« Tu es la fille d'un artiste peintre, un bohème que j'ai rejeté de ma vie parce qu'il n'était pas digne de rester mon époux.» Telle est la révélation que, le jour de ses vingt ans, apprend Cylia des lèvres de sa mère, remariée -au comte de Liancourt !
Son père ! Comme Cylia désirerait le connaître, l'aimer, quels qu'aient été ses torts et même son indifférence-à son égard. Certes, le comte de Liancourt a été un second père pour elle. C'est lui qui l'a élevée, a assuré son éducation, mais Cylia, entraînée par son amour filial, repousse ces considérations.
Le hasard la mettra en présence de son véritable père, M. Férias, peintre en renom. Mais la rencontre sera décevante pour Cylia, qui se renfermera dans sa peine et voudra rompre avec celui qu'elle considérait déjà comme son fiancé, l'avocat André Villaines.
Max du Veuzit, par son immense talent, a su traduire ce douloureux problème de l'adolescente, victime innocente du désaccord de ses parents.
Née au Petit-Quevilly, Alphonsine Zéphirine Vavasseur épouse à Paris, le 16 janvier 1898, François Simonet, employé aux chemins de fer de l'Ouest sur la ligne Paris-Saint-Lazare - Le Havre. En 1902, elle est admise à la Société des gens de lettres. Elle est membre de la Société des auteurs dramatiques et de la Société de géographie2.
En 1905, elle demeure à Harfleur3. Elle est rédactrice en chef du Journal de Montivilliers et critique littéraire dans plusieurs journaux normands2. En 1932, elle habite avenue Allard à Bois-Colombes ainsi qu'à Orgeval. Elle achète le château de Théméricourt en 1935. À la fin de sa vie, elle demeure 3 villa Logerais à Bois-Colombes.
Serap, aile bağlarının önemini ve bu bağların gerisinde yatan sırların ağırlığını ele alıyor. Cylia’nın hayatındaki kırılma anlarını ve bu travmaların psikolojisi üzerindeki etkileri… Klasik aşk ve dram…
Kitap bittiğinde hikayenin bize vermeye çalıştığı temel öge annelik ve babalık hisleri , bu ikilinin nelere göre şekillendiğiydi. Yazar annelik hissinin içgüdüsel olduğunu, fedakar ve koşulsuz sevgi içerdiğini ; babalık hissinin ise çoğu zaman mantık ve toplumsal ebeveyn kalıplarının getirdiği görev bilinciyle şekillendiğini, söz konusu çocukla kurulan bağın annelik kadar doğrudan ve yoğun olmadığını vurguluyordu. Yazarın bu görüşüne katılırım veya katılmam ama hikaye 1909 yılında yazılmış ve üzerinden 116 yıl geçmesine rağmen hala toplumda karşılaştığımız bir anne baba profili sunuyor , kitabın neden bu kadar düşük puan aldığını anlayamadım. Klasik bir konu evet ama kitap zaten oldukça kısa mesajı doğrudan veren bi metindi, bu yüzden okurken insanı sıkmıyordu. İnsanlar romanları yalnızca hikayeleştirilmiş olaylar silsilesi olarak görmeyi bırakıp yazarın olaylar yardımıyla somutlaştırarak anlatmaya çalıştığı görüşe odaklanmalı bence. Sait Faik Abasıyanık'ın çevirisiyle de oldukça güzel bir okumaydı🫶🏻
Çeviriyi çok beğendim, öykü de kısa ve akıcıydı ancak baş karakterin buhranları bana -ve kitaptaki diğer karakterlere- mantıksız geldiği için karakterle pek bağ kuramadım.