Boşluk hemen yanı başında beklerken, kadın onu görmezden gelmeyi öğreniyor. Derin nefes alarak, içerek, uyuyarak, kusarak, en çok da yazarak onu unutmaya çalışıyor. Boşluktan kaçmak için duvarlarını kendi elleriyle özenle örüyor. Yıllarca, umut ve sabırla. Ancak ne yaparsa yapsın rüyalarından kaçamıyor. Düşleri hep ve tam orada. Boşluğun ortasında taştan bir ev. Issızlıkta, tek başına. Evde bir tablo. Pencerelerin arasında. Tabloda yaşlı bir kadın. Öylece ona bakmakta. Yüzlerce kez, içinde kar taneleri olan bir kaleydoskobun içinde dönüp duran bir ruh. Çığlıklarla uyanılan geceler. Gözyaşları ve terle. Boşluk rüyalarından sızıp onu çağırıyor, şehvetle.
Otopsi, bir kadının iç dünyasındaki derin çelişkileri anlatıyor. Onuyazmaktan, dahası kendi olmaktan alıkoyan kimliğini, sorumluluklarını irdeleyen kadın, bir yandan da annelik görevleriyle yazma tutkusu arasında bölünür. Çocukluk travmalarıyla, toplumsal baskılara karşın yazma tutkusuyla gelen gerilim, içinde büyüdükçe büyür ve bu hesaplaşma onu giderek varoluşsal bir seçim yapmaya zorlar. Söz konusu olansa boğucu günlük yaşamı ile yazmak, başka bir deyişle, esaret ile özgürlük arasında bir seçimdir…
uzun zamandır yapmadığım, hatta kendimi yapmaktan özenle alıkoyduğum bir şeyi yaptım. daha önce adını hiç duymadığım birinden, yakın dönem türkçe edebiyattan bir ilk roman okudum. okumamın sebebi aslında kitapta -tanıtımı sebebiyle- shields ve lessing'le ortak bir şeyler bulabileceğim heyecanıydı sanırım. hayaller, hayaller.
ve sonrasında, tabii ki, kaçınılmaz bir hayal kırıklığı. tamam, bu biraz da benim saflığım ve boş umutlarımdan ötürü.
dün gece okurken çok şey vardı aklımda da üstüne uyuyunca artık ne kadarını toparlayabilirim bilemiyorum.
ardı doldurulmamış hikâye ve karakterlerle karşılaşmaya ne kadar devam edeceğiz bilemiyorum (ya da ben buna ne kadar tahammül edebileceğim). sonlara doğru (sağ olsun, son sayfada!) bir doldurma çabası var ama çok geç kalındığından mı bilinmez, zaten yarım yamalak, havada kalıyor.
bir şeyin altını çizmek ya da, ne bileyim, boğuculuğunu yansıtmak için o şeyin iki sayfada bir aynı kelimeler ve benzetmelerle anlatılmasını değil, o hissin aktarıldığını görmek istiyorum. evet maskeler, evet kadın-anne-işkadını-eş gibi türetilebilecek kimlikler arasında sıkışmışlık, evet yazma ve kendini gerçekleştirme arzusuna rağmen yapamama, evet, tamam, bunları sanırım önceki otuz altı tekrarda anlamıştık, teşekkürler. bir şeylerin bunca tekrar ederliğiyle monotonluğu da vurgulanıyor tabii ki, ama bunun bire bir aynı kelimelerle, hiçbir şeyi değiştirmeden, öylece, kopyala-yapıştır misali aktarılmasının da lüzumu yok sanıyorum. başka bir şekilde anlatılabilirdi. hatta (inanmazsınız!) anlatılmayabilir, gösterilebilir, hissettirilebilirdi. maalesef, öyle bir şey olmamış.
bu da kör göze parmak bir üslup yaratıyor. hatta şöyle diyeyim, okurken aklıma çizgi filmlerden bir görüntü geldi hep. muhtemelen bugs bunny'den. bir şey saklanmış ama bulunması da isteniyor mesela. o zaman orası böyle neon ışıklı onlarca okla donatılıyor. parıl parıl, göze çarpıyor. işte burada, işte burada! işte, işte, hâlâ mı görmedin, dur birkaç sayfa daha tekrar edeyim!
bu bir iç döküş (döküş yazarken başta yanlışlıkla iç çöküş yazdım, o da olur, dimi), ya da ne bileyim, itiraf anlatısı diyelim. öyleyse neden bu üçüncü tekilde anlatım? bunu da sorgulayıp durdum. birinci tekille çok farklı bir etki yaratılabilirdi. böyle hem anlatıcı karakteri, hem "yazar" (burada implied author'ı kastediyorum, çevirisine dair bir fikrim yok) anlatıcıyı, bunların hepsi de okuru dışlıyor/yabancılaştırıyor. verilmek istenen hisle (öyle bir şey varsa) üslubun uyuştuğunu zannetmiyorum o yüzden.
göz devirdiğim klişe cümleler veya sözde plot-twist'eyse hiç değinmiyorum.
dökülüyor, dökülüyor. her şey patır patır dökülüyor.
Kendi iç dünyasında gelgitlerin en derininde olan, yaşadığı hayatın içerisinde köşeye sıkışmış hatta kendini kafese kapatılmış gibi hisseden kimliksiz bir kadının ruhani çekişmelerini anlatan ve az sayfaya sayılamayacak kadar duygunun sığdırıldığı başarılı bir yapıttı benim için. Tek sevmediğim nokta zaman zaman yapılan keskin geçişler oldu. Onun haricinde etkin şekilde kullanılan betimlemelerle karakterin yaşadığı geçişli ruh hallerinin yansıtılması, yazarın yazım tekniği çok iyiydi.
Bu kitap bir ara o kadar sık önüme çıkıyordu ki kitabı almama rağmen içimden okumak gelmemişti bir türlü. Şu sıralar Türk Edebiyatı haricinde bir şey okumayı istemediğimden bir şans vermek istedim. Ne yazık ki sevmedim.
Önceden sıklıkla okuduğum bir temayı sevmem için önceden okuduklarımdan daha iyi olmasını beklerim. Lakin bu sefer onları aşamamış bir tekrarı okumak bana keyif vermedi. Ayrıca yine önceden okuduklarımdan farklı olarak bu sefer ana karakterle bağlantı kuramadım, onu anlayamadım. Elbette okuduğum her kitabın her karakterini anlamak, ona hak vermek zorunda değilim; fakat çevremde bu kitapta anlatılan kadınlardan o kadar çok var ki ve ben onlara o kadar kızıyorum ki… Sanırım bu sebeple bu kadın karaktere de bir türlü ısınamadım, hal böyle olunca da kitabı sevemedim.
İş, çocuk ve koca üçgeninde sıkışmış kalmış, tek arzusu yazmak olan; fakat hayatın ona yüklediği sorumluluklar sebebiyle bunu bir türlü gerçekleştiremeyen bir kadının sancılarını okuyoruz Otopsi’de. Bundan sonrası bir hayli öznel bir yorum olacak, okumak istemeyebilir ya da bana katılmayabilirsiniz.
Çevrem evliliği bir mecburiyet, başarılması gereken bir şey, atlanması gereken bir sosyal statü olarak gören, kendine uygun olduğunu düşündüğü biriyle gerçekten anlaşıp anlaşmadığını dikkate almadan, onu gerçekten sevip sevmediğinden emin olmadan evlenen kadınlarla dolu. Bu kadınların hepsi hayatlarından, kocalarından şikâyetçi. Bu kadınların hepsi yapmalarını gerektiklerini düşündükleri için çocuk yapan kadınlar. Çoğu bu kitaptaki kadın karakter gibi o çocuğu bir yük olarak gören, bunu zaman zaman bana da hissettiren kadınlar. Benim çok kızdığım kadınlar. Evet, çevre baskısı, aile baskısı, anlıyorum; ancak günümüzde kadınların da kendi ayakları üzerinde durabildiği bir zamanda bu pişmanlıklara ne yazık ki hak veremiyorum. Kimse kimseyi evlenmesi için, mutlu olmadığı bir evliliği devam ettirmesi için, üstüne bir de böyle bir evlilik içinde çocuk sahibi olmak için zorlayamaz, zorlayamamalı. Toplumsal baskıların farkındayım; fakat bu baskılara boyun eğerek onları beslediğimiz kanısındayım da. Zira otuz yaşındayım, evli değilim ve yukarıda anlattığım kadınlar neden evlenmediğimi bir türlü anlayamıyorlar. Sürekli evliliklerinden şikâyetçiler; ancak evli olmayanları da kendi mutsuz hayatlarına benzer bir hayata çekmeye çalışıyorlar. Bunun haricinde, dünyaya gelip gelmeme konusunda bir seçim hakkı bulunmayan bir çocuğa da böyle bir hayatı kimse reva görmemeli. Siz baskılar sonucu evlenmiş, çocuk yapmış olabilirsiniz; ancak o çocuğa istenmediği, sevilmediği duygusunu yaşatamazsınız, yaşatmamalısınız. İşte tam bu sebeple AHHH BU BASKILAR, LANET OLSUN BU KOCAYA DA BU ÇOCUĞA DA kafasını anlayamıyor, anlayamadığım gibi bir de kızıyorum. Bu yorum tam bir iç dökmeye dönüştü, farkındayım; ama kendimi açıklamadan da duramadım. :)
Aydın kadın bunalımı modern kadının en çok baş etmek zorunda kaldığı durumlardan biri. Hem eş olacak hem anne olacak hem de başarılı bir iş kadını olacak. Her şey olacak ama kendisi için hiçbir şey olamayacak. Bu kısa ama güçlü romanı okurken aklıma Adalet Ağaoğlu, Nilgün Marmara ve Sylvia Plath geldi. Onların çığlıkları bu romanın ana kahramınınkine karıştı. Otopsi adı gibi vurucu ve etkili. Ruhu yaşadığı ve yaşamak istediği hayatla ikiye oradan de bin parçaya bölünmüş bir kadını okuyoruz. Her sayfa ayrı bir tokat ama hepimizin içinde hissedeceği bir yankı aynı zamanda. Okurken sık sık aklıma yazarın mükemmeliyetçi biri olup olmadığı geldi. Çünkü kelimelerin hepsi özenle seçilmiş gibiydi. Herhangi bir şey ne eksik ne de fazlaydı. Bir sonraki siparişinize ekleyin derim.
Bu bir roman değil adeta bir iç dökme! Dünya ve yaşam içinde kadın olmanın iç dünyadaki etkileri, kadın olmanın mecburiyetinin, mesuliyetinin tezahür edişini okuyoruz. Çok etkileyici ve mutlaka okunmalı!
Okurken kadın olarak bize dayatılan sosyal görev ve ödevlerin altında nasıl da ezildiğimizi bir kez daha gördüm. Kadın olmak, anne olmak, eş olmak. Bunların aslında ne kadar zor olduğunu biliyor muyuz? Okurken bir kez daha dayatılan algılar içinde nasıl da ezildiğimizi, yok edildiğimizi bir kez daha fark ettim. Bir kadının kendi yaşamına otopsi yapması fikri oldukça yeni ve güzel geldi bana. Okurken zorlandım ama keyif de aldım. Daha iyi olabilirdi ama bu hali ile de üzerine düşünebileceğim bir okuma süreci sundu bana kitap.
"Ruhu bulunduğu kabın şeklini alamayan" bir kadın.
Boşluk, hiçlik, varoluş bunalımı, sorgulamalar ve kadın olmak üzerine bir bilinç akışı. İlk defa okuduğum Özge Lena'nın üslup ve tarzı bana nasılsa Virginia Woolf'u anımsattı. Hissettirdiği varoluşsal sorgulamalar da aynı şekilde. "Hep bir şeyler eksik," diye başlıyor ve sarıp sarmalıyor. Okuyucu bir de kadınsa ve Maslow piramidinin tepesine yerleşip kendini gerçekleştirip artık mana arayışına geçtiyse kitap daha anlamlı hale geliyor.
"Bazen bir anı, bazen bir his, bazen kendilik. Ve bazen de bir kelime, bir imge ya da bir yaşam. Yaşamın içinde bir düşünce. Düşüncenin sonunda bir eylem. Eylemin yanında bir isyan. Eksik olan, içimizde bir boşluk suretinde var oluyor."
Sirkülasyonu bitmeyen bunalım ifadeleri bu hissiyatı içselleştirmemiş ya da daha önce hiç hissetmemiş insanlara monoton gelebilir ama bu moda girip çıkan kadınlar için can simidi vazifesi göreceğinden şüphem yok. Bunalım yanına arkadaş istiyor ve benzer hisleri paylaşan insanlar görmek akıl sağlığını korumaya yardımcı oluyor.
"Kadın korkak. Ruhu akıp giderse kendini aramaya ve bir de bulursa üstüne, bedenini de sürükler diye ödü patlıyor."
Özge Lena sıkıştırılmış, donmuş ve öldürülmüş kadın ruhuna otopsi raporu yazıyor. Bunu da büyük bir ustalıkla yapıyor. Sorgulamalar kadının toplumsal rollerine de değiniyor. Şizofren gibi farklı rollere bürünen, evinde ev hanımı, iş yerinde güçlü kadın, çocuklarının anası, kocasının önüne bir kap sıcak yemek koyan mükemmel eş, bütün görevler sorgulanıyor teker teker.
"Kadınlar kusursuz çalışanlar olmalı, mükemmel anneler ve harika eşler; mademki evde oturmak varken çalışmayı tercih ettiler... Kadın üçünde de beceriksiz ve üç kere suçlu."
Kadın evinde hissetmiyor. Ait hissetmiyor hiçbir yere. Eşine de çocuğuna da işine de bir yakınlık kuramıyor. Kendine kalmak istiyor, kendini gerçekleştirmek istiyor. Bu kitapta ise kadın sadece yazmak istiyor.
"Aidiyet beraberinde mahkumiyet getirir. Herhangi bir şeye; bir ülkeye, bir fikre, bir dine, bir aileye, en kötüsü de bir insana ait olmak hapiste olmakla eşdeğerdir."
Beni derinden etkileyen ve düşünsel yolculuğa çıkaran muazzam bir keşif oldu Otopsi.
Sen oku bu kitabı, evet evet sana söyledim! Neden mi oku? Çok sebep var bunun için... Sen hiç kimliğinden utandın mı? Sen hiç acaba bunu yapsam ne derler dedin mi? Kimden bahsettiğimi pekala biliyorsun. Hani ağız büzüp ayıplayan, iyi ki diyip köşesine çekilen, “eleştiri” sanıp “hakaret” eden o kısımdan bahsetiyorum. Tanımadım deme çünkü buna ne ben ne de sen ihtimal veririz. Toplum içinde kadın olmak ne kadar güç sence? Başkalarının sözlerine göre yaşamaya kolay denebilirse evet hiç zor değil ama ya senin istediklerin? İçinden çığlık atmakta ustalaşmış ama bir türlü gerçek çığlığını dışa vuramayan tüm kadınlara yazılmış bir eser bu! Oku demiş miydim? Özge Lena’nın ilk kitabı ama son olmayacağı çok açık, bence sizlerde benim gibi yazarın kitabına mutlaka şans verin. O kadar güzel o kadar duyguların dışa yansıtılmış hali gibi ki ne desem boşluk kalacak. Bir kadının kalbi hiç bu kadar şeffaf olmadı.
Kadınların mücadeleleri güçlendikçe, kendilerini ifade etme ihtiyaçları da artıyor. Bu ifade ihtiyacının en derin ve çarpıcı örneklerinden biri Özge Lena’nın Otopsi adlı romanında karşımıza çıkıyor. Kitap bittiğinde kendimi hem susuz kalmış gibi bitkin hem de duygusal olarak yorgun hissettim. İncecik olmasına rağmen her sayfası beni kırdı, döktü. Otopsi, yalnızca bir kadının hikâyesini değil, hepimizin içinde bir yerlerde yankılanan boşlukları anlatıyor.
Roman, ruhu ölmüş bir kadının kendi kendine yaptığı otopsiyi anlatıyor. Kuzeyin karlarla çevrili ıssız bir taş evinde, kadın kendi içini, benliğini, geçmişini ve hayallerini kesip biçiyor; her şeyi çıplak bir gerçeklikle önüne koyuyor. Bu, insanın kendi cesedine –elbette soyut anlamda– kendi gözleriyle bakması gibi. Korkutucu ama bir o kadar da kaçınılmaz bir yüzleşme. Özge Lena, toplumun kadına yüklediği rolleri, aidiyet hissinin ağırlığını ve “kendi olamamanın” getirdiği ızdırabı derin bir psikolojik çözümleme ile aktarıyor. Toplumsal rollerin bizi nasıl şekillendirdiğini, hatta zamanla mezarımızı kazdığını anlatıyor. Ne olacağımızı, nasıl davranacağımızı bize dayatan bu roller, özgürlüğümüzü, hayallerimizi ve içsel bütünlüğümüzü parça parça çalıyor. Sonra geriye yalnızca bir boşluk kalıyor.
Romanın kahramanı “Hep bir şeyler eksik” diyor. O eksiklik, hepimizin içinde bir boşluk suretinde yaşıyor. Özge Lena, o boşluğu bir tokat gibi yüzümüze vuruyor. Toplumun bireye dayattığı kimliklerin, zamanla birer katile dönüşmesini izliyoruz. Kahraman kendiyle savaştıkça, kaçtıkça, yeni boşluklar doğuyor. Bu roman, sadece bir kadının ruh çözümlemesi değil; çağımızda “kendi olma” mücadelesi veren herkesin hikâyesi. Otopsi, bizi içimizdeki karanlıkla yüzleştiriyor; suskunluklarımızı, bastırılmış duygularımızı, unuttuğumuz benlikleri ortaya çıkarıyor.
Kısacası, Özge Lena’nın Otopsi’si; ruhunu kaybetmiş bir kadının kendiyle hesaplaşmasının, toplumun görünmeyen baskılarına bir başkaldırının ve “kendi olma” cesaretinin romanı.
Okudum desem yalan olur, okuyamadım, okutmadı. Histerik bir dille yazılmış sayıklamalar. Yazarın yetenek sorunu varsa tam da bu yolu kullanır; hikâyeyi şiirsel dile boğar. Böylece abra kadabra yaparak niteliksiz okurda etki yaratmaya çabalat. Zayıf okur tarafından derinlikli gibi algılanan oldukça yüzeysel bir metin. Bir hikâye yok, bu yüzden ağzına geleni söylemiş yazar. Tamamını okuyamadım, okuduğum kadarı da yıllarımı çaldı sanki.
“Hep bir şeyler eksik. Bazen bir anı, bazen bir his, bazen kendilik. Ve bazen de bir kelime, bir imge ya da bir yaşam. Yaşamın içinde bir düşünce. Düşüncenin sonunda bir eylem. Eylemin yanında bir isyan.
Eksik olan, içimizde bir boşluk suretinde var oluyor.”
kendini bir anda mutsuz bir evlilik ve bir çocukla bulan çoğu kadının hissettiklerini yazı masasına yatıran özge lena, otobiyografik izler taşıdığını hissettiğim otopsi’sindeki -yazar dahil- karakterlerine hiç acımamış. yazarın ilk kitabı olmasını da göz önünde bulundurarak, edebi açıdan çok şey beklenmemesi gereken kitap, yine de elle tutulur bir anlatı evreni inşa ediyor.
Romandan çok günlük gibi bir iç hesaplaşma yazısı. Kadın olmak, biçilmiş roller ve ruhun gerçek eğilimine aykırı yaşamanın getirdiği bunalım ve ikilem düşle gerçek arası bir anlatımla vücut buluyor.
This entire review has been hidden because of spoilers.
60 sehife olmasına baxmayaraq, ard-arda sıralanmısh cümleler ağırdır. Elqerez, bu roman, cemiyyetin qadına bichdiyi stereotiplerin yaratdığı problem ve facielerin birge cemlenmish shekilidir.
dönüp dönüp okuyacağım, her dönüşümde tekrar tekrar ağlayacağımdan emin olduğum bir kitaptı. bilmeme, görmeme yardımcı olduğu için dostum Nazlıcan'a binlerce teşekkürler...