… bizim gelincik tarlamız da bir dahaki bahara yok, Manves almış orayı da, üst yamacından çevirmeye başlamışlar bile, telefon fabrikası kuracaklarmış, Erice'nin yoksulu, sahipsizi bol nasıl olsa, işçi bulmaktan yana sıkıntı çekmiyorlar.
Manves City, Türkiye'nin büyük şirketlere teslim olan bir beldesinde, Erice'de yaşananları gözler önüne seriyor. Yıllar sonra hapisten çıkıp memleketine dönen Ersel, dev üretim tesislerinin ve fabrikaların ele geçirdiği bir Erice'yle karşılaşır. Yuvası dağılmış olan Ersel kayıplara karışan üvey kızının peşine düşer. Bu dokunaklı yolculuğunda, yerel bir gazetede yazılarıyla halkın sesi olan çocukluk arkadaşı Nergis, ona eşlik edecektir.
Sürüklenme'yle aynı anda yayımlanan Manves City, yoksullaşan insanların, yok edilen doğanın, katledilen kadınların, kirlenen derelerin, acımasız holdinglerin, günümüz Türkiye'sinin romanı. Latife Tekin, Sürüklenme'yle birbirine el uzatan Manves City'de yepyeni, duru bir dille işsizleri, yoksulları, ağaçları, çocukları; bu büyük yıkıma direnenleri yazıyor.
Latife Tekin is one of the most influential Turkish female authors. She was born in 1957 in Kayseri, Turkey. She continued her education in Istanbul. In 1983, her famous novel Sevgili Arsız Ölüm (Dear Shameless Death) was published. The magic realism in the book was drawn from the Anatolian folklore and traditions. Latife Tekin's childhood in Kayseri, a multicultural city at a central point in Anatolia, influenced both her first book and the others in this aspect.
bu romanla birlikte yayımlanan sürüklenme’yi okurken latife tekin’den başkası yazamaz diye düşünmüştüm. latife tekin’in başka bakışı, başka kavrayışı. bu böyle evet ama edebiyatımızın bugünüyle ilgili bir yanı da var bu durumun: bugünkü edebiyatımız, bugünü-günümüzü anlatabilir mi? işçiyi, işsizliği, yoksulluğu, doğa katliamını, bunlarla mücadeleyi?..hayır. kısa öykülerde, romana benzemeyen romanlarda dertlenmelerini-duygulanmalarını ya da içi boş fikirlerini süsleyip püslemekle meşgul yazarlarımız maalesef. öte yandan, yazsalar ne olacak meselesi var bir de. ne için yazacaksın, kime yazacaksın?..belki böyle düşünüyorlar ve belki de haklılar: yazsan ne olacak?..
bugün köy romanı yok, yoksulları, işçileri, işsizleri anlatmak cazip değil. “taşra sıkıntısı” bile yazılmıyor artık. taşra değişti, dönüştü. köylere şirketler geldi. dağlar, ovalar, ırmaklar, toprak, altıyla üstüyle toprak, şirketlerin oldu. işçiler eskisine benzemeyen fabrikalarda artık, işsizler başka bir işsizlikte, yoksulluk da yeni yoksulluk. hava değişti, su değişti, doğa değişti. latife tekin önce bu değişimi anlamak ve anlatmak isteğiyle başlamış işe. bu romanları yazmak için sanayi mahallelerinde yaşamış, işçilerin evlerine konuk olmuş, anlatmak için dinlemiş, gözlemlemiş ve sonunda iki roman çıkarmış ortaya. az örneği vardır herhalde, iki romanı birlikte yazmış, birlikte yayımlamış.
iki romandan sürüklenme’nin günümüzün genel manzarası ve atmosferine, manves city’nin ise değişimin somut yanına, etkisine-gücüne-hızına-şiddetine odaklandığını söylemek mümkün. iki roman birbirinden bağımsız düşünüldüğünde de, birlikte değerlendirildiğinde de sağlam romanlar. ben önce sürüklenme’yi ardından manves city’i okuyup bitirdiğimde iki roman yerine tek, büyük bir roman olabilir miydi diye düşündüm ama. manves city sürüklenme’nin içine yerleştirilebilir, hikaye daha da genişleyebilir, büyüyebilir, tek roman büyük romanların kendine özgü gücünü ve imkanlarını da kazanabilirdi belki. böyle düşündüm ama bu iki romanın ya da latife tekin’in eksikliği değil elbette. olsa olsa edebiyatımızın eksikliği.
latife tekin’in okuduğum ikinci kitabı. Sevgili Arsız Ölüm’ü okumuştum daha önce. bir yazarın önce ilk, sonra son (iki son kitabından biri gerçi ama son sayılır) kitabını okumak değişik bir tecrübe oldu gerçekten. sevgili arsız ölüm’ü okurken, genç yazar olmanın etkisiyle de olabilir, sanki koşuyorsunuz da nefes nefese kalmışsınız gibi bir his bırakıyordu. manves city’yi okurken ise sakin sakin yürürken sürekli tökezliyormuşum gibi hissettim. kötü bir şey gibi söylemiyorum tabi bunu ama seri bir şekilde okuma deneyimi yaşayamadım pek. teknik güzel ama yorucu oldu biraz. hikaye ise kocaman bir kalp ağrısı. çok üzücü ama ülke şartlarında hiç saçma ya da abartı değil.
Daha önceden Berci Kristin Çöp Masalları ve Sevgili Arsız Ölüm kitaplarını okumuştum. Onların ardından beklentimin biraz altında kaldı. Dili sade ama anlatılanın çok yorucu-kalp kıran bir konu olmasından dolayı çok da kolay bir okuma olmadı. Kötü bir kitap değil asla. Fakat benim favorilerimden birisi olmadı.
Sürüklenme'nin hemen arkasından Manves City'i okumaya başladım. Sürüklenme 'ye göre çok daha akıcı, yazarın mükemmel kurgu tekniğini anlamamız açısından çok önemli bir eser. Çok fazla konuya girmek istemiyorum. Vakti olana mutlaka tavsiye ederim. Sürüklenme ile ilgili gorüşlerimi yine koruyorum. Yanlızca daha zor bir metin. İki kitabı da henüz okumayanlar Manves City'den başlarlarsa Sürüklenme'yi de daha rahat okurlar. Gerçi yazar benzer konuları içerdiği için birlikte okunmalarını öneriyor, ama benim önerim bu yönde. Latife Tekin bizi yakamızdan tutup silkeliyor, "açın gözlerinizi" diyor. 💜✍🏼
Latife Hanım, kitaba ismini Manisa ve Vestel'den oluşan melez bir kelime yaratarak vermiş. Bilenler bilir, Vestel'in fabrikası Manisa'dadır. Organize sanayi bölgelerindekiler için ismin anlamı daha “kudretli” gelecektir. Yıllardır fabrikalarda mühendislik yapan ve işçilerle iç içe olan biri olarak ancak içerden birinin yaratacağı bir evren kurguladığını söyleyebilirim. Kurmaca gerçek değildir, ancak ve ancak gerçeğin taklidi olabilir. Bunu bilsem de romandaki pek çok şeyin gerçekten beslenmesi meselesini “bu konu özelinde" önemli görüyorum. Üstelik Latife Hanım’ın başkasının derdiyle dertlendiğini kanıtlayan bir yanı da var. Romanı Manisa'ya ve bazı sanayi şehirlerine gidip işçilerle vakit geçirdikten ve hatta işçilerin evlerinde konakladıktan sonra yazmış. Bir yazar olarak tüm edebiyat serüveninin yoksulluk meselesi etrafında şekillendiği düşünülürse şehirlerin kenarlarına konuşlanan, ancak ilgilisinin gittiği fabrikaları, bildiği işçileri, maruz kaldığı sömürüyü, talanı ve dönüşümü ondan başkası metnine konu yapamazdı.
Latife Tekin’in ilk eserlerinden itibaren ele aldığı yoksulluk meselesi ve yaşadıkları yine bu kitabın da temel konusu. Bir iftira sonrası hapse giren ve beş yıl sonra döndüğünde kasabayı ve ailesini bıraktığı gibi bulamayan Ersel’in hikayesini okuyoruz. Bıraktığı kasaba Erice tarım arazilerini sanayiye kaptırmış, ismi bile değişmiş Manves City olmuş. Üvey kızı ise kayıp. Kendi üveyliği üzerinden ayrı bir yakınlık kurduğu kızını arama yolculuğunda ona eşlik eden Nergis’in anlatımları ve gazeteye yazdığı yazılarla zenginleşen hikaye Latife Tekin’in en sürükleyici ve hızlı okuduğum kitabı oldu benim için.
Erice, dönüşen ismiyle Manves City. "Mavi yaka" işçi sınıfının zorluklarını kentsel dönüşüm, durmak bilmeyen doğa yıkımı, kültürel yozlaşma, kadın cinayetleri gibi konuların fonunda anlatıyor.
Bu zorlukları ve sorunları okurken kendisini "beyaz yaka" diye tanımlayan insanlar ile "mavi yaka"nın ne kadar çok benzer sorun yaşadığını da sorgulamamızı sağlıyor Kendini işçilerden farklı konumlandıran üniversite mezunu plaza çalışanlarının da Erice'deki işçiler gibi verimlilik adı altında az insanla çok iş çıkarma, maaşların zamanında ödenmemesi, mesai ücretlerinin ödenmemesi -hatta böyle bir kavram olmaması- iş güvenliğinin göz ardı edilmesi gibi bir çok sorunu var.
Latife Tekin Erice'deki taşra üzerinden aslında büyükşehirlerde "beyaz yaka" halüsinasyonuna kapılmış işçileri -okur kitlesinin büyük kısmının bu kitle olduğunu düşünürsek- bir nevi kendine de getirmek istiyor.
Erice'de yaşayan herkesin tümüyle üveylik üzerinden kurgulanması, metaforlar çok etkileyiciydi. Akıcı bir dille yazılmış, içinde insanı derinden etkileyen cümleler barındıran bir roman.
Anlatılan yoksulluğun yeni yüzü. Hapisten yeni çıkmış kahramanımız Ersel’in bir kaç günü içerisinde biz okuyucular da değişen taşraya, işçilere, yeni zenginlerin hayatına şahit olur, şaşırırız. Lakin bu romanda anlamını çözemediğim şey üveylik. Ersel üvey kızını arar, x y’nin üveyidir vs. Tüm roman boyunca bir üveyliktir gider. Temsil ettiği şeyi henüz çözemedim.
Fabrikalar şehrine dönmüş Erice, yeni adıyla Manves City’de yıllar sonra hapisten çıkıp, izini kaybettiği kaybolan üvey kızını arayan Ersel’in yoksulluk ve işsizlikle birleşmiş iç burkan hikayesi..5 üzerinden 4...
Güzel kurgulanmış ancak yeterince akıcı yazılamamış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Özellikle kurgusunu ve ele aldığı konuyu sevdim. Bilhassa köy insanında derin yara açmış fabrikalaşmayı ve sonrasında gelen değişimin çok iyi kaleme alınmış olduğu apaçık. Neredeyse distopik ancak bir o kadar da gerçekçi yazdığı bu kitabı ve yürek burkan, isyan etmek istediğim bir sonla kapatmış Latife Tekin. Ancak kitap konusunda hoşuma gitmeyen bazı noktalar var. Yoksulları yazarken bir şekilde onlara karşı da bir kin besliyormuş, onları suçluyormuş gibi bir hava hakimdi yazarın dilinde ve daha sonra dinlediğim konuşması da bunu destekledi. Belki de bu yüzden onları cezalandırmaya devam ettiğini gördük kitabında da.
Birlikte yayınlanan iki güzel öykünün, Manves City ve Sürüklenme'nin hüzünlü karakterleriyle birlikte zaman geçirmek çok güzeldi. Onların sürüklenmelerini kimi zaman üzülerek, kimi zaman da gülerek, sevinerek geçirdim günlerimi bir süreliğine. Karakterlerin birbirlerine iki ayrı kitaptan dokunmaları da çok etkileyici bence. Sürüklenme'nin taksicisini Aşk işaretlerinin Nezir'ine benzettim biraz. Latife Tekin'e hem beni bu insanlarla tanıştırdığı için hem de öyküleri çok güzel bir dil ile anlattığı için çok teşekkür ederim.
Latife Tekin'den okuduğum ikinci kitap. Okuması kolay, dili akıcı bir kitaptı, fabrikalaşmanın ilk etapda toplumda ve ekonomide küçük ölçekte dahi olsa yarattığı etkiyi çok güzel ifade eden bir kitap.
"Sevgili Arsız Ölüm" o kadar çok etkilemişti ki beni hem yazı dili ile, hem hikayesi ile, bu kitapta benzer bir his oluşsa da, hikayeyi daha az güçlü buldum. Ya da Dirmit'i ayrı sevmişim, hep aynı tadı da arıyor olabilirim,
Latife Tekin'in politik duruşunu çok sevdim, dönemi okumak, toplumsal etkilerini roman kurgusu içerisinde okumak isteyen herkese tavsiye ederim
Sade bir dile sahip, kavga gürültü çıkarmadan kendi kavgasını ortaya koyan, emeğin ve toplumun değişimi üzerinde kendisini konumlandıran kısa ama oldukça etkileyici bir eser.
Ersel karakterinin peşinde Eda'yı aratırken farklı toplumsal yönlere okuyucuyu sokmaktan çekinmeyen yazarın, kitap boyunca sukunetini bozmadığı Ersel üzerinden cesur bir final ile kitabı bitirmesi de kitabın en beğendiğim yanı tartışmasız.
Önemli bir taşra eseri, hem de taşra betimlemesine oldukça az zaman ayırmasına karşın.
ne güzel bir romandı. yine büyülü gerçekçilikle karşılaşmayı düşündüğüm için pek bir hevesle başlamamıştım ama latife tekin’in ilk kitaplarından oldukça farklı bir anlatımı var manves city’de. orhan koçak bir yazısında “büyüsüz gerçekçi” demişti. gerçekten de gözlerimi kapayınca ersel ile birlikte erice’de, artık yabancısı olduğum evimde, iç bulantısıyla yürüyüp durdum. değişen çalışma koşulları, değişen işçi profilleri, değişen erice... ancak yoksullar ve onların sömürüsü hiç mi hiç değişmiyor. latife tekin her şeyi en içeriden anlatmış.
Beni etkileyen birçok an ve söz vardı bu kitapta aslında ama en çok son bölüm etkiledi beni. Ani ayrılıklar, yarım kalmışlıklar ve ihtimaller… Kitap boyunca gerçek hayatı bana anımsatan en çarpıcı anlardı. O bölümden bir alıntı bırakmak istiyorum şimdi.
“Ben güpgüzel bir kızdım, su damlası gibi gözlerim, boğazımda yaprağımla hayatımın baharındaydım, mayısında bile değil, martındaydım güneşin.” (s.148)
Bir kentin ruhu nasıl değişir? Toprağin yerini fabrikalar aldığında değisen sadece sokaklar degildir. Latife Tekin Ersel' in gözleriyle insanlığımiz geldigi halleri anlatıyor. Yapay zeka sadece fabrikaya girmiyor. İliskiler de yapaylaşıyor.
Şu an bu kitabı nasıl tarif etsem diye düşünürken yazıp yazıp siliyorum çünkü o kadar ama o kadar beğendim ki ne yazsam eksik olacakmış gibi...Öyle aşırı ilginç bir konusu yok ama zaten gerçek edebiyat sıradanlığı sürükleyici kılabilendir. Çok beğendiğim bir diğer nokta da güncel tüm sorunları kitapta bulabilirsiniz ama öyle güzel yerli yerinde yedirilmiş ki hiç biri sosyal mesaj içeriği taşımıyor. Ben de zaten öyle göze sokula sokula yapılanları sevmiyorum. İlk olarak Sevgili Arsız Ölüm ile tanımıştım Latife Tekin’i,oradaki benzersiz üslubuna da hayran olmuştum. Şimdi de ondan daha farklı bu yalın ama edebi gücü çok yüksek üslubunu da çok sevdim. Okuyun,okutun
Çok bilindik, çok bizden bir hikayeyi anlatmış Latife Tekin kitabında. Bir arayış hikayesi içine işçinin tüm derdini tasasını hayatın başka başka yanlarını yedirmeyi ama yine de okuyucuyu boğmamayı başarmış. Bir çırpıda okunabilir bizden bir kitap.
Hikaye güzel başladı ama fazla Türk filmi atmosferine döndü gibi geldi bana. Birçok şeyden bahsetmek yerine daha sınırlı bir çerçeve çizse sanki daha güzel olurmuş. Özellikle Türkiye’deki çalışma düzeninin değişimini yansıttığı bölümleri etkileyici buldum. Kitapla ilgili en sevmediğim şey ilk 30-40 sayfada bolca bulunan cümlelerdeki karışık zaman kullanımı. Kitabın okunurluğunu bana kalırsa epey düşürüyor.
Kahramanımız Ersel, bir Dashiell Hammett karakteri gibi acımasızlığı ve yoksulluğu aynı anda günden güne büyüyen bir şehirde üvey kızına ulaşmak için tanıdığı tüm kapıları çalıyor.. Paris Texas gibi, Chinatown gibi bir kitap.
Tanrı anlatıcı 3.tekilden, mişli geçmiş zamanda haksız yere hapis yatan Ersel’in hapisten cikip koyune Erice’ye geri donusuyle baslayan olay örgüsünü ve buna paralel olarak onu tren istasyonunda karsilayan cocukluk arkadasi Nergis’in trajik, acılı, acikli, hüzünlü, iç parcalayici hikayesini ozgun ve saf bir dille anlatıyor. Latife Tekin taşra edebiyatı dediğimiz türe münhasır harika bir eser yaratmış. Okumaya alisik olmadigim bir tarz olsa da köy edebiyatı, epey keyif alarak okudum.
Realistik bir olay örgüsü etrafinda bir donemin işçi dunyasinda yaşanan zorbaliklari, grevleri, haksizliklari, vakti zamanında gelincik tarlalari, kiraz ağaçlarıyla bezeli coğrafyaya gelip fabrikalar insa eden Manves sirketinin Erice’nin doğal bitki örtüsünü beton fabrika binalarinin altina gömmesini okuyoruz, doğa harikasi Erice köyünün zamanla nasıl fabrikalar diyari Manves sehrine dönüştürüldüğünü.
Kapitalist dunyanin vahsi yüzünü “üveylik” unsurunu sembollestirerek anlatiyor Tekin. Çehovvari ve acıklı bir sonla bitiyor kitap. Uzun zamandır mutsuz bir kitap okumamistim, bana çok dokundu. Yeşilçam tadinda bir roman okumak isteyenler için ideal bir okuma olabilir!
Kentleşme özelinde duygusal çöküntüleri yanıstan bir kitap Manves City. Metaforik olarak bir şehrin kapıldığı hayallere, insanların hayal kırıklıklarını ekleyerek bir kent-insan çakışması gerçekleştiriyor. Kitabın kapağı muhteşem. Can Yayınları'nın hakkını vermek lazım. Latife Tekin, kırsala hakim bir yazar. Edebi değeri yüksek. Toplumsal bir sorunu ele alış biçimi gayet vurucuydu ama eksik kalan bazı duygular ve ana konudan uzaklaştıran bir his vardı sürekli takip ederken hikayeyi. Ayrıca sosyal medya ve yeni dijital kültüre adapte olduğunu gösteren cümleler çok sası durdu, belki beni uzaklaştıran durum bu oldu. Çağı yakalamak güzel ama yakalamak zorunda olduğunu düşündüğünü hissettim. Samimi gelmedi bana çok fazla. Bu konu harici oldukça doyurucu bir kitap. Latife Tekin sevenler zaten hemen edinmişlerdir.