Türk edebiyatında gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden Oktay Akbal, 1958 TDK Roman Ödüllü kitabı Suçumuz İnsan Olmak'ta Ankara'nın 1940'lardaki gündelik yaşamını, memurları ve memuriyetin tekdüzeliğini gözler önüne seriyor.
Suçumuz İnsan Olmak, İstanbul'da felsefe okuyup Ankara'da memur olarak çalışan evli ve çocuklu Nuri'nin bir tesadüf sonucu karşılaştığı Nedret'le arasında geçen platonik aşkı anlatıyor. Mutsuz evlilikleri içinde kaybolmuş, masum bir heyecanla yasak aşkta çare arayan ama bunun bir hayal olduğunu anlayıp kurtulmak istedikleri yaşamlarına dönmek zorunda kalan Nuri ile Nedret'in hikayesi...
Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul) Türk gazeteci, yazar. Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarıdır.
Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur.
Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır.
1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir.
Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır. Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir. Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir. Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.
Gecede ne mi var! Şu nokta ışıkların içinde benim ışığım var... Hepimiz çamur içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakar... (Oscar Wilde) Yeryüzünde mutluluk da başkalarının felaketi, acısı üzerine kurulabilirdi ancak... Aşk, iki insan arasındaki yakınlık duygusudur...
Suçumuz İnsan Olmak adi gibi icerigi de cok guzel bir roman. Ozellikle kitabin yaridan sonrasi beni cok etkiledi. Kitabin ana karakteri Nuri, Turk Edebiyati'nda cokca islenmis o tutunamayan adamlarin hikayelerini cagristiriyor. Hayatinda bazi seyler eksik kalmis, aslinda onemsemedigi seylerin esiri olmus ve dogruyla yanlis onun icin anlamlarini yitirmis. Savrulurken bazi duygulara tutunur gibi oluyor, onlarin gercek olduguna kendini inandiriyor ama yine yaniliyor.
Nuri'yle beraber ben de biraz kayboldum. Edebiyatin sevdigim yani da bu, o karakterle beraber biz de onun duygularina ortak oluyor bazen umutlaniyor bazen hayal kirikligina ugruyoruz.
Bu kitapla daha once karsilasmamis olmama sasirdim. Acaba hak ettigi degeri bulamamis bir kitap mi diye dusunmeden edemedim. (Odullu kitapmis ama su an pek bilinmiyor sanki)
Oktay Akbal’ın romanı (1957) • Olaylar romanın yazılışına yakın bir tarihte geçer. 1940 yıllarında İstanbul’da üniversitede felsefe öğrencisi olmuş, şimdi Ankara’da bir bakanlıkta 250 lira aylıklı küçük bir memur, otuz yaşında, evli, iki çocuk babası Nuri Kayalı, bir sabah işine giderken, evine yakın bir evin mutfağında, evliliğinde mutsuz, çocuksuz genç ve güzel Nedret’i görür. Tesadüflerin yardımıyla aralarında bir göz aşinalığı ve önce Nuri’de bir aşk başlar. Bir gün mutfağından içeri atılan mektuptaki çağrıya uyarak Nedret, Nuri ile buluşur. Kocası, Nedret’i yazın İstanbul’a göndermektedir. Yıllık iznini yazları Üsküdar’daki annesinin evinde geçiren Nuri, bu haber üzerine karısıyla çocuklarını bir hafta önceden yollayarak, İstanbul’a Nedret’le beraber, aynı kompartımanda gider. İstanbul’da buluşmaları sıklaşır. Nuri bir gün bir resim sergisine gidecekleri bahanesiyle Nedret’i, arkadaşlarından birinin garsoniyerine götürür. Nedret, durumu kapıdan girerken anlamıştır. Dakikalar ilerledikçe içinde bir şeyler yıkılan genç kadın, kapı zilinin birkaç kere çalmasıyla, düşler dünyasından kendine gelir ve Nuri’yi orada bırakarak caddenin kalabalığına karışır. Yasak aşkta aradıkları mutluluğun bir hayal olduğunu, üzgün-pişman anlamış, kurtulmak istedikleri hayatlarına dönmüşlerdir. • Oktay Akbal’ın bu romanı Türk Dil Kurumu 1958 Roman Ödülü’nü kazandı.
1955 yılında yazılan kısa romanın konusu Nuri ile Nedret'in yasak aşkı. Nuri, iki çocuk babası evli bir memur; Nedret, evli bir kadın. Komşu sayılırlar. Birbirlerini görüp adını aşk koydukları bir dostluk içinde kendi iç hesaplaşmalarını okuyoruz. Sevmek, sevilmek, aldatmak, aldanmak, kavgalar, evlilik, hayat, toplumsal bakış veya baskı, ruhun bireysel törpülenmesi veya törpülenmemesi, beylik yaşantı... birçok noktanın ortak paydası belli ki: Suçumuz insan olmak. Oktay Akbal'ın yalın anlatımı, düşündürücü üslubuyla okunası bir eser.
“İnsanoğlu bir bilmeceydi. Çözemezdi onu kimse. Kendi kendini bile. Kişi kendini bile tanıyamazdı. Anlayamazdı. İnsanoğlu, hele çağımızın insanı sorumsuz bir yaratıktı. Kopmuştu. Paramparçaydı. Çıkmazdaydı hep. İnançlar, güvenilir bağlar, sistemler, düzenler yoktu. Kişi yeryüzünde tek başınaydı. Anlayıştan, dostluktan yoksun. Herbiri başka bir dünyada. Çoğu defa bu dünyalar arasında, hiçbir ilgi yoktu. Olamazdı. Ne kadınla erkek, ne iki dost, ne çocukla ana-baba arasında. Suç kimdeydi?”
This entire review has been hidden because of spoilers.
kahvaltı niyetine okudum, günün ilk iletişimi. hikayesiyle alakalı boşluklar var kafamda. duygu betimlemelerini anlamadım. hep bi ötesini tarif etme çabası var ama yetersiz kalıyor. eğer bu bir tercihse de akışı kesiyor. karakterlerin motivasyonlarını anlıyorum ama bu duygu anlatımındaki yalpalama gerçekten empati kurmamı zorlaştırıyor.
beni kitapla tanıştırdığı için ase'ye teşekkür ederim
Oktay Akbal için "atmosfer yaratma ustası" veya "umutlu bir karamsar" diyebiliriz.
Oktay Akbal, çok hüzünlü bir şeyler yaşanacağını sezdirir, sıradan insanların hayatlarına renk katma arayışları ve bu arayış içinde çuvallamalarını dile getirir.
Çocukken Dondurmalı Sinema' sını okumuş, çocukluk hayallerimi parlatmıştım, büyüdüm Suçumuz İnsan Olmak' la ergen-yetişkin düşüncelerimi tarttım, ne de güzeldi.
Pek beğenmedim. Baş karakterleri antipatik buldum, öz eleştiri yapmayan farkındalık yoksunu kişiler. Bu tarz romanlarda ise baş karakterle özdeşleşme gerektiği için de sevemedim. 1.5
Aslında insanların insan olmaktan kaynaklı zaaf ve zayıflıklarından dolayı yargılanmaması gerektiği gerçeğini ortaya koyan, dili sade, sayfa sayısı az olmakla birlikte yer yer bazı noktaları uzamış hissi veren, dönemin -1950’li yılların başı- güzel bir panoramasını vermesi bakımdan da değeri artan bir novella.
Eserin türüne romandan ziyade "kısa roman" (İngilizce'de novella) denilebilir. Okuması pek kolaydı. Çoğu zaman eski bir Yeşilçam filmi izliyormuşum gibi hissettim.
Kitapta harika betimlemeler var. Devlet daireleri, şehir yaşantısı, Ankara'da kış, İstanbul'da yaz ile ilgili betimlemeleri severek okudum. Tarif edilen dünya oldukça canlı ve gerçekçi.
Modern insanın anlam arayışıyla ilgili bir eser olmasını sevdim. Hayal kırıklığını "suçumuz insan olmak" cümlesiyle özetlemesi; Supertramp'in, modern zamanda insan olma halini "crime of the century" şeklinde tarif etmesini hatırlattı.
Bunun yanı sıra eser çok incelikli değil. Olay örgüsü yer yer heyecanlı fakat genel olarak basit. Karakterler yüzeyseller ve hikaye boyunca pek bir gelişim göstermiyorlar. İki ana karakter var ve sürekli bir diğerinin bakış açısına geçiyoruz. Biri hayalperest, diğeri gerçekçi iki karakterin arasında savrulmamız belli ki bilinçli bir tercih. Anlatımı güçlendirmekten ziyade baltaladığını düşünüyorum.