bir yanıyla çok sahici bir roman kuşlar yasına gider. otobiyografik temeliyle birlikte, sevginin, iyiliğin, merhametin, vefanın, değer vermenin, kıymet bilmenin ve paylaşmanın ince ince işlendiğini görüyoruz. ölümün gölgesini, faniliği, gelip geçenlerin, geride kalanların hüznünü hissediyoruz. roman baştan sona derin bir hayat bilgisiyle, bakmanın, görmenin, hissetmenin, anlama ve anlatma ilminin izleriyle dolu. kalpten yazılan ve doğrudan kalbe dokunan kısımlar var. hikaye bu yanıyla herkesin hikayesi.
öte yandan romanın dünyası tuhaf bir dünya. merkezdeki baba-oğul ilişkisinin hiç sorunsuz-çatışmasız, sevgi dolu bir ilişki olması yadırganmasa bile romandaki herkesin iyi olması, roman dünyasında sadece iyiliğin olması şaşırtıcı. bir yerden sonra bu dünyaya nüfuz edebilen tek gücün ölüm olduğunu ama ölümün bile, insanların birbiriyle ya da hayatla hesaplaşmasına-yüzleşmesine değil, sadece bir veda hüznüne sebep olabildiğini görüyoruz. bu tuhaflık, hikaye içindeki gerçekliği gölgeliyor, kişileri ve olayları başka bir boyuta taşıyor.
toptaş iki boyut arasında gidip geliyor roman boyunca. hem gerçekliğin işaretlerini hem de fantastik ögeleri kullanıyor. yaşanmış gerçek hikayelerle masallar, düşler, rüyalar birbirine karışıyor. roman nihayetinde kahramanının/anlatıcısının romancı olduğunu da hatırlatıyor okura. okur olarak gerçeklik boyutunda kalırsanız bu romanı çok sevebilir, düşsel boyutunda huzursuzlanabilir ama her koşulda hasan ali toptaş'tan daha iyi romanlar bekleyebilirsiniz.