GRIGIA
-...enlemesine gerilmiş iplere asılı ark lambaları o kadar yüksekteydi ki, altlarındaki sokaklar karanlığın içinden geçilip gidilen lacivert uçurumlar gibiyken, yukarıda uzayda tıslayan beyaz güneşler dönüyordu.
-...dünyada başka yerde olduğu gibi nasıl bir insan olunduğuna -güvenilir mi, güçlü ve korkulacak biri mi, yoksa zarif ve güzel mi- bakılmıyordu burada (değerli taş madeninde çalışılan bir İtalyan kasabası), insan nasıl olursa olsun, hayatın meseleleri hakkında ne düşünürse düşünsün, bereket getirdiği için sevgi buluyordu; sevgi bir haberci gibi önden gidiyordu, tertemiz misafir döşekleri gibi seriliydi her yere ve insanların gözlerinde "hoş geldin" armağanları vardı.
-...(Kasabaya yerleşme kararı sonrası) Canlı olma isteğinin yükünden, ölüm korkusundan kurtulmuştu. İnsanın gücünün doruğundayken sonunun yaklaştığını hissettiğinde hayatın tadını çılgınca ve kana kana çıkaracağını düşünmüştü hep ama böyle bir istek duymadı, sadece kendini zor durumda hissetmiyordu artık, onu varoluşunun sultanı kılan harikulade bir hafiflikle doluydu.
-...(Kasabada) ne kadar güzel olursa olsa da hüzün ve can sıkıntısından mustariptiler. Sıkıntıyı bol şarapla çalkalıyorlardı.
...(kasabalılar toplandıklarından bir saat sonra) Muhteşem yıldızlarla bezeli yumuşacık bir çayırdan geçen altın kaplama teneke bir el arabası gibi dönüp duruyordu gramofon. Artık birbirleriyle hiçbir şey konuşmuyor, sadece konuşuyorlardı.
Bir okutman, bir girişimci, eski bir cezaevi müfettişi, bir maden mühendisi ve emekli bir binbaşı birbirlerine ne söyleyebilirlerdi ki?
Huzursuzluğun, görece huzurun, özlemin sözcükleriyle de olsa bir hayvan dilini konuşuyorlardı. Aslında hiçbirini ilgilendirmeyen meseleler hakkında sık sık lüzumsuz bir heyecanla tartışıyor, işi hakarete vardırıyorlardı, ertesi gün arabulucular taraflar arasında mekik dokuyorlardı.
...Öyle davranmışlardı, çünkü zamanı öldürmek zorundaydılar ve zamanı kimse gerçekten yaşamış olmasa da, kendilerini kasaplar gibi kaba saba buluyor, bu yüzden birbirlerine kinleniyorlardı.
...Kadın, çocuk, konfor hasreti. Ve aralarda yine sil baştan gramofon.
-Orada öylece oturan kadına (Grigia) uzaktan yaklaştıkça yüreğinin daha hızlı çarptığını kendinden saklayamıyordu; insan aniden çam kokusu ya da mantarlarla kaplı orman toprağından yükselen baharatlı kokuyu aldığında da böyle çarpar yürek. Bu duyguya her zaman biraz doğa kokusu da karışıyordu, ki doğanın doğallıktan başka bir şey olmadığını unutmamak gerekir; doğa topraksıdır, keskin, zehirli, insanoğlunun boyunduruğu altına girmediğinde tümüyle insanlık dışıdır. Bu köylü kadına bağlanmasının nedeni tam da bu olsa gerekti.
PORTEKİZLİ KADIN
-Bazı belgelerde delle Catene, bazılarında da Ketten Beyleri diye geçerlerdi; kuzeyden gelmiş, güneyin eşiğinde durmuşlardı; çıkarlarına geldiği gibi Alman ya da Latin kökenli olduklarını söyler, kendilerini kendilerinden başka hiçbir yere ait hissetmezlerdi.
-...neredeyse serbest duran dimdik bir kaya duvarının üzerindeydi şatoları; şatonun beş yüz ayak aşağısındaki vahşi küçük ırmak öyle çağıltılı akıyordu ki, insan kafasını pencereden dışarıya uzattığında odanın içinde çalan kilise çanını bile duyamazdı. Dış dünyanın hiçbir sesi, Catene'lerin şatosunun önünde asılı bu muazzam gürültü perdesinden geçip şatoya ulaşamıyordu; fakat çağıltıya karşı durabilen göz bu engeli aşıyor, şaşırıp sendeleyerek manzaranın derinliğine düşüyordu.
-Nasıl ki şimdiye dek gökkuşağının ucuna kimse ulaşamadıysa, o büyük surların ötesini görmeyi başaran da olmamıştı; bir sur bitiyor, diğeri başlıyordu; aralara, taşlarla dolu örtüler gibi çukurlar geriliydi, burçlar ev büyüklüğündeydi, yerdeki küçük taşlar bile adam başı kadardı; aslında dünya olmayan bir dünyaydı.
TONKA
-...çok güzel olmasa da yüzünde bir kesinlik, kararlılık vardı. Bu yüzde bir bayağılık, ancak istendiği zaman etkili olan o kurnaz dişilik yoktu; ağız, burun, gözler, her biri açıkça kendi başına duruyor, kendi içinde incelenmeyi de hak ediyordu, insanı büyülemelerinin nedeni dürüstlükleri ve tümünün üzerine boca edilmiş tazelikten başka bir şey değildi.
-Konuşma becerisi düşüncelerin bir aracı değil, bir sermaye, etkileyici bir süstü.
-...eşyalarını topladı ve rüzgarın güneşle ya da yağmurun rüzgarla çekip gittiği gibi, o kadar duygusuzca, o kadar doğallıkla yurdunu terk etti.
-...hayat her türlü olasılığı hesaba katmanın gereksizliği üzerine kuruludur, zira en uç olasılıklar pratikte gerçekleşmez.
-...O fikirleri ile yüklüydü ve insanlar bundan sağlayacakları bir çıkar kokusu almadıkları sürece hayati tehlike taşıyan bir yüktür bu.
-Bir insana güvenmediğinde sadakatin en açık işaretleri bile sadakatsizliğin işaretlerine dönüşür, güvendiğinde ise sadakatsizliğin elle tutulur kanıtları bile yanlış anlaşılan, büyüklerinin haksız yere cezalandırdığı bir çocuk gibi ağlayan bir sadakate dönüşür.
-İnsan hayatı, hayatın her bir sesini iyice işitip her birine yanıt bulabilmek için fazla hızlı akıp gitmekte.