“Yerdeydim ve avuçlarım kızgın kömür parçalarını tutmuşum gibi yanıyordu. Sağ yanıma gelen şutu hâlâ nasıl olduğunu anlayamadığım bir refleksle kurtarmıştım. O an Lefter'in sözü duyuldu: ‘Tamam, bulduk! Kaleye Sunay geçecek.'” Lefter'in şutunu kurtardığında henüz 10 yaşındadır Sunay Akın. Kaleci kazağını çıkarıp kalemi eline aldıktan sonra bu kez kaleci öyküleri biriktirmeye koyulur. Kimler kimler girer bu öykülere... Nobel'li bilimcimiz Aziz Sancar; Berlin kaplanı Turgay Şener ve onun jübile maçına katılan ünlü Rus kaleci Lev Yaşin; antrenmanlara kömür işçilerinin Zonguldak'tan gönderdiği madenci eldivenleriyle çıkan Şenol Güneş; Yaşar Kemal'e İstanbul'daki ilk evinin kapısını açan Abidin Dino'nun yeğeni kaleci Sabri Dino; düğün davetiyesinde gelinin attığı şutu karşılayan damat Yılmaz Vural; en renkli kalecilerimizden Varol Ürkmez ve ona elini uzatan Baba Hakkı, Nâzım Hikmet'in şiirindeki kaleci; Albert Camus; Pavarotti ve daha niceleri giyer bu formayı. Hep 1 numarayı taşırlar sırtlarında…
Şükrü Sunay Akın (d. 12 Eylül 1962), şair, yazar, gazeteci, araştırmacı, tiyatro oyuncusu.
12 Eylül 1962 tarihinde Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu (bu yüzden 18 yaşından beri doğum gününü kutlamamaktadır). Ailesi, onun daha iyi eğitim görebilmesi için, 10 yaşındayken İstanbul'a taşındı. Lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu.
İlk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri "hava muhalefeti" nedeniyle kayıptır!.. 1984 yılında yayınlanan ilk şiiri de bir sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatır! İlk şiir kitabı 1989'da "Makiler" adıyla yayınlanır. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya'nın koyduğu bu kitabı "Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı" izler.
1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü Makiler[1] şiiri ile kazandı.
Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli'nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreyya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 5 yıl boyunca hem ders verdi hem ders aldı. Bu deneyimin de yardımıyla, tek kişilik oyunlar hazırlayıp oynamaya başladı. Türkiye'nin çok sayıda merkezinde ve yurtdışında (Frankfurt, Nürnberg, Londra) sayısız kez tek kişilik oyunlarını sergiledi. Halen Sunay Bey Tarihi adlı gösterisini sunmaya devam etmektedir.
23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi'ni Göztepe, İstanbul'da ailesine ait dört katlı tarihi bir konakta açtı. Müze, Türkiye'de türünün ilk ve tek örneği olup, Avrupa Konseyi'ne bağlı Avrupa Müze Forumu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'ne 2010 yılı için aday olmuştur.
TRT 2 ve CNN Türk'de "Stüdyo İstanbul", "İzler", "Akşama Doğru", "5N 1K" gibi kültür sanat programları ve belgeseller hazırlayan, katkıda bulunan Sunay Akın, TV 8'de de "Gezgin Korkuluk" ve Ramazan Ayı boyunca Mahya Işıkları adlı programı hazırlayıp sundu.
Yaşam Radyo, Radyo Kent, Best FM'de radyo programları yaptı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi.
“ İzmir'deki okuldan tasdiknamesini alan Ahmet, annesiyle İstanbul’a geri döner. Evden içeri girdiğinde donup kalır! Ev boşalmıştır adeta. Ne halılar vardır yerde, ne dede yadigarı antika eşya, ne de dikiş makinesi... Düş kırıklığı yaşayan çocuğunu bir köşeye oturtan anne, kardeşi için son çare olarak İsviçre'den ilaçlar getirildiğini ve o ilaçların bedellerini ödemek için evdeki pek çok eşyanın satıldığını anlatır. Ahmet, bu acı öyküyü dinlerken, çok özlediği piyanosunun bir zamanlar durduğu boşluğa bakmaktadır.
Kardeşi Memo için hastalandığı dönemde bir beste yapmaya başlamıştır Ahmet... Ama o beste hiçbir zaman tamamlanamayacak, yeni bir piyano alırız diyen babası da, evlat acısıyla kahrolarak birkaç yıl sonra hayata veda edecektir.
1972 yılında, Ankara'daki Mamak Askeri Cezaevi'nde görürüz Ahmet’i... 12 Mart rejiminin antiemperyalist insanlara indirdiği tırpandan payına düşeni almıştır o da... Türk Solu dergisini hazırlayanlardandır ne de olsa...
Hapishanenin koridoruna, mahkümların oynaması için bir pinpon masası konulmuştur. Arkadaşıyla maç yapan Ahmet, yere düşen topu alırken karşısında biri dikilir. Top, hamamdan dönmekte olan ve her yerinden su damlayan bir makkûnun iki parmağının arasındadır... Ve Deniz Gezmiş, topu göstererek şunu söyler Ahmet'e: ‘Öp beni, vereyim... ‘
Deniz Gezmiş, öpüşürken arkadaşı Ahmet'in kulağına fısıldar: ‘Nasıl oldu senin oğlan?’ Ahmet'in iki yaşındaki oğlu bir ameliyat geçirmiştir. Ve Ahmet, Ağaçlar Çiçekteydi kitabında şöyle anımsar o anı: ‘Onca olayın yanında önemsiz sayılabilecek bu olayı, idamlık Deniz nereden duymuş, nasıl olup da hatırında tutmuştu? Onun en zor günlerinde bile incelikleri süzerek öne çıkan belleği beni çok etkilemişti.’
Deniz Gezmiş'in çocuk yüreğinde unutmadığı, asılmasına birkaç hafta kalsa da sağlığıyla ilgilendiği çocuk ‘dudak yarığı’ tedavisi için ameliyat edilmiştir. Ve doktorlar, iyileşmesi için üflemeli çalgı önerirler çocuğa... Ahmet'in, melodika çalan oğlundaki olağanüstü müzik yeteneğini fark etmesi uzun sürmez... Böylelikle kardeşi Memo'nun acısından yıllar sonra da olsa, bir piyano girer evine...
Deniz Gezmiş'in merak ettiği çocuk, o piyanonun tuşlarından yola koyularak, dünyanın en büyük müzisyenlerinden biri olarak çıkacaktır karşımıza. O çocuğu, Fazıl Say'ı, Deniz Gezmiş'in asılmadan önce dinlemek istediği Rodrigo'nun konçertosunu çalarken görmeyi hep hayal etmişimdir. “(s.83)
Sunay Akın bence artık bu tarz kısa öyküleri ortak bir konsept etrafında toplamak ve bunları ilginç (kendisine göre) biçimlerde bağlamak şeklinde tanımlanacak türden vazgeçmeli. Kendisi gençliğinde kaleci olduğu ve Lefter ile Yesilkoyde komşuluk yaptığından bu kalecilik hikayeleri yazma işine girişmiş belli ki. Ama kitaptaki bazı hikayelerin kalecilerle veya kalecilikle bir ilgisi yok. Öyküler arasındaki bağlantılar da çok zorlama. Örneğin, Çaykovski ve futbol kitabı yazan bir şahıs aynı hikayede yer alıyorlar. Aralarındaki tek bağlantı ikisinin de bir şekilde Trabzon’dan geçmiş olması:))
Kitabın en beğendiğim kısmı, Akın’ın kendisine (sallıyor diye) yapılan eleştirilere cevap verdiği bölüm oldu. Bu bölümde hem ilginç olmaya çalışmamış hem de fikirlerini açıkça dile getirmiş. Keşke artık böyle daha doğrudan ve daha radikal yazılar yazsa, tüm görüşlerini öğrensek.
Futboldan zırnık kadar hoşlanmayan bir kadın kitaba tali hikayeler vasıtasıyla ancak bu kadar çekilebilirdi. Zaten bu ilgisiz (ama aslında ilgili) şeyleri bağlantılandırmak Sunay Akın'ın alameti farikasıdır. Atladığımız, bilip de detayına inmediğimiz konular ne de güzel dillendiriliyor-yazılıyor.
Bu kitabı, bazı ünlü kalecilerin ilginç yaşam öykülerini öğrenmek için okumaya başladım. Ancak birkaç hikayeden sonra bu amacıma ulaşamayacağımı anladım. Birçok hikayede, başından ilginç olaylar geçen baş kahramanlar kaleci değildi. Bazı hikayelerin ise futbolla tek bağlantısı, kahramanlardan birinin bir akrabasının kaleci olması, veya ortamda bir futbol topu olması idi.
İlk hayal kırıklığımı atlattıktan sonra, "En azından Sunay Akın'ın sevdiğim üslubuyla ilginç hikayeler okumuş olacağım" düşüncesiyle kitaba devam ettim. Ancak bu anlamda da beklentimi çok karşılamadı. Eğer Sunay Akın hayranı iseniz, onun elinden çıkmış yeni hikayeler okumak istiyorsanız tavsiye edebilirim.
Kitabın ilk yarısı çok güzel. Ancak devamı, özellikle son bölümü aceleye gelmiş gibi. Bazı yazılar zorlama olmuş. Bir satır maç skorundan bahsedilmiş, ardından ilgisiz bir yazarın veya sanatçının hayatı anlatılmış. En dikkatimi çeken kısım ise, kitapta kadının adı yoktu. Akın, tek bir kadın kalecinin bile hikayesini yazmamış. Birkaç istisna dışında, erkek kalecilerin çevresindeki kadınlar ise hep anonim, isimsiz. Kalecilerin babalarının, erkek kardeşlerinin, erkek arkadaşlarının isimleri var ama annelerinin, kız kardeşlerinin, kız arkadaşlarının adları yok. Sadece futbolcuların gönül eğlendirdiği kadınlar isimleriyle anılmış. Bu kitap, Sunay Akın’ın kitap zincirinin en zayıf halkası.
Eski bir kaleci olan Sunay Akın, çok güzel bir iş yapıyor kalecilerle ilgili ve çoğunlukla hayatımıza dokunmuş onca insanla kaleci bağlantılarını ustaca yaparak. Tarihle ilgili bağlantılarına dair söyleyeceklerimi sona saklayayım. Futbol kurallarının çıkış noktaları, futbolumuzun nasıl geliştiği, nelere fayda sağladığı gibi birçok pek bilinmeyen detay açıklamalarıyla aydınlatılıyor. Ne de güzel oluyor, boş beleş bir kitap değil sonuçta. Yaşar Kemal'in, Yılmaz Güney'in, Cemal Süreya'nın, Albert Camus'nün hayatları sunulur.
Ne var ki... sol görüşle harmanlanmış yazarımız kendisine sunulan son günlere kadar tarih derslerinde amentü diye öğretilen Osmanlı'yı kötüleme çabalarını aralara serpiştirmesini beğenmedim. Sol görüşün ağır basmasını da Demokrat parti atıflarında görüyoruz. Şahsı eleştirmiyorum, çünkü yetişme tarzı bu, yapacak bir şey yok ama hep örnek verdikleri Tevfik Fikret'in "Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhâniyetinden İstimdat" mersiyesini bir okumaları ve bu denli nefret kusmadan önce at gözlüğünden kurtulmalarını tavsiye ederim. Bu ufak noktalar dışında kitabı başarılı buldum.
"27 Mayıs 1960 ihtilaliyle Demokrat Parti'nin baskı dönemi bitince .... " "II.Abdülhamid'in baskılarına karşı gelen ..." Sadri Sema'nın şu bayağı sözü de aktarılır yazar tarafından: "Yıldız baykuşunu bir sillede yere seren..." "..başarılarının kralın müneccimlerinden kaynaklandığını düşünen padişaha..."
Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı. Kalecilik geçmişi olan ünlü insanlarla ilgili hikayelerini içeriyor. Pavarotti, Aziz Sancar, Albert Camus, Cemal Süreya, Che Guevara bunlardan birkaçı hepsinin kalecilikle bağlantısı olması beni çok şaşırttı. Sayfa sayısı az ancak yazarın derya deniz bir bilgi birikimi var özellikle benim gibi genel kültür merakınız varsa içinde geçen her anektod için internet araştırması içine gireceksiniz bu yüzden bitirmeniz zaman alabilir. Bazı yerlerde olayları birbirine bağlamak için fazlaca süslü cümlelere başvuruyor yazar bu da biraz akıcılığı sekteye uğratıyor.
"Don Kişot, düzenin rüzgarına doğru dönen yeldeğirmenlerine saldırdığı anda değil, tepetaklak edilip düşse de, hayalleri için yeniden ayağa kalktığında Don Kişot olur! Bu yüzden bir kaleci, Don Kişot olmayı başardığında iyi bir kalecidir."
"İstanbul Alzheimer olmuş bir hastadır. Çünkü müzeleri, çağdaş anlamıyla kütüphaneleri, meydanlarında heykelleri yoktur. Oysa tüm bunlar ülkelerin, kentlerin, toplumların hafızasıdır. İstanbul'un rantçı, çıkarcı, kirli kafalara değil, aydınlanmanın ışığını karanlığa taşıyacak ellere ihtiyacı vardır. "
Not: 2025'te değişik türde okumalar yapma ve farklı yazarlara şans verme hedefim güzel ilerliyor. Kendimi tebrik ediyorum.
Sunay Akın bu kitabında sevdiği oyun olan futbolun gönül bağı kurduğu mevkiisi olan kaleciliği anlatmakta. İlk penaltı vuruşu,ilk penaltı golü,yazarlarin,şairlerin futbolla olan bağlılıklari ve daha birçok tarihi niteliğe sahip bilgiler bu kitapta. İlginç bilgilerin babasının yeni kitabını zevkle okudum.
Türkiye’nin tarihini, siyasi figürlerini, dönemsel odağını, farklılıklarını ve önemli kişilerinin hiç bilinmeyen yaşamlarından kesitlerini Sunay Akın’nın usta anlatımıyla buluştuğu harika bir kitap. Kaleci ve kaleciyi çağrıştıran betimlemeler üzerinden olaylar ve tespitler harika anlatılmış. Ayrıca kitabın başlığına bakıp içerisinin bu kadar zengin olabileceğini tahmin etmemiştim ve okumayı ertelemiştim. Keşke daha önce okusaydım
Her zamanki gibi keyifli ve birçoğu hüzünlü hikayeleri Sunay Akın' ın yazım tarzında okumak, yıllardır tanıdığınız bir kişi ile sohbet etmekten, hatta sadece o kişinin konuştuğu, sizin dinlediğiniz bir monolog yaşamaktan ne kadar keyif aldığınızı hatırlatıyor. Diğer tüm kitaplarını tavsiye edebileceğim gibi bu kitabını da tavsiye ederim.
Sunay Akın bu sefer de kaleciler üzerinden anlatıyor tarihin küçük anekdotlarını. Kendine has anlatımıyla bir solukta okunabilecek kitaplardan biri daha. Tadı damağınızda kalıyor ve yenisi ne zaman gelir diye bekliyorsunuz.
Keyifle okudum. Hikayeleri zorlama ortak noktalarla birbirine bağlaması eleştirilmiş ama benim hoşuma gitti açıkcası. Hakkında kısmen fikrim olan kişilerin az bilinen yanlarını okumak güzeldi.
Çok klasik bir Sunay Akın tarzında , küçük hikayelerden oluşan bir kitap . Uzun zamandır Sunay Akın okumuyordum (lise yıllarında beri, o zamanlarda da çok önyargılıydım kendisine karşı) ama oldukça keyifli bir okuma oldu.
Diger kitaplarından da bazıları var elimde ,vakit geçirmek için okunacak eserler.