1990’ların başında Sovyetler Birliği yıkıldığında, çoğu komünist için geride kalan “reel sosyalizm” tarihi, utanç duyulması gereken bir geçmiş olarak görüldü.
Yazara göre, zulme uğrayan etnik veya dinsel grupların tarihinde daima böyle bir olguyla karşılaşırız. Kurbanlar, zulüm gördükleri sürecin belli bir anında zalimlerin görüşlerini benimseme eğilimi gösterirler ve bu nedenle kendilerini hor görmeye, kendilerinden nefret etmeye başlarlar.
Kendinden nefret, SSCB’nin yıkılışından bu yana, komünist hareketin savaşmak zorunda kaldığı sorunların başında yer alıyor. Kendi geçmişlerini yücelten galiplerin şişkin egoları, karşılığını mağlupların çilesinde buluyor.
Domenico Losurdo, kendinden nefret etme salgınına karşı verilen mücadelenin, Ekim Devrimi’yle başlayan büyük ve muhteşem dönemin eleştirel bilançosunun çıkarılmasıyla birleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Bu eleştirel bilanço, ne kadar radikal ve önyargısız çıkarılırsa o kadar etkili olacaktır. Buna karşılık kendinden nefret etme, kendi tarihiyle yüzleşmekten ve bu tarihin içinden parıldayan ideolojik ve kültürel savaşımın gerçekliğinden korkakça kaçmak demektir. Eğer özeleştiri, komünist kimliğin yeniden kazanılmasının ön koşuluysa, kendinden nefret etmek de teslim olmakla ve bağımsız komünist kimliğin inkârıyla eşanlamlıdır.
Losurdo, bu anlayıştan hareketle SSCB ve Çin deneyimlerini eleştirel bir incelemeye tabi tutuyor. Güçlü yönlerini ve zaaflarını birlikte değerlendirerek, bizi tarihten kaçmamaya çağırıyor. Zorlu koşullar altında girişilen bu gözü pek deneyimlerin olumlu mirasına sahip çıkıp selamlarken, aynı zamanda geleceğin sosyalizmi için hangi bakımlardan aşılmaları gerektiğini de ortaya koyuyor.
Domenico Losurdo (14 November 1941 – 28 June 2018) was an Italian Marxist philosopher and historian better known for his critique of anti-communism, colonialism, imperialism, the European tradition of liberalism and the concept of totalitarianism.
He was director of the Institute of Philosophical and Pedagogical Sciences at the University of Urbino, where he taught history of philosophy as Dean at the Faculty of Educational Sciences. Since 1988, Losurdo was president of the Hegelian International Association Hegel-Marx for Dialectical Thought. He was also a member of the Leibniz Society of Sciences in Berlin (an association in the tradition of Gottfried Wilhelm Leibniz's Prussian Academy of Sciences) as well as director of the Marx XXI political-cultural association.
From communist militancy to the condemnation of American imperialism and the study of the African-American and Native American question, Losurdo was also a participant in national and international politics.
I took a minor detour here while reading Domenico Losurdo's newly-translated Democracy or Bonapartism? after talking with a comrade about a passage that piqued my interest. He led me to Flights from History?, and what a treat! Losurdo is as sharp here as ever, detailing the progression of the communist revolutions in Russia and China, and the rise and fall (and rise again) of contradictions in these "real-existing socialist" countries. It's a tremendous analysis that doesn't lose sight of the exceptional circumstances of the 20th-century, including the Second Thirty Years' War (WWII), the Third World War (Cold War), and the emergence of the American Empire and all the mass death and destruction in its wake. Losurdo's insistence on communist self-criticism AND his (for lack of a better word) contempt for self-contempt is made apparent and analyzed meticulously.
Um livro teórico e complexo sobre narrativas históricas e revisionismo.
Algo que estou constantemente a pontuar diz respeito à facilidade com que se reproduz informação de forma leviana. No caso de mitos sobre países como a China, a desfaçatez agrava-se. Ora, Losurdo desconstrói a forma como analisamos o contexto histórico e as experiências socialistas.
Nesta senda, deixo-vos as seguintes provocações:
> Todos os anos os media falam de Tiananmen, mas esquecem-se de mencionar que, nesse mesmo ano de 1989, houve uma intervenção dos E.U.A. no Panamá com bombardeamentos em bairros populosos provocando centenas de mortes;
> Quem derrotou o Terceiro Reich foi a URSS, sob o comando de Stalin, que foi igualmente quem deu impulso ao processo de descolonização e à luta contra o racismo anti-semita e aticamita.
[A análise de contextos não implica a romantização de figuras políticas.]
Socialistas existem em grande número, mas isso não significa que uma fatia considerável da esquerda renuncie às narrativas hegemónicas do ocidente. Basta pensar no caso do Tibete, em que grande parte da esquerda aderiu ao expansionismo colonial britânico por mera oposição a Mao e, posteriormente, não se opondo à revolta em 59 incitada pela CIA, glorificando também a figura de D. Lama porque ganhou um prémio da paz (ver imagem).
[A ruptura com práticas reiteradas é retardada pela incompreensão de processos históricos como são, e não como gostaríamos que tivessem sido.]
Outro caso de estudo diz respeito à negação de experiências socialistas. O Partido Comunista Chinês foi protagonista de uma das maiores revoluções da História; ainda assim, o seu caminho revolucionário foi desconsiderado sob o mantra “mas a China não é socialista”. Losurdo desconstrói várias revoluções no decurso dos tempos, mostrando que “o desfasamento entre programas e resultados é próprio de toda e qualquer revolução”.
Sem contexto não há análise que se preze, mas atenção à construção programada de contextos - não andemos ao colo da máquina dos mass media financiada pelos EUA, sob pena de todo e qualquer assunto ser mastigado para nós e o engolirmos na mesma.
İtalyan Marksist yazar Losurdo'nun Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin yaşadığı devrimleri ve özellikle SSCB'nin yıkılmasının ardından Çin rejiminin günümüzdeki görünümü üzerine kaleme aldığı bir dizi metinden oluşuyor kitap.
Çin ile SSCB arasında 60'lı yıllarda ortaya çıkan gerilimlerin ve karşılıklı suçlamaların tamamını bir çırpıda atlayıp iki sosyalist ülkenin günümüzde sosyalist / komünist / marksist yazarlarca nasıl savunulmadığı üzerine bir analiz gibi daha çok.
ABD ve Batı Dünyasının 1917'den itibaren -üstelik ikinci dünya savaşı sırasında müttefik olmalarına rağmen- SSCB'yi ve 1949'dan itibaren de Çin Halk Cumhuriyet'in bölmek için komplolar kurduğunu örnekleri ile açıklayan yazar, SSCB'nin çöküşünün aslında Batı kaynaklı bir yıkılış olduğunu ortaya koyup, Çin'i de yıkmaya çalışan ABD, Batı ve kendi ülkesinde buna sessiz kalan komünist/eski komünistleri suçluyor.
Kitabın ilk 5 makalesi daha erken tarihli olduğu için özellikle SSCB'ye (Rus Devrimi'ne) odaklanmışken, diğer makaleler ağırlıklı olarak Çin'in geçirdiği transformasyonun Lenin'in uygulamaya koyduğu NEP'in bir versiyonu olarak değerlendirilebileceğini, Çin'in hala sosyalist bir rejim olduğunu; Çin'de Mao sonrasında yaşananların, Kruşev'in Stalin'e karşı uyguladığı kampanyaya benzemediğini -ve bu nedenle de başarılı olduğunu- anlatıyor ağırlıklı olarak.
Kitabın, birşeyler öğrenmek isteyen okur için değil, daha çok bilgi birikimi olan, Batı dünyasında ve özellikle de Çin üzerine yapılmış polemiklerden haberi olan okura seslendiğini de söylemek lazım.
Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım daha çok SSCB ile ilgiliyken, ikinci kısım Çin ile ilgili. Yazarın Stalin sempatizanı olduğu açık. Bu konuda objektif olduğunu düşünmüyorum. Fakat Çin ile ilgili olan kısım bence oldukça bilgilendirici ve farklı bir bakış açısıyla bakmanızı sağlıyor.
Çin devrimi ve bugünkü ideolojik tutumunu, günümüz “sol” unu iyi aktarmış. Ayrıca, Gramsci felsefesi ile argümanlar iyi desteklenmiş. Sovyet dönemindeki dış politika yanlışlarını yeterince eleştirmemiş veya açıklamamış.
"Many a comrade might (...) question whether it is worth the trouble of fighting for a future society that does not bring with it the elimination of all conflict and contradiction. This is a little bit like the religious notion that life on earth does not really make any sense without the prospect of an afterlife beyond."