Nurullah Atac'in zevkle okuyacaginiz bu denemeleri kirk yili askin bir sure once yazilmis, ama yine de tazeliklerini, diriliklerini yitirmemisler. Atac'in coskuyla ve inancla kaleme aldigi, sorgulamayi hic birakmadigi konular, elestiri oklarini sakinmadan yonelttigi edebiyatcilar var "Gunlerin Getirdigi" ile "Sozden Soze"de. Tiryakileri icin."Hani aile icinde, yasli bekar amcalar vardir. Bir gunleri bir gunlerine pek uymaz. Neden hoslanir, kimi sevmezler, kimi sever, neden hoslanmazlar, belli olmaz. Ama yine de patavatsizliklarina ragmen durustturler, hircinliklarina ragmen candan. Hatta yollari beklenir. Yine cikagelse de didisse, kavga etse, veristirse diye varliklari aranir.Iste Atac usta da edebiyatimizin boyle eserekli bir amcasi idi."-Haldun Taner-Sayfa Sayisi: 272Baski Yili: 2014Dili: TurkceYayinevi: Yapi Kredi Yayinlari
Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair. Eleştiri ve deneme alanı dışında hemen hemen eser vermeyen sayılı yazar ve şairlerden biridir.
Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898'de Hammer'in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçeye çeviren Mehmet Ata Bey'in oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Nurullah Ataç'ın babası Mehmet Ata başarılı bir bürokrat idi. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi'nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimini İsviçre'de sürdürdü. Babasının ölümünün ardından 1919'da İstanbul'a döndü. 1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni sürdürdü tamamlayamadı. Fransızca öğretmenliği ve tercümanlık yaptı. 1945'ten sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı.
1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. Bu evlilikten 1926'da, daha sonra babasının yaşamından kesitler anlattığı kitabı "Babam Nurullah Ataç"ı yazacak olan Meral Ataç Tolluoğlu doğar.
TDK yayın kolu başkanı oldu. İlk şiirleri Dergâh'ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam'da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedi gün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.
Ataç yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı’nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek düzeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu eleştirilerle yalnızca tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın Türkiye'de gelişimine de katkıda bulunmuştur.
1955 yılında gut ve şeker hastalığı ortaya çıktı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 yılında İstanbul Numune Hastanesi'nde öldü.
Ölümünden sonra birçok yazın ve sanat dergisinde kendisi için özel sayı çıkartılmıştır ve hakkında 2 kitap hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 1959'da Tahir Alangu'nun hazırladığı Ataç'a Saygı isimli, O'nun için yazılmış yazıların derlendiği bir kitaptır. İkincisi ise, Türk Dil Kurumunun 1962'de Ankara'da çıkardığı Ataç isimli kitaptır.
"Ahlakın, bize özgeyi kendimiz bilip acılarına, kaygılarına ortak olmamızı, onunla "hemhâl" olmamızı buyuran ahlâkın başlıca kurucusu, yazıcısı edebiyattır. Bir kimsenin sıkıntılar çektiğini, yüreğinden yaralandığını anlamamız için kendisini görmemiz, diyeceklerini dinlememiz yeter sanırız, oysaki yetmez, görmek, dinlemek başka, anlamak gerçekten anlamak başkadır da onun için. Anlarız, o kimse ne durumdadır, öğreniriz, bilgi ediniriz, ama bu bilgi içimize işlemez daima, bizi sarmaz. Bencildir insanoğlu, bencil olduğu için yalnız kendi dertlerini düşünür, yalnız onlara inanır, başkalarında gördüğü dertleri kendisininkiler gibi kavrayamaz. Onlara omuz silkmezse, gülmezse, eğlenmezse onlarla, gene iyi!...
Bizi bu bencillikten edebiyat kurtarır, şiirler, hikâyeler, romanlar, tiyatro eserleri, denemeler kurtarır. Öteki insanların içlerini bize onlar açıverir, bize başkalarını onlar duyurur. Bir kimseyi görüp de okuduğunuz romanlardan, gördüğünüz oyunlardan birinin bir kişisini hatırlarsanız: "Ah! bu bir Anna Karenina! bu bir Julien Sorel! Bu bir Tartuffe!" derseniz, başkalarını içlerinden anlıyorsunuz, onları kendi içinizde, hayalinizde gerçekleştiriyorsunuz demektir. İlim bize dışı öğretir, onun öğrettikleri bizim dışımızda kalır, sanat, edebiyat ise öğretmez, sezdirir, kavratır, ahlakın istediği de asıl bu sezme, kavrama gücüdür. Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki kendisinden başkalarının acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla "hemhâl" olabilsin.
Bir toplumda ahlakın ilerlemesini, düzelmesini istiyor musunuz? O toplumda edebiyat, sanat merakını uyandırmaya, geliştirmeye çalışın. Çocuklara, gençlere şiirler, hikâyeler, romanlar okutturun, onları tiyatrolara, sinemalara gönderin. O hikâyelerin, romanların, oyunların insanlar ile tanışsınlar, onların hayatlarını hayallerinde yaşasınlar, öğrensinler, onların içlerini, böylece gerçekteki insanları da daha iyi anlarlar. Çocuğunuz büyüyünce ne olacaksa olsun, küçükken siz ona edebiyatı sevdirmeye bakın, ilim, bilgi sonradan gelecektir, önce insanlığını kurmak, hayalini işletmek gerektir."
Geneli edebiyat üzerine olan bu denemelerinde Ataç'ın hayli değişken fikirlerini okuyoruz. Bir denemesinde ''A'' dediğine bir denemesinde ''Z'' diyebiliyor zaman zaman Ataç. Yarattığı Keziban karakteriyle, hayali konuşmalar, ''Kurmaca Görüşme''ler yapıyor. Keziban, Ataç'ın fikrini değiştirmeye çabalıyor çoğu zaman. Bu da demektir ki Ataç değişmesi gereken fikirlerinin farkında. Bazen katılıyorum dediklerine, bazen de katılamıyorum. Gerçekliğinden şüphe duyulmaması gereken en önemli mevzu, kitaptaki dilin ustalığıdır. Ataç, her bir kelimeyi sanki üzerlerinde teker teker düşünüyormuş gibi yazmış.
nurullah ataç... üniversite sınavına hazırlanırken "deneme yazarları" başlığı altında ezberlenen bir isimden ibaret ne yazık ki çoğumuz için. gördüğümüz edebiyat derslerinin de çoğunu özetliyor zaten bu, değil tek bir yazısını, tek bir cümlesini bile okumadığımız yazarların (adamların) adını zihnimize kazımaktan öteye geçmiyordu yaptıklarımız (kendi kendine debelenenlerimiz, el yordamıyla, az buçuk da olsa yolunu bulmaya çalışanlarımız haricinde tabii, ki bu çabaya bile köstek olunuyordu, test çözmek yerine kitap okumama laf sokan edebiyat öğretmenimi unutamıyorum mesela). varsa yoksa listeler, "hap" bilgiler...
ataç da öyle bir hap bilgiydi benim için, deneme denince boşluğa sokuşturulan. tıfıl zamanlarımda okusaydım dil bilincini, türkçesini takdir edebilir miydim, bilmiyorum, sanmıyorum. yine de zihnimde çalkalanan adlar ummanında hiç tanınmadan, okunmadan yıllarca kalması hem bana hem de yazara haksızlıkmış gibi geliyor biraz.
ilk kez geçen yıl okumaya başladım ataç'ı. yeniyetmelik yıllarımda, ezberden sulanmış (seyreltilmiş) beynime kodlanan bu bilgiyle eşleştirdiğim belli belirsiz imgesi de, çok ciddi biriyle karşılaşacağım, yazılarını sıkıcı bulacağım düşüncesi de eriyip gitti zaten başlar başlamaz. çoğu zaman gülümseyerek, hatta bazen kıkırdayarak okuyorum yazdıklarını. komiklik değil söz konusu ama kendini ifade etme biçiminde, sözünü sakınmamasında bir şeyler var.
çok sevdiğim, hemen her gün kullandığım bir sürü kelimenin ataç'ın kaleminden çıkması da cabası. kimisi ufak değişimler geçirmiş, kimisi hiç kullanılmadan atılıp gitmiş ama yerleşenler de öyle çok ki: yadırgamak, özetlemek, öğe, görece, öğreti, izlenim, eğinim...
bu seçkisinde genelde edebiyat yazıları var ama herhangi bir şeyden de söz açabiliyor, uçağa binişini anlatmış bir tanesinde mesela. olur olmaz konularda fikir beyan edebilmek, bunlardan bir yazı çıkarabilmek (şimdilerde yerini podcast zıkkımına, tivitlere filan bıraksa da) köşeyazısı kaleme almanın, metin yetiştirme gereğinin vb. getirisi, anlıyorum, yine de bana apayrı bir beceri gibi geliyor. boşluğa fikir üfürmek, osurup osurup ipe dizmek de değil kastım. örneğin "kedi" denemesine "kimsenin zevkine karışılmaz, kedileri ille herkes sevsin demiyeceğim; ama ben, kedi sevmiyenlerle anlaşamam," diye başlıyor, bir yandan kedilerin hareketlerini betimliyor, kedi/köpek kıyasına girişiyor, ardından tevfik fikret'ten kedili bir dize alıntılayıp "böyle türkçe mi olur" diye yakınmaya geçiyor, "edebiyat memurları"na dokunduruyor ataç. bu sırada, nasıl anlatsam, öyle şıkır şıkır, bir yandan da öyle efil efil bir türkçe sızıyor ki her yanından, camı pencereyi açıp "ben türkçeye âşığım âşık" diye haykırasım geliyor, fikirlerine katılmadığım, hatta bu yüzden söylenmeye koyulduğum zaman bile okumayı aşkla sürdürmemin sebebi de bu zaten.
ataç'ı okurken karşılaştığım en büyük zorluk alıntıladığı beyitler. şiir belleyip okuyabilenlere, yerine göre o dizeleri zihninden bulup çıkarabilenlere hep imrenmişimdir, bunca şeyi nasıl tutuyor aklında diye ataç'a da gıptayla bakıyorum ama divan edebiyatından alıntıladığı beyitlerin hemen hiçbirini, ne yazık ki, anlamıyorum. ne anlayabiliyor ne de ataç'ın işaret ettiği güzel söyleyişi görebiliyorum, dil aramıza ket vuruyor, bana tamamen yabancı geliyor. ingilizcede yüzyıllar öncesine gidebiliyorken türkçede aynı şansı bulamamama hayıflanmadan da edemiyorum.
kitapta denemelerin tarihi maalesef ki belirtilmemiş. bazı konularda fikrini değiştiriyor ataç, farklı denemelerde bambaşka, hatta birbirine zıt görünen şeyler dile getirebiliyor ama yazılarda bir tarih olmadığından bu değişim neye göre, ne zaman, hangi sırayla yaşanmış kestiremiyoruz. büyük bir eksiklik.
bir defa yaklaşık 80 yıl öncesinde yazılmış bir deneme kitabı okuyorsunuz. Bu kitapta genç bir ülkenin kendi dilini, yeni alfabesiyle kurmasının sancılarını yer yer görüyorsunuz. Bence bu konuya ilgili olanların okuması gerekiyor. Zira yazarın dili akıcı, yazar vermek istediği düşünceleri güzelce ifade etmiş. Ama ben 7-8 kadar denemesinde epey sıkıldım; teknik dil kullandığından. Oraları atlayarak geçtim. Ataç'tan daha önce de okumuştum, yani yazara aşinayım. Bu kitabı da beni daha en başından etkiledi. Eserin sonuna dek bol bol yeni kelime- yeni dil eleştirisiyle ilgili şeyler okudum ve hemen kendi düşüncelerimi bu hususlar üzerinde harekete geçirdim:) Sonlardaki divan edebiyatı ile ilgili bölüm şahaneydi, bu dönemi batı edebiyatıyla karşılaştırmasını çok severek okudum. Eğer kitabı bütünüyle okuyamayacaksanız, bu sondaki birkaç denemeyi okuyun derim. Deneme türünün daha güncellerini okumayı elbette daha çok severim ama geçmişi de anlamadan günümüze bakamıyoruz. Ataç defterini nicedir kapatmak istiyordum, YKY'den 3. kitabını da okuyup bu dileğimi yerine getirdim. Artık daha huzurluyum.
Geçmişin safsatalarına değil de çok yönlü insanlarına, entelektüellerine bakalım; onlardan öğrenecek çok şeyimiz var.
Hem zaten şu yalnızlaşan dünyada deneme, olmazsa olmaz bir edebiyat türü bence.
Nurullah Ataç, Türkiye’de deneme türünün ilk yazarlarından. Cumhuriyet dönemi eleştirmenlerinden. Orhan Veli’ye göre devletin iç oğlanı:) TDK’da çalışıyor. Pek sevilmiyor ama bilgi birikimi nedeniyle yine de bir yerde saygı görüyor. Haldun Taner onu Türk edebiyatının eserekli amcası olarak tanımlamış😅Benim içinse, ÖSS vb. bütün sınavlarla Türkçe bölümü sorularında vazgeçilmez bir isim olarak kafamda yeri var😃
Sanat sanat içindir görüşünde, ki bu nedenle divan edebiyatını seviyor: Fuzuli, Nefi, Baki okunmalı - Türkçenin güzellikleri görünmeli diyor. Türkçe üzerine kafa yormuş bir insan, dil üzerine çalışmaları öne çıkıyor.
Denemeleri pek içimi açmadı, dilini de pek sevmedim açıkçası. Kendini öne çıkarmıyormuş gibi görünüp aslında hep önde😅 Ama yine de dönemin ün yapmış isimlerinden bir denemeci olarak okunmayı hakediyor.
Görüşlerinin tamamına katılmak olası değil. Eskimiş bazı görüşlerine rağmen görüşlerinin eskiyeceği bilinci olması bile zekasına hayran bıraktırıyor. Divan edebiyatı sevgisi bana çok uzak. O kısımlar çok çekici değildi. "Ilımlı" ve "özet" gibi sözcükleri dilimize katan kişi olduğunu görmek, kendiyle çelişebilme cesaretini göstermesi ve açık görüşlülüğü de saygımı kat kat arttırıyor. Okumadığım iki kitabı kaldı sanıyorum. Uzun süre sonra okumak eski bir dostla buluşmuşum gibi hissettirdi. Huysuz ve kedili ihtiyar'ın en az bir kitabı kesinlikle okunmalı.