakterlerini yalnız seven huysuz bir okuyucu olduğum için fln. Ama kitabın başına ‘aşk olmadan ilmin boş olduğunu’ nush eden Fuzuli ile başladığını düşünürsek de biraz canım sıkkın.
‘Kayıp Hayatlar Bahçesi’ni Osmanlıca ya da Farsça ya da Arapça ortaya karışık yapmaya çok çalıştım ama bana kimse yardımcı olamadı, bir arkadaşımın Osmanlıca bildiğini iddia eden hocası ‘Gaditayul Haya’ demiş ama bana pek öyle gelmedi {bendeki kibir}. Şahsen uydurduğum “Ravza-i Gayb-ıl A’mar” çünkü ben süperim. ‘Gayb’ yerine ‘Mefkûd’ daha uygun olabilir ama İbrahim’in aradığı bahçenin hali düşünüldüğünde gayb(°) daha güzel gibi.
Gereksiz dip notlarda bugün: okuduğum süre boyunca aklımda hep o dize “ibrâhîm / gönlümü put sanıp da kıran kim” döndü durdu. Asaf Halet'in ‘İbrahim’ şiirini çözümlemeyeceğim şimdi, ama şiirdeki mânâ ile bu kitaptaki anlam son derece paralel; soruyor zaten ‘İbrahim, senin ismin neden İbrahim?’.
İbrahim ismine bu yaştan sonra düşürdünüz beni ;;; deamorski
şöyle güzel bir makale var, ilgilisine.["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>["br"]>
Küçük Prens’in ilk taslağının neredeyse bin sayfayı bulduğuna dair rivayetler okumuştum çok uzun zaman önce. Küçük Prens ile irtibatlandıracağım İbrahim’in Kaybettiğini Bulmasıdır isimli romana dair bu yazıya başlarken, bu rivayeti teyit etme ihtiyacı hissettim. Saint-Exupéry’nin mükemmeliyetçi tabiatından ötürü Küçük Prens üzerinde çok fazla çalıştığını ve kitabın son hâlini ilk hâline göre üçte iki oranında kısalttığını bulabildim sadece. Açıkçası ben bin sayfa rivayetinin doğru çıkmasını bekliyordum ve içten içe de istiyordum, zira Küçük Prens öylesine yoğun bir metin ki, pek sıkı bir süzgeçten geçtiği izlenimini ediniyor insan. Yine de en azından taslağın çok daha uzun olduğunu öğrenmemiz de bir teselli oldu, ne diyelim. Şey diyelim, İbrahim diyelim. Daha doğrusu Bulmasıdır diyelim. Romanın cümle içinde geçince biraz garip kaçan isminden dolayı Bulmasıdır diye kısaltacağım kitabın ismini. Yine garip kalacak ama kısa olacak en azından. Bu deyişle bir yandan da bu anlatıya biçilen ama üzerine fazlasıyla büyük geldiğini düşündüğüm roman isimli kıyafete de atıfta bulunmuş olacağım. Güray Süngü’nün fazlasıyla ayrıntılı ve kimi zaman da yorucu gelen karakter ve dünya inşalarını gerek romanlarında, gerek hikâyelerinde gördük. Ancak ilk defa bu romanında bu yaklaşım ile eser arasında bir uyuşmazlık seziyorum. Bu uyuşmazlık, romanın sonlarına doğru kendini toparlamasıyla daha da belirginleşiyor. Küçük Prens ise olanları uzaktan izliyor, İbrahim’i bekliyor.
Romanımızın temel çıkış noktası, hakkında pek fikir sahibi olmadığımız ama gösterildiği kadarıyla sıradan bir şehirli hayatı yaşayan İbrahim’in hayatını kaybedişiyle başlıyor. Ölüm değil buradaki mevzu, aslında ölüm de biraz, ama sandığımız ölüm değil. Çünkü hayatını kaybettiğini öğrenen İbrahim, onu aramaya çıkıyor. İbrahim’in hayatını kaybedişini öğrenişi şaşırtıcı ve sarsıcı bir şekilde işlenmiş. Bu sebeple romanın devamına dair beklentilerimin de yüksek bir noktaya çıktığını söyleyebilirim. Ama, sonra olanlar, biraz karmaşık.
Bulmasıdır’ın olay akışını yazmak garip bir tecrübe; çünkü anlattıklarımın fayda etmeyeceğini hissediyorum. Bu biraz da eserde de vurgulanan “menzil değil yol önemli” düşüncesiyle de alâkalı. Romanın yaklaşık olarak ilk yarısı boyunca İbrahim’in Kayıp Hayatlar Bahçesi isimli bir yere gitme serüvenine ortak oluyoruz. Bu serüven boyunca İbrahim kimi farklı, kimi güzel ve kimi hazin olaylar, mekânlar ve insanlarla karşılaşıyor. Süngü’nün belki de tüm ömrü boyunca biriktirdiği temsilleri bu romanda bize bolca boca ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Postmodern kıssalar yolumuzu kesiyor kimi zaman, kimi zamansa postmodern olmayan kıssalar; ama bunlardan daha önemlisi menzil değil yol önemli demek isteyen bir romanda yolumuzun kesilmesi gibi bir durumla karşılaşma hissi. Kesilmesi diyorum; çünkü yaşananlarda bir bağlantısızlık da söz konusu. Yolun kesilmesi de yola dahil değil mi diyebilirsiniz; ama ben diyemiyorum. Zira romanda hedef gösterilen Kayıp Hayatlar Bahçesi’ne gidiş öylesine uzun ve engelli ve kesikli bir yoldan geçiyor ki, diyemiyorum. Esas sorun, yazarın bu gezmelerin, yol kesmelerin bir anlamı olduğuna okuru ikna edemeyişi bence. O yüzden de bu kısımlar bitsin de devamında ne var göreyim istedim. İbrahim hayatını, roman da yolunu kaybetmiş gibi geldi bu kısımlar boyunca. Belki de tematik olarak tutarlı bir tercihti bu; ama maalesef iyi bir okuma tecrübesine dönüşmedi benim için bu ilk yarı.
Bütün bu sebeplerin sorunun çok küçük bir kısmını teşkil ettiğini ve esas büyük sorunu görmediğimi fark ettim daha sonra. Bu sorun, İbrahim’di. Kim bu İbrahim? Adı neden İbrahim? Bu soruyu yazarımız da bize sıklıkla romanda sorduğu için tekrar ettim; ama gerçekten de bu soruya bir cevap bulmamız lâzım. Ve, o cevabı arayacak olursak… yok. Yazar onca kez tekrar etsin romanda bu soruyu, ama cevabı olmasın. Yani, aslında bir şeyler söyleyebilirim kendi adıma. Mesela Hz. İbrahim’in tanrısını arayışıyla İbrahim’in hayatını arayışı arasında bir paralellik kurmaya kalkışabilirim; daha doğrusu peygamber tanrısını ararken günümüz insanının hayatını aramak gibi dünya kokan bir meşgaleyle ömrünü ziyan ediyor oluşunu düşünmeye kalkmıştım mesela; ama bunları boş verelim şimdi. Yazar ne demiş? Yazar bir şey dememiş. İşte benim için romanın roman olmaktan çıktığı nokta da bu. İbrahim yukarıda bahsettiğim “şehirli”den daha derin bir karaktere dönüşemiyor. Sadece, geçmişte kalmış ve romanda ara ara karşımıza çıkan bir sevdiceği var Ebru Deniz isminde. Allah’tan bu karakter var ki romana biraz hareket, biraz da romanlık geliyor. Ebru Deniz’in romana müdahaleleri aşkın yol göstericiliği, yol kesiciliği ve yoldan çıkartıcılığını imliyor. Ancak genele baktığımızda, İbrahim ile ilgili hiçbir şey romansallaşmıyor. Bir geçmiş hikâyesi, bir gelecek tasavvuru, derdi, tasası, hiçbir şeyi yok İbrahim’in. Eski sevgili bile kurtaramıyor İbrahim’i. Çok isterdim aslında İbrahim’in yeni emekli olmuş bir amca olmasını, emekli olduğunda elinde kalan onca boş vakitle ne yapacağını bilemeyişini ve bu şekilde hayatını kaybettiğini fark edişini. Ama o da yok. Hayatını kaybetmiş adamdan ne bekliyorsun dediğinizi duyar gibiyim; ama ben zaten İbrahim’den değil, yazardan bekliyordum. Lütfen, diyordum, onunla ünsiyet kurmama vesile olacak bir yaşanmışlık ver bana. Bir trajedi, bir çarpışma, bir çatışma, bir şey. İnsanın Acayip Kısa Tarihi’nde hafızasını kaybetmiş bir insanı anlatırken dahi yapabilmişti çünkü. Bu romanda yapılan şey, İnsanın Acayip Kısa Tarihi’ndeki karakteri alıp, Düş Kesiği’nin Gereksizyazar’ı gibi yazmaya çalışmak gibi geliyor bana. Düş Kesiği’ndeki zengin hikâye olmadan ne yazılacak ki peki? Olmuyor. Yazar İbrahim’i bir vasıta karakter olarak tasarlamış; bizim İbrahim olmamızı ve İbrahim’in hayatı arayış tecrübesini kendi hayatımıza aksettirmemizi istemiş. Bu yüzden de İbrahim’e bir sevgili hariç bir şey vermemiş. Benim buradaki temel sorunum, bunun roman formunda yapılmış olması. Bu hamle, Bulmasıdır’ı bir roman olmaktan çıkarıp bir kıssalar silsilesi hâline getiriyor; ama getiremiyor da, çünkü Bulmasıdır en nihayetinde bir roman. Daha yukarıda dediğim gibi, burada güzel hikâyeler var gerçekten; ama roman bunların anlatılacağı form olarak yanlış bir tercih olmuş diye düşünüyorum. Aklıma Görünmez Kentler geliyor nedense; oradaki gibi müstakil bölümleri etkilemeyen çatı bir “anlatı” konsepti oluşturulabilir miydi mesela?
Aslında, ben de şimdi romandaki gibi yapayım mı? Paragraflar arasında bir bütüncüllük gözetmeye çalışırken, bir başka düşüncemi tam olarak akışa uyduramamama rağmen ekleyeyim mi? Yapayım. Kafam karışık biraz çünkü. Roman da öyle. “Anlamı kelimeye zorlamak”tan bahsediyor Süngü, ben de benzer bir şekilde yazarın kendi zihnini romana zorlamaya çalıştığını ifade etmek istiyorum. Hatta romanı romanlıktan çıkaranın biraz da bu olduğunu düşünüyorum. Özellikle de romanın ikinci yarısını ve diğer eserlere yapılan atıfları da hesaba kattığımızda, İbrahim’in arayışlarının, yazarın (ve daha genel kapsamda günümüz insanının) kaybolmuşluğundan neşet ettiğini düşünüyorum. Aslında kaybolmuşluk da değil bu, belki de bir sürü yerde aynı anda bulunmak hâli gibi bir şey. Postmodern dünya algımızla beraber değerlendirildiğinde, hangimizin düşünce dünyasında tonlarca bulut, binlerce yön tabelası ve sürekli rotayı yeniden hesaplamaya çalışmaktan iyice ısınmış bir navigasyon cihazı yok ki? Bu açıdan bakıldığında, Bulmasıdır’ı, Süngü’nün zihnini roman formuna zorlaması olarak okuyup yukarıda bahsettiğim sorunları temellendirebiliyorum.
Romanın ilk yarısına dair şikâyetlerimi aşabildiğimde, şikâyetlerimin epeyce durulduğumu söyleyebilirim. Çünkü Kayıp Hayatlar Bahçesi’nde bir hikâyeye kavuşuyoruz. Hem de ne hikâye… Kitap hakkında başka yazılar okumuşsanız görmüşsünüzdür; tasavvufi bir hikâyeye müsait bir zemin olduğundan bahsediliyor. Gerçekten de öyle. İçten içe hayatı bulmanın, o anlamı bulmanın, açık bir şekilde dini bir bağlamda işlenmesini istemediğimi söyleyemem. Öte yandan, yazarın burada yaptığının böyle bir bağlamda değerlendirilemeyeceği de söylenemez. Yazarın hayatın neliğine dair bir roman yazdığını sanarken bu ikinci kısımla beraber görüyoruz ki aslında edebiyatın neliğine dair bir romanmış Bulmasıdır. Tam da böyle olduğu için ikinci yarıda toparlanıyor zaten. Birbirine bağlı, anlamlı, hikâyeye gerçekten de tuğla ekleyen temsiller görmeye başlıyoruz bu ikinci kısımda. Örnek vermek gerekirse, gerek tren istasyonundaki, gerek trendeki temsiller harikuladeydi. Küp de başlı başına romandaki en güzel mekândı diyebilirim. Aslında çok da romanla ilgili ayrıntı vermek istemiyorum; ama romanın ne derece toparladığını göstermem açısından şu cümleyi yazmam gerekiyor: Başka yaşanmışlıklarla irtibatını kestiği için kendi hayatını da kaybeden, yaşanmışlıkları kitaplardan okudukça yansımalar bulan, yansımalar buldukça harfleri görmeye başlayan, bu sayede okumayı öğrenip kendi hayatını yazabilen bir İbrahim gördüğümde, oh be dedim, ilk yarıda yaşadığım sürtüşmeleri unuttum gitti. Bunun üzerine kafamda şöyle bir ihtimal belirdi: Hani söylenir ya, iyi romanların önce sonu yazılır diye, acaba bu romanda da böyle mi olmuştu? Bu beğendiğim son kısımlar vardı da sonra bunlara bir başlangıç mı eklemlemek gerekmişti? Ben kendi payıma bunu anlıyorum.
Bir oh be daha diyeyim. Çok şükür diyeyim. Çünkü Bulmasıdır hakkında yazmaya bir türlü oturamıyordum. Romanı 2019 sonunda okuyup notlarımı almış olmama rağmen kitap hakkında yazmam 2021 başını buldu. Çünkü zihnimi bir türlü toparlayamıyordum. Tematik olarak tutarlı denebilir sanırım. Yazmamın çok uzun süreceğini, karmaşıklaşacağını ve içinden çıkamayacağımı düşünüyordum. Biraz öyle oldu da yazarken. Çünkü aslında çok yoğun bir anlatı Bulmasıdır. Süngü’nün zihninin fotokopisini çektiğini iddia edeceğim kadar yoğun hem de. Konuştuğum pek çok şey var; ama pek çok şey de sıcağı sıcağına yazamadığım için eksik kaldı. Ama onca süre içinde roman hakkında düşünmeye devam ettim. Düşündükçe de böylece yerleşti zihnime. Romanın ilk yarısı boyunca sevmeyi bekledim Bulmasıdır’ı; ama sevemedim. Roman olmayan bir roman Bulmasıdır. Ama maalesef ki roman. Keşke Küçük Prens’inki gibi bir form bulabilseydi kendine de, ele aldığı meseleyle de bir tutarlılık arz edecek şekilde, kadim bir izlek verseydi. Neyse ki ikinci yarı ilk yarıdaki hayal kırıklıklarımı telafi etti de, İbrahim bir şeyler bulurken ben de buldum. Küçük Prens’e döndüm ve dedim ki ona, çok gecikti ama; İbrahim yetişti sana.
Güray Abi'nin Düş Kesiği ve İnsanın Acaip Kısa Tarihi'nde ve belki başka kitaplarında da denediği hakikatini kaybolarak bulan insan teması bu kitapta tamamına ermiş, çiğliğinden arınmış, gerçekten arayışımıza dair bir şeyler söyler gibi olmuş. Haliyle biraz daha okuması zor bir metin, kötü yazıldığından değil, dünyayı ciddiye aldığından.
Tabi kafama yatmayan yerleri de oldu. Hakikat kalple ilişkilendiriliyor, kalp de liseli bir gencin aşkıyla, aşk da kitaptaki bir karakterle. Karakter kitabın temposunu düzenleyici bir iş görüyor, ama meselâ pencereden'deki gibi cinsel gerilime kaymıyor bu sefer bu karşı cinsle tempo ayarlamaları. Genel olarak beğendim.
Yer yer Micheal Ende'nin Bitmeyecek Öyküsünü, tekrarlı yapısıyla Binbirgece Masallarını, sonsuz kütüphane imgesini ısrarla kullanmasıyla Borges'in eserlerini ve ortalarında bir yerde yaptığı manevrayla 1408 filmini (evet filmini) çağrıştırdı.
Güray Süngü okumak kolaydır diyemem fakat eğer kendinizi bulma derdindeyseniz ve değişik, içiçe geçmiş kurguları seviyorsanız, ve okurken "keşke bu cümleleri ben yazsaydım" diyecek kadar anlamlı cümleler peşindeyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Bu kitabı okumadan önce Düş Kesiği'ni okumanız da daha iyi olabilir. O daha da karmaşık olmasına rağmen okuduğunuza pişman olacağınızı sanmıyorum. İbrahim'in Kaybettiğini Bulmasıdır'ı okumak Düş Kesiği'nden sonra "ben bu kadar karmaşık ama harika yazılan bir kitabı bir daha nasıl bulacağım" hissinde derdinize koşacak bir kitap olur böylece :)
kaybolan neydi insanda ya da bende veyahut ibrahimde de sanki ibrahim bendim, aynı ev aynı sokak aynı karmaşa. içten içe hep benimmiş gibiydi tüm konuşmalar ve cevaplar, ibrahim yalnızca kendi değil kendiyle kendisini fark etmeyen edemeyen bir sürü insanı da iyileşmeye yolculuğuna sürükledi aslında. bilmiyorum hala hangisi hakiki alem, kaybettiğinin farkına varmak lütfuna hiç bu pencereden bakmamıştım sanırsam. ilk defa bir kitabın son sayfasını çevirince derin derin nefesler aldım., tekrar tekrar okudum hatta son cümleleri.
İbrahim ne yapacağını bilemeyen kararsız ve amaçsız biriyken olaylar onu öyle bir noktaya getiriyor ki İbrahim ne yapacağını bilemiyor. Daraldım, bitiremedim.