Ben Ağabey'in hikayesini anlattığı mahallelerin birinde yaşıyorum. Paris'in en büyük banliyösü Seine Saint Denis'de, Drancy'de. Geçen hafta burada bir devlet okulunun anaokuluna giden çocuğumun okulunda veli olarak mutfak saatine katıldım. Çok yoksul bir banliyönün kenar mahalle okulu. 23 tane öğrenci, hepsi 4-5 yaşlarında, hepsinin gözlerinden ateş fışkırıyor, meraklı, öğrenmeye can atan, zehir gibi çocuklar. Üç beş tanesi hariç hepsi çok yoksul ailelerin çocukları, üç beş tanesi hariç hepsi göçmen ailelerin çocukları. Bu çocukların yüzde doksanının zar zor liseyi bitireceğini, gözlerindeki ferin nasıl solacağını, fışkıran zekalarının Paris'ın beyaz ve ırkçı ama görünmeyen duvarlarına çarparak nasıl reddedileceğini, içlerindeki hevesin nasıl söneceğini düşündüm. Buna karşı bir şey yapamanın kahrını, mahallenin yine de neşeyle dayanan gençlerini, dinledikleri müziklerin güzelliğini, mizahlarını, sıkışmışlıklarını, kabalıklarını, cigaralarını, kapşonlu montlarını, seslerini, enerjilerini, nezaketlerini, itirazlarını düşündüm. Yine de evladımın sınıfındaki her çocuğun bu ırkçı kapitalizm tarafından yutulmayacağına inandım, birkaçı mutlaka başka şeylere inanacak, dirayet gösterecekti.
Bu roman işte bizim mahallenin ve bir tür dirayetin romanı. Mahallenin çocuklarının hikayesi, mahallenin ritmiyle, bam bam bam diye vurarak, belki rap söyler gibi, ancak bu kadar güçlü anlatılabilirdi. Mahallenin sadece diline değil ritmine ve müziklerine de sadık kalmış Mahir Güven. İki erkek kardeşin hikayesine odaklanarak Fransız olmayı, Fransız olamamayı, göçmenliği, parasızlığı, yalnızlığı, kimsesizliği, ailenin boğucu ve güç verici yanlarını, gençliği, kardeşliği, kardeşini çok sevip ondan nefret etmeyi, yoksun kalmayı, banliyö çocuğu olmayı ama aynı zamanda goygoyu, eğlenceyi, futbolu, mavrayı, başka türlü dayanışma ağlarını, yine de hayata neşeyle devam etmeyi, bir yolunu bulmayı, farkında olup kahırdan ölmemeyi de anlatmış. Göçmenlik de ırkçılık da yalnızlık da ölüm de dram değil sadece, bir devam etme, araziye uyma, bir tür isyan etme, hadi tam isyan etmesen de kendi yolunla, kendi yolundan gitme hikayesi, hem zor acılı ama hem de neşeli şenlikli. İnsanlar aldanan, aldatılan, zavallı göçmenler, yoksullar değil, tercihler yapan, belirli şeyleri seçen, elbette çok sert kısıtılılıklar içinde ama seçimler yapan gerçek özneler. Ağabey Seine Saint-Denis'nin ara sokaklarından Suriye'nin bombalar yağan köylerine, IŞİD'den Fransız polisine, Kürt özgürlük hareketinden 11. Parisin ara sokaklarına nefesini, sözünü, ritmini bir an kaybetmiyor. Kitap aynı zamanda bir inanç hikayesi; inandığına nasıl inanırsın, ne kadar inanırsın, neye neden inanırsın, inandıkların için ne yaparsın, inandıkların seni nasıl birine dönüştürür, inandıkların için nereye gidersin, nereye kadar gidersin, mutlak bir inanma hikayesi olan romanın arka planında hep bu sorular durmaksızın, güçlü bir vurguyla dönüyor. Fişek gibi cidden, patlayan bir metin, insana okurken kitabı bırakıp tur attıracak kadar güçlü. Sonundaki twist de çok nefisti, ortalarında bir yerde böyle olacağını tahmin etsem de kitap boyunca böyle mi değil mi diye düşünmekten bir an bile vazgeçmediğim için üzerimde bırakması gereken etkiyi bıraktı. Kitabın çevirmenini buradan ayrıca alkışlıyorum, jargon ve banliyö argosu dolu bir metni müthiş bir yetenekle, ritmi hiç bozmadan çevirmeyi başarmış, çok büyük bir beceri bence.
Karakterlerin isimlerini kitabın sonunda öğreniyoruz, roman boyunca karakterlerin isimlerini çok düşündüm ve çok merak ettim çünkü isim çok önemli mesele benim için, ismine layık olmak. Mahir Güven ağabeyin ve kardeşin ismini ne güzel düşünmüş, ismine layık iki kardeşi ne güzel anlatmış, kendisi de ismine layık olduğunu bu müthiş güçlü metinle de ortaya koymuş, umarım çocuğum, kardeşimin adını taşıyan İlksev Hayal de göçmen olarak zor koşullarda geldiği bu ülkede, Fransa'da, ismine layık olur, hikayesine sadık kalır. Onun buradaki deneyimi de aynı Ağabey romanının karakterlerine verdiği gibi ona hem bir melankoli ama hem de bir güç, dayanıklılık, neşe, ayakta kalma kapasitesi ve dirayet de katar. Kim demiş ki göçmenlik sadece bir ezilme deneyimi olacak diye?
Şu bölümü çok uzun olmasına rağmen alıntılayacağım çünkü ben de kendi kardeşim için yazsam bambaşka kelimelerle de olsa tam da böyle bir şey yazmak isterdim: 'Kardeşim, yeni yetmelik ateşinin fitillediği sokak kavgalarında badimdi benim, yumruklarımın gücünden çok, sıvışmak için bacaklarımın çevikliğine güvenirken, ertesi günün ikindisinde bomboş cepler ve tütün katranı dolu ciğerlerle, 5 numaralı hattın son durağındaki McDonald's personelinden cheeseburger dilenerek nihayetlenen hızlı gecelerdi, bir Che Guevara'nın topun ağlarla kucaklaşacağına dair verdiği güvenceyle ilerleyerek penaltı noktasına konuşlanan ayaklarımdı, 2006'da ZZ'nin Brezilya'ya karşı çıkardığı efsane maçtı, tabanvayla kat edilen kilometreler, pazaryerlerinde, Pablo Picasso Metro Durağı'ndaki kebapçının önünde antin kuntin mevzularla, geyikle, dedikoduyla, lagalugayla, kolpayla, goygoyla, düşle, yalanla, icatla geçirilen saatlerdi. İlk scooter yarışlarının adrenaliniydi. Sonra araba yarışlarında kazanılan zaferler ve indirilen Euro'lardı. Ay tepede, güvercin takla ve babam orkestra gibi horlarken bana kapıyı açandı kardeşim. O beni her zaman ve her yerde takipte, yakın markajda tutan adamdı çünkü ne anası ne babası vardı ve tek kılavuzu benim, diye düşünürdüm. Boyu henüz omzumda ve daha üç tel bıyığı terlememişken karakoldan sinemaya kadar kıçımdan ayrılmazdı. Geceleri alemlerde cıvırlara zanıyan abaza ergen gözleri ve ilk zook danslarında kalkan at yarrağı. Ben komutan genç hergele, parmaklarımın arasında dumanı tüten bir fişek, araba ve çıtır manita meraklısı, o ise akıllı çocuk ve sadık üsteğmen, kitabına gömülmüş, örnek aldığı peygamberlerin hayatını hafızlardı. Kardeşim kendi yolunu başkalarının hayatıyla ilgilenerek bulmuş bir adamdı. Dünyanın dertlerinin hırpaladığı bir yumuşak yürekti. Dün Abbe Pierre için dua etmiş, bugün Suriye ve Filistin için dua ediyor olabilir ve bir sonraki gün de herhangi birinin gözyaşlarını silmeye koşabilirdi. Böyleydi benim kardeşim. Eksik taşağım. Öbür yarım. Sağ ya da ölü, benimle, her yerde, her zaman, her an, her hareketimde, her sözümde. Aldanmadı o. Kimse aldanmaz. Bir yola girdi. Sadece bir yol. Başka bir yola da girebilirdi. Bu onun seçimiydi. Sonunda dönüp baktığında görecek ki hepsi de mezara ya da cennete taşır. Bana en büyük insanlık dersi oydu.' Ağabey, sayfa 254.