Bir ruha sıkışmış iki cisim, bir paranın iki yüzü gibidir; yazıyla tura, hayalle gerçek. Biri olmadan, diğeri de olamaz. Biri kaybolursa, diğerini de kaybedersin. Erre, aynı rüyayı gören iki kardeşin adıdır ve Nevırmor, hayat denilen, zamandan uzun bir rüyanın hem kahramanı hem de tanığıdır.
İsmail Güzelsoy, kardeşliğin dokunulmaz ve mahrem güzelliğindeki yaraları açıyor. Kırgınlıklar, feragatler ve ihanetler arasında asla soğumayan ama hiddetten şefkate sürekli yer değiştiren sevginin gücüyle neşelendirip hüzünlendiriyor.
İsmail Güzelsoy 1963 yılında Iğdır'da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'ndan ayrılıp İsveç'e gitti. İsveç'te yaşadığı üç yıl boyunca İsveç dili ve edebiyatı üzerine çalıştı.
Erdal ve Recep’in hikayesi bu, iki kardeşin, İstanbul’a 70’lerin başında göç eden bir ailenin aynı zamanda. Henüz ilkokul çağında olan küçük çocuklar ve içlerinde büyük umutlar. Düşlerin ve rüyaların peşinden giden taze zihinler.
İstanbul diye geldikleri yer ilk sükutu hayalleri olsa da yeni yaşam alanlarına hızlıca alışırlar. Sınırlarını çizen bir hat dahilinde etraflarının keşfini yapar, oralara dair hikayeleri dahi öğrenirler. Birbirlerine olan bağlılıkları bu yabancı memlekette daha da artar. Hayatlarına giren çıkan önemli insanları ve olayları birlikte göğüslerler.
M.K. Perker’in müthiş illüstrasyonlarıyla ete kemiğe büründürdüğü okuduğum bu ilk İsmail Güzelsoy anlatısı, çocukluktan ergenliğe ve ilk gençliğe geçişlerini zor zamanlarda yapan iki kardeşin hikayesini son derece olgun ve sakin bir dille aktarmış. Ortaya büyülü ve dokunaklı bir eser çıkarmış.
bazi kitaplari, bazi karakterleri kendinize saklamak istersiniz. cok sevdiginizi ya da belki de biraz bir yaranizi saklar gibi saklamak. suslu hatiralar sahnesi de benim icin biraz oyle. doldu tasti gozlerim. lunaparklar mumkun erre, hadi tut nevirmorun kanadini...
not: bir kucuk detay paylasmak isterim. su sira zihnim biraz tuhaf calisiyor, kitaplari nedense bir sarkiyla baglamak istiyor. benim de hic itiraz edesim yok. nacizane fikrim bu kitabin sarkisi #daftpunk tan #veridisquo
“birbirimize destek olalim, iyi hissetmeyi deneyelim. cunku kotu seyler yasiyoruz. insan iyi seyler yasarken iyi hisseder zaten. maharet tersini yapabilmekte.” #kelebeklerkanattir
Kesinlikle kafası farklı çalışan yazarları çok seviyorum . Bu kitap kısacık ama ; İ.G kardeşlik hikayesini öyle bir anlatmış ki , sürekli yer değiştiren duyguları öyle bir işlemiş ki bayıldım .. Bu kitabı bana hediye eden sevgili İrem’e çok teşekkür ederim . İyi ki almışsın ve bu kitabı kaçırmamışım .. sende mutlaka oku ....
Kitabı kapattığımda içimde bir burukluk kaldı Ah ah dedim , hayata nerden başladığın önemli içine neler sığdırdığın evet ah Erdal dedim ah çocuk... Sonlarına rağmen herşeye rağmen güzel şeyler de barındıran ; güzellikler de barındıran bir hikaye okudum. Yazarın ilk okuduğum kitabı ve iyi ki de ilk çünkü diğer kitaplarının iyi olduğunu çokça yorumda okudum. Bu kitabı diğer kitaplarından sonra okusam haksızlık etmiş olabilirdim ve bu denli etkilenemezdim belki de diye düşünüyorum.
KAYBOLAN birini bulmak için sen de KAYBOLMAYI deneyeceksin; bu dünyada kaybolan her şey bir yerde buluşur.
İSTANBUL, kurumuş hayallerin TAŞRASI.
Bir insanı BOŞLUĞA DÜŞMEKTEN koruyan tek şey KENDİ GÖRÜNTÜSÜ olduğu için asansörlere AYNA konması zorunludur.
Kabadayı/belalı alt etmenin bir yolu, hiç BEKLEMEDİĞİ ANDA, ani ve kararlı bir şekilde TOKAT (aşağılayıcı olması için asla yumruk değil) atarken "VALİYE/MÜDÜRE vb. KÜFREDERSİN HA!" diye bağırmaktır. Bu sesleniş şahsı sersemletirken, yancılarını ürkütüp etkisiz kılar.
Görünürde hiç ÇİMEN OLMAMASINA rağmen, orası yağmur sonrası çimen KOKARDI her zaman; sanki o GARİP insanların KIRIK UMUTLARI, bir ŞENLİK gibi ÇİMEN KOKUSU olarak geride kalmıştı.
İNANDIRICI OLMAYAN GERÇEKLERLE İNANDIRICI YALANLAR arasında parçalanmak değil midir EDEBİYAT?
Bana bir RÜYA göstersene, ACİL bir RÜYAYA ihtiyacım var benim.
Bazı GÜNAHLARIN CEZASI, o günahı işlediğini BİLMEKTİR.
Çocuğum olursa ilk olarak ona KELEBEKLERİN kanadını koparmamayı öğreteceğim; çünkü kelebek KANATTIR zaten. Bazen birini kendine saklamak istersin, uçup gitmesin diye ama ölünce onun bir çift kanat olduğunu anlarsın.
Şehirlerin KAYPAK ve HİLEBAZ suretinde, ara sokakta BİR ÇOCUĞUN vahşice ve KALLEŞÇE TEKMELENEREK öldürüldüğüne tanık olduğum gün ben de çıkıp GİTTİM. Durmamı gerektirecek ne kaldı ki?
İsmail Güzelsoy'u ilk defa okuyorum. Senelerdir kitaplarıyla ilgili güzel yorumlar okurum. Farklı farklı kitaplarına gözümü dikmiştim okuyayım diye ama kısmet bu kitaptan başlamakmış. Ve iyi ki bundan başlamışım diyorum. Masalsı bir anlatım, arka plana ustaca yerleştirilmiş dönemin tarihi olayları, kardeşlik bağları, aile, ilk aşk ve canım karga Nevırmor... Karga burada benim çocukluk anılarımı tetikleyenim de aynı zamanda..
Uzun süredir bir kitabın sonunda ağlamamıştım, ağladım, rahatladım....
Birbirimize destek olalım,iyi hissetmeyi deneyelim.çünkü kötü şeyler yaşıyoruz.İnsan iyi şeyler yaşarken iyi hisseder zaten.Maharet tersini yapabilmekte.
"Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda."
Kapağını açtığımda bu alıntı karşıladı beni ve içime öfke ve üzüntünün aynı anda dolmasına sebep oldu. Bu sözler kanser hastası Dilek Özçelik'e ait. Temini zor olan bazı kemoterapi ilaçları için bir siyasiden yardım istemişti ve karşılığında eline 3-5 kuruş tutuşturulmuştu, o zaman döküldü bu kelimeler Dilek'in ağzından. Asla unutmayacağım Dilek'in bu sözlerini umarım benim gibi hala Dilek'in yasını tutan birileri daha vardır.
Böyle başlayan bir kitabın içeriğinin beni etkilememesine imkan yok dedim ve nitekim de öyle oldu.
Erdal ve Recep adlı iki küçük kardeşin öyküsü bu. Bir göçün öyküsü. Bir karganın öyküsü. Ötekileştirilenlerin öyküsü. Olmaz dediğimiz şeylerin olabilirliğinin öyküsü.
Bir ailenin İstanbul'a göçü ile başlıyor kitabımız. Erdal ve Recep çocuklar o zaman ama zaman içinde gözümüzün önünde büyüdüklerini görüyoruz. Çektikleri acıların filizlenmesini izliyoruz. Ailenin dağılmasının en çok çocukları yaraladığını bir kere daha öğretiyor hayat bize. Bir çok yerinde kocaman sarılmak istedim çocuklara tamam artık geçti demek istedim, artık çok daha iyi olacak her şey demek istedim ama onlar için her şey çok daha kötüye gitti. Kitabın kapağını kapattığımda içimin sızısının bir süre daha orada duracağını biliyordum ve düşündüğüm gibi de oldu.
Kaleminize sağlık İsmail Güzelsoy enfes bir kitap yazmışsınız. Sanki yaşananları bir köşeden izledim ve elimi uzatsam çocuklara dokunabilecek gibiydim. Umarım acıları dinmiştir Erdal ve Recep yani ERRE'nin...
Eylül ‘ün programında; “Tefeci yaşlı bir kadını öldüren biri ile tanışma şansım olmayacaktı eğer Dostoyevski okumasaydım” demişti İsmail Güzelsoy.. Bu edebiyatın ve tabiki sanatın gücünü daha derinden hissetmemi ve anlamamı sağlamıştı.. Ve yine aynı insan bazı günahların cezasının o günahı işlediğimizi bilmek olduğunu hatırlatacaktı bana, cezayı derinden hissedip fakat gün yüzüne çıkaramayan, dile getiremeyen bizlere.. Varlığımızı, yokluğumuzu sorgulayıp yürekten bağ kurduğumuz insanları hayatımıza sokacaklardı ki artık bir lunaparka eskisi gibi bakamayacaktık.. Bir karga gördüğümüzde bakıp derinlere dalacak, kan bağı değil can bağının ne olduğunu yürekten hissedecek ve etrafımıza artık eskisi gibi bakamayacaktık ama Süslü Hatıralar Sahnesi’nin süsü bize hiddetle ve çokça şefkatle bakmaya devam edecekti..
4 yıl boyunca kitaplığımda unuttuktan sonra sonunda açıp okuma fırsatım oldu. İyi ki de oldu, çok iyi bir yazarla tanışmış oldum. Keşke daha önce açıp okusaydım demiyorum çünkü kitabı ilk aldığım zaman okumaya hazır değilmişim. İçim çok buruk kaldı. Mahvoldum, kelimenin tam anlamıyla mahvoldum okurken.
Güldüren, ağlatan, düşündüren, arka plana küçük de olsa siyasi tarihi almış harika bir kitap. İçimi bitirince cız ettiren, iyi ki İsmail Güzelsoy’u Gölge ile tanımışım dedirten kitap aynı zamanda.
İnternetteki yorumlar İsmail Güzelsoy'un en zayıf romanı olduğunu yorumlamışlar. Ancak ben ilk kez İsmail Güzelsoy okudum ve resmen mest oldum. İlişkileri ve beraberinde getirdiği ruh halini bu kadar iyi okuyucuya eriştiren nadir kitaplardan olduğunu düşünüyorum. Yazım dilinin akıcı olması da bonus..
Dokunaklı bir maceraydı. Erre gerçekten bir paranın iki yüzü gibiydi. Yine de iki kardeşin birbirlerine bu denli bağımlı olmaları sağlıklı bir ilişkileri olmadığını açıkça gösteriyor. Biraz fantastik bir kurgu diyebiliriz. Ben keyifle okudum. Sadece karakterlerin ne birbirleriyle ne de birbirleri olmadan mutlu olmayı beceremeyişleri beni rahatsız etti. Yine de yazarın böyle bir ilişkiyi ele almak istediği de aşikardı. Dolayısıyla bu, bir eksiklikten ziyade bir tercihti. Onun dışında Recep'in eşi Filiz'in sözünü tutmaması çok ama çok bencilce idi. Favori karakterim ise pek çok okur gibi Nevırmor'du. Alıntılar
Daha önce adını duyduğum fakat kitabını ilk kez okuduğum, yerli yazarlarımızdan biri İsmail Güzelsoy. Yazım tarzı hakkında pek bilgim yoktu ama nedense büyülü gerçeklik, mistik bir havası olduğunu duymuştum yazılarının. Muhtemelen bir Youtube kanalında falan görmüşümdür yazarın kitaplarının önerildiğini, ya da o ay okuduklarını gösteren bir kanal sahibinin yorumlarında. Sanıyorum ki bu senenin kitap fuarında bu kitabı aldım ve kapak tasarımını kendisininkine benzettiğim ve daha önce okuduğum Mahir Ünsal Eriş'in Öbürküler kitabının yanına koydum. İki kitabın da tasarımı çok benziyor, ilüstrasyonları da Mustafa Kutlukhan Perker'e ait kitapların. Benzerlik buradan da geliyor olsa da aslında başlangıç hikayeleri de benziyor kitapların. Süslü Hatıralar Sahnesi biraz daha farklı tabii.
Erzurum'dan İstanbul'a çalışmak için gelen bir ailenin iki çocuğu baş karakterlerimiz. Recep adındaki abi olan karakterimizin ağzından okuyoruz olayları. Kardeşi, aslında kuzeni fakat anne babası ölünce teyzesi ve eniştesi ona ebeveynlik yapıyor, Erdal ile bir elmanın iki yarısı olarak büyüyen Recep, anlattığı hikayesiyle bu kardeşlik öyküsünü bize sunuyor. Recep abi olduğu için her zaman daha koruyucu ve kollayıcı olan, büyük şehire geldiğinde yaşça büyük olsa da okula yeni başlıyor. Erdal ise biraz saf ve meraklı bir çocuk. Bu iki kardeş, babalarının kendilerini terk edip Almanya'ya yerleşmesi ve orada başka bir kadınla hayat kurması ve annelerinin hastalanmaya başlaması ile tabiri caizse kendi kendilerine büyüyorlar. Büyüyorlar ama nasıl, neler yaşıyorlar bu süreçte. Kitabın neyini nasıl anlatırım bilmiyorum, ne desem spoiler olacakmış gibi. Bu haliyle de ilgi çekici bir konusu yok gibi anlaşılıyor. Aslında yok evet, ama içeride yaşanan olaylar ve hayatın sillesini bir şekilde yemiş olan bu iki kardeşin her şeye rağmen bağlarının nasıl sağlam olduğunu ve o kardeşlik duygusunu güzel bir şekilde okuyoruz. Bir de kargamız var, Nevırmor. Çocuklar kamyon arkasında İstanbul'a gelirken daha yavru olan Nevırmor da çocuklar gibi büyüyor. Onlar genç delikanlı adamlar olurken o ise yaşlanıyor, fakat onların her olayına tanıklık eden de Nevırmor'dan başkası yok. Bu haliyle de kitaba ufaktan bir büyülü gerçeklik de yayılıyor aslında. Fakat kitap başlı başına bir drama aslında. Öbürküler kitabına görünüşü benzemesinden kaynaklı onun gibi trajikomik hatta yer yer gerilim beklerken basbaya dramatik bir şey okuduk. Yeşilçam filmi olacak derecede hem de.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazarın dili oldukça akıcı ve günlük konuşmayı da kullandığı için yer yer samimi geldi bana kitabı okurken. Zaten 200 sayfa bile etmeyen bu kitabı sene boyunca okuma konusunda sıkıntı yaşamama rağmen bir iki çırpıda bitirdim. Sebebi akıcılığındandı kesinlikle. Olaylar dramatik ilerledi, kardeşlik kavramını çok güzel yansıttığını düşünüyorum yazarın, öyle ki kendinizi bu iki karakterden herhangi birinin yerine koymamak mümkün değil. Bu anlamda bir yere kadar oldukça realist şeyler okusak da kitapta göze çarpan olumsuz durumlar da yok değildi. Öncelikle 68 kuşağı, devrim, sol haberlerinin lafların arasına absürt bir şekilde kullanılması beni çok rahatsız etti. Deniz Gezmiş'in idam edildiği sabah kardeşimle yürüyorduk, diyor mesela ve hikaye öyle gidiyor. Deniz Gezmiş'in idamı ile bu anlattığın kısmın ne alakası var mesela, diye soruyorum. Yanlış anlaşılmasın, bu olaylarda beni rahatsız eden tek şey bu kişilere karşı ülkenin adalet sistemi. Fikirlerine karşı değilim, ama hani o dönemi anlatıyorsa, onu ima ediyorsa onunla ilgili bir şeyler ekle bari; çok alakasız bir şekilde cümlelerin arasına koymuş yazar bunları. Bu bir iki kere değil beş altı kere olunca da rahatsız etti beni. Onun dışında sonlara doğru hikaye güzel bir dramatik yere bağlanmışken, üzücü sonlardan birini görmüşken yazar frene basıp arka arkaya üzücü şeyleri sıralıyor; böyle okurken de "Ya kardeşim, sen ne bahtsız bir adammışsın" diye söyleniyorsunuz baş karaktere. Bir insanın başına hep kötü şeyler gelebilir, nerden bildiğimi sormayın ama bu kadar da abartı olmuş. Resmen dramatikliğin bile tadı kaçmış bir yerden sonra. Böyle olunca son 10-15 sayfa benim için çıtayı oldukça düşürdü kitapta. Bunun dışında sonunu güzel bağlamıştı yine de, dramatik ve büyülü bir son ile bitti ve beni tatmin etti sonu. Sadece sona giden o iki olay çok gereksiz bir şekilde ardı ardına oldu ve olmasaydı, daha farklı bir şekilde aynı sona bağlansaydı daha güzel olurdu bence. Hal böyle olunca da benim için ortalama bir kitaptan öteye gidemedi bu eser.
Yine de farklı dokunuşları olan bu eser yazarın en bilinen eseri olmasa da benim başka bir zamanda ondan tekrar başka eserler okuma isteğimi yerine getirdi. Süslü Hatıralar Sahnesi her ne kadar beni biraz tatmin etse de daha iyi eserlerinin olduğunu düşünüyorum İsmail Güzelsoy'un. Bakalım, günün birinde başka kitaplarını da okumak nasip olur belki yazarın.
İsmail Güzelsoy'un 2018 de yayımladığı ama benim okumakta biraz geç kaldığım kitap kardeşlik üzerine yazılmış. Aslında gerçekte öz kardeş olmayan, ama birbirlerini kardeş olarak bulan, kardeş kabul eden, ve sonunda birbirleri için vaz geçilmez olan iki çocuğun, Recep'le Erdal'in çocukluktan başlayıp kendi sonlarına doğru yol alan ve Erzurum'dan çıkıp Istanbul Gaziosmanpaşa'ya varan ve sonra hep orada kalan bir yol, bir ömür hikayesi.
Recep'le Erdal ya da herkeslerin onlara seslendiği adlarıyla Erre Gaziosmanpaşa'daki gecekondu mahallesinde bir taraftan büyürlerken bir taraftan da birbirlerinden bağımsız bireyler olmaya çalışmanın ağrısını çekerler. Ufacık bir mahalle içine, kıyısında yerleştikleri megakent Istanbul'a inat hayal güçlerinin süslediği, fantastik öğelerin de katıldığı kocaman bir dünya kurarlar birlikte.
Süslü Hatıralar Sahnesi 160 sayfalık uzun bir öykü ya da kısa bir roman. Ismail Guzelsoy'un etkileyici kalemiyle de okuması cok çokkeyifli ama bana az geldi. Ben Recep ve Erdal hakkında daha anlatılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Sanki biraz kısa kesilmiş bir öykü. Acaba diğer kitaplarında olduğu gibi Recep ve Erdal'da başka romanlarda boy gösterirler mi?
Ismail Güzelsoy benim çok sevdiğim Turk yazarlarından biridir ve benim kişisel edebiyat atlasıma Değil Efendinin Masalları isimli şahane kitabıyla Iğdır'i eklemiştir. O serinin yeri bende ayrı saklıdır.
Bu arada kitap fotoğrafını yine bittiği anda, gün ağarırken çektim. Fotoğraf sesli olsaydı fonda horoz seslerini duyabilirdiniz.
Erdal ve Recep adlı iki kardeşin bağlılığı sarsılamaz ilişkisini anlatıyor. Köyden istanbula göç eden, teyzesi öldükten sonra annesi kendi çocuğu gibi sahip çıktığı Erdal ile recep arasında 1.5 yaş var. İkisine annesi Erre diye hitap ediyor. Erdal abisi recep'e aşırı düşkün ve onsuz hayatını yoluna koyamayacağını düşünüyor. Bir dakikasını bile ayrı geçiremiyor. Fakat sonrasında Recep'in kız arkadaşı Filiz oluyor, Erdal geleceği görüyor ve olaylar gelişiyor. Kitap Erdal bilardo şampiyonası için İtalya'ya gidene kadar güzel aktı. Ama sonrasında Filiz'in başına gelenler ve Recep'in sakat kalması pek gerçekçi gelmedi.
Yazarın “Değmez”, “Hatırla”, “Gölge” kitaplarını okudum ilk önce. Üçü de ayrı zevk vermiş, ayrı rüyalara, dünyalara götürmüştü beni. Oysa “Süslü Hatıralar Sahnesi” okuduğum üç kitabı geçti. Daha cok mu duygulandım? Digerlerinde de duygulandığım yerler cok olmuştu ama bu daha başka bir tat verdi bana. Sevgili İsmail GÜZELSOY her kitabında beni çekmeyi başardı, büyük bir zevkle okumamı sağladı. Teşekkürler bu guzel kitap için de...
Bazı kitapların şanssızlığı, öncesinde çok iyi kitaplar okumuş olmak sanırım. Yazarla tanışmak için başka bir kitap seçmeliydim belki de. Bir kitap okurken karakterlerle aynı ruha bürününce, onların duygularını taaa içimde hissedince çok keyifli bir okuma oluyor benim için. Ancak bu kitapta o hissi duyamadım. Karakterler daha derinlemesine mi tasvir edilseydi ya da daha süslü cümleler mi lazımdı bilmiyorum bir şeyler eksik kaldı bende 🤷🏻♀️
"Bana iyi davransana Nevırmor, bak fena incindim. Çok yaralıyım. Yaramın adı Erdal. Evet, bazı yaraların adı var Nevırmor. Bazı yaralara pasaport bile verseler yeridir." Atılıp atılmadığı bir türlü açıklığa kavuşmayan o çocukluk tokadının gönlüme sıkıştırdığı acıyla okudum ben de, Erdal'ı, Recep'i ve fakat en çok Erre'yi...