Daha ziyade aile anlatılarıyla tanıdığımız Jean-Louis Fournier bu kez otopsi masasına kendisini yatırıyor: Aşkları, eşi, iş yaşamı ve iz bırakmış anıları… “Otopsim” konusu, dili ve Fournier’nin olmazsa olmaz mizah anlayışı gereği onun başyapıtlarından biri olmaya aday.
Hey! Buraya bakın! Mösyö Fournier öldü. Ama hissetmeye, hatırlamaya ve anlatmaya devam ediyor. Cesedi otopsi masasında. Hâlâ yakışıklı. Üstelik mizah anlayışından da hiçbir şey kaybetmemiş.
Auteur prolifique, Jean-Louis Fournier a toujours su mêler humour, culture et sincérité. Entre un frère polytechnicien et une soeur éducatrice spécialisée, il choisit la voie de l'humour et devient le fidèle complice de Pierre Desproges. Il réalise ainsi les épisodes de 'La Minute nécessaire de Monsieur Cyclopède', ainsi que les captations de ses spectacles au théâtre Grévin en 1984 et au théâtre Fontaine en 1986. Mais c'est en tant qu'auteur facétieux et touchant que le public le découvre véritablement. Avec ses essais humoristiques, Jean-Louis Fournier rencontre un succès immédiat. Dans 'Arithmétique appliquée et impertinente' (1993), il apprend au lecteur à calculer le poids du cerveau d'un imbécile ou la quantité de caviar que peut acheter un smicard ! Dans un même registre, sa 'Grammaire française et impertinente' conjugue culture et absurde. Jean-Louis Fournier consacre également deux ouvrages à son enfance. En 1999, il aborde l'alcoolisme de son père dans 'Il a jamais tué personne, mon papa' et obtient le prix Femina 2008 pour 'Où on va papa ?', une évocation émouvante du handicap de ses fils.
Valla daha çok okudukça daha az seviyorum sanki Fournier'yi, maalesef. Halbuki Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam ve Kuzeyli Annem'le başlayan yolculuğumuz ne kadar umut vaat ediyordu, gitgide yaklaşacağımıza uzaklaşır olduk. Kendisinden okuduğum altıncı kitap olan Otopsim; Dul ve Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık kadar sinirimi bozmadı ama sevdiğimi de söyleyemeyeceğim.
Kendi ölümünü hayal ediyor bu kitapta yazar ve otopsi masasında yatan cesedine ses veriyor. Bu nedenle kurmacası en baskın eserlerinden biri diyebiliriz aslında, kendisine otopsi yapan genç bir tıp öğrencisi kadın hayal ediyor ve onu da hikayeye katıyor, kadın cesedini kurcalıyor, o da hem kadının kendisine yaptıklarını anlatıyor, hem de geçmişe gidip aklına gelenleri sıralıyor.
Sanırım Fournier'de sevmediğim şey durmadan ama durmadan kendinden bahsetmesi. İnsan bir yaşa gelince artık kendinden sıkılmaz mı ya? Sürekli bir ben, ben, ben. Açıkçası düpedüz narsist olduğunu düşünmeye başladım kendisinin (ki zaten "Sessizliğe Mahkum" bölümünün girişi de bu açıdan bir itiraf gibi), başkalarını anlatıyor gibi yaparken bile sadece kendisini anlatıyor aslında ve mesela çok aşık olduğu Sylvie'yi ve ona ettiği kötülükleri anlatırken aktardığı üzüntüsüne de bir türlü ikna olamıyorum. Mesele mevzuya alaycı bir yerden yaklaşması değil, kara mizahla da şükür hiçbir derdim yok ama bana ziyadesiyle empati yoksunu geliyor Fournier, mizahla da bunu örtmeye çalışıyor gibi hissediyorum ve hoşlanmıyorum bu duygudan.
"Mizah benim için, kontrollü bir kaçış yolu, bir ağrı kesici, dayanılmaz olana meydan okuma, sol gösterip sağ vurma, iki tarafı keskin bir bıçak, bir deterjandı. Tıpkı termoliz gibi temizliyor, pislikleri yakıyor, lekeleri, önyargıları, kinleri ve buruklukları siliyor" diye yazıyor kendisi bu kitapta, bu söylediğini gayet iyi anlıyorum ama o "her şeyle alay eden edebiyatın cesur adamı" imajından da olması gerekenden daha fazla haz aldığını seziyorum ve bu da bana sorunlu geliyor.
Buna takılmayayım dersem de, kitapta bunun ötesinde bir şey yok maalesef. Birkaç küçük tatlı anekdot dışında ilginç bir tarafı da, derinliği de olmayan bir metin bence. Yine olmadı valla, üzgünüm.
"Varolmak için daima başkalarına ihtiyaç duydum. Kişilik bölünmesinden rahatsızdım. Kendimi kendi içimde, artık tanımaz olduğum bir bende kaybolmuş buluyordum. Bedenim artık bana ait olmaktan çıkmış gibi oluyordu. Çok kısa sürüyordu dehşet verici biçimde nahoş bir histi. "
Çok keyifli bir ironi. Samimi ve kolay okunan bir üslup. Böylece Fournier’yle konuşuyor gibi bir duyguyla okutuyor okura kendini. Aynı zamanda rahatsız edici bir şeffaflığı, ağlama ihtiyacı hissettiren komik bir yani var üslubunun.
Tek solukta okununca daha keyifli olduğu için ben iki kez okudum. İlkinda Datça’dan İzmir’e dönerken yolda ve kalanı evde şeklinde iki seferde okudum. İkincide dayanamayıp oturup başına tek solukta yeni baştan okudum.
Fournier’nin “münasebetsiz gramer”i, münasebetsiz fikirler getirmiş. Fakat saçmalarken bile albenisini kaybetmediğini bilen bir Fournier okuyoruz. Büyüsü bu formülde saklı olmalı.
Kuzeyli Annem kadar çarpmadıysa da büyük keyifle okudum. Peşine Dul’u okuma isteğiyle doluyum şu an.
‘Hayatımı aşık olmakla geçirdim. Yüreğim daha düne kadar iş görüyordu. Yepyeni maceralara her zaman hazırdı. Sevmek fiilinin çekiminde kimse beni yenemezdi. Bütün zamanlar, şimdiki zaman, geçmiş, gelecek zaman. Bütün kipler. Heyhat, emir kipi hariç.’ . Düşünün: Öldünüz ve bedeninizin toprak altında kalmasındansa bir faydası olsun diye bilime bağışladınız onca sene içinde yaşadığınız bedeni. Sonra bir tıp öğrencisi gelip sizi incelemeye başladı. Neler olurdu devamında? Fournier bu noktada anlatmaya başlıyor. Öğrencinin ellerindeki bedeni yavaş yavaş incelenip kesilip biçilirken hayatını da masaya yatırıyor. Mizaha olan sevgisi, güzelliğe olan tutkusundan örnekler verirken; ‘bir hayat nasıl olmalı’ diye de soruyor sanki. Doya doya yaşamanın, başkalarının ayak izlerine basmadan kendi ayak izlerini bırakmanın nasıl da hafiflettiğini rahatlatıcı ol. . Jean Louis Fournier okumak bana iyi geliyor, bunu diyebileceğim çok az yazar var. Okuduğum dördüncü kitabı Otopsim de şaşırtmadı. Yazarın bendeki etkisini şöyle özetleyebilirim: Empatiden öte yazdıklarını başıma gelmişçesine yorumlamaya başlıyorum onu okudukça. Engelli çocuklarından mı bahsediyor, eşini kaybetmekten mi bahsediyor, hemen özne ben oluveriyorum. Üzülüyor, şaşırıyor hatta tökezliyorum. . Velhasıl yazarı pek seviyor size de Otopsim dahil her eserini canıgönülden öneriyorum😊 . Aysel Bora çevirisi, Nahide Dikel kapak tasarımıyla ~
Yazarın diğer kitaplarını okumuş biri olarak sevemedim ve buna üzüldüm çünkü gerçekten sevdiğim bir yazar kendi hayatını (annesi,babası, çocukları ve karısı) anlatırken bizi üzüyor ve güldürüyordu ama bu kitabında hiçbir şey hissedemedim düz bir şekilde okudum ve bitti :(
Un livre si peu marquant que je ne sais même pas quoi écrire, j’ai oublié l’intégralité des 180 pages. Les seuls mots qui me viennent à l’esprit sont: égocentrique, narcissique, qui tourne en rond…Le problème n’est pas l’écriture, qui est très belle, mais le sujet: manque de pot, c’est l’auteur lui-même. Il y avait du potentiel mais au final j’ai juste l’impression d’avoir lu un livre cliché d’un vieil homme qui bande mentalement en se convaincant qu’une fille de 20 ans est attirée par lui. Presque comme un livre de confession mais tellement superficiel, sans remords ni réflexion profonde, et une attitude arrogante et auto-satisfaite.
Çok da komik olmayan, bütünlük arz etmeyen, okuru zorlama mizah ile yoran ve anlam teşkil etmeyen bir kısa kitap. Yanlış zamanda okunduğu takdirde yazara küstürme potansiyeline sahip. Yazarla tanışma kitabınız olmamasına özen gösterin uyarımı yapar çekilirim, pek beğenmedim ben.
Fournier tarzı bir Fournier kitabı daha! Oldukça kısa hatta bir saat içinde bitebilecek kadar kısa ama etkisi uzun zaman kalabilecek bir kitap. Bir süredir baskısı yoktu ve hiç bir yerde bulamıyordum. Taksim’de Yapı Kredi Kültür Sanat’a gittiğimde buldum ve çok mutlu oldum. Bir yazar keşfetmiş olmanın mutluluğu ve olmayan kitabını bulmanın mutlulukları birleşmiş oldu.
Yapı Kredi Yayınlarında görev yapan bir arkadaş ile yaptığımız kısa sohbet sonrasında bir yazar daha kazandım sanırım. Fındık Kabuğu adlı kitabın yazarı Ian McEwan. Temmuz ayı okuma listeme aldım bile. Bakalım Fournier’ı keşfetmek kadar güzel olacak mı?
Haziran ayı güzel bir okuma ayı oldu. Hem istediklerimi okuyabildim hem de okumaya oldukça geniş bir zaman bulabildim. Temmuz ayı da umuyorum böyle olur.
“Mizah benim için, kontrollü bir kaçış yolu, bir ağrı kesici, dayanılmaz olana meydan okuma, sol gösterip sağ vurma, iki tarafı keskin bir bıçak, bir deterjandı.Tıpkı termoliz gibi temizliyor, pislikleri yakıyor, lekeleri, önyargıları, kinleri ve buruklukları siliyor. Wolinski şöyle yazmış: "Gülmek bir insandan diğerine giden en kısa yoldur." Ben bir erkekten kadına diye ekleyeceğim. Karım Sylvie belki de onu güldürdüğüm içim bana kırk yıl tahammül etti. Daha sonra kitaplarımda her şeye gülmeye çalıştım. Gramere, babamın alkol düşkünlüğüne, annemin hastalık hastalığına, engelli çocuklarıma, yaşlılığıma ve ölümüme gülmek istedim...”
Yazardan okuduğum 3. kitap ve içlerinde en az sevdiğim kitap oldu. Benim az beğenmiş olmam kitabın kötü olduğu anlamına gelmesin. İçerisinde harika ressamlara, tablolara, müzisyenlere ve sanat ürünlerine referans vardı. Yazarın bilgi ve sanat birikimine hayran kaldım. Sıradaki kitabı olarak çocuklarını anlattığı Nereye Gidiyoruz Baba’yı okuyacağım.
“oscar wilde şöyle yazmış: ‘hepimiz çukurdayız ama aramızdan bazıları yıldızlara bakıyor.’ ben burnu havada biri görünme ve kafamı kırma uğruna yıldızlara baktım. beni moliére gibi geceleyin gömsünler isterdim. yıldızlar yüzünden.”
İnsan dünyaya gelirken ağlıyor, peki giderken neye hırlıyor? Asla memnun olmuyor. . Fournier normalde sevdiğim bir yazar ancak okuduğum son birkaç kitabında fark ettim ki belli başlı yazdığı kitaplar hariç kalanları okumaya pek de gerek yok çünkü çok fazla tekrara düşüyor. Kendisinden, ailesinden, yaşadıklarından en dürüst ve mizahlı haliyle bahsetmeyi çok seviyor ki zaten ben de okur olarak bunu taktir ediyorum. Ancak kitaplarını art arda okudukça gördüm ki hep aynı noktalardan aynı şekilde bahsediyor ve tekrara düştükçe okur olarak bu durum beni sıkıyor. Otopsim’de kendi otopsisi yapılırken hayatına bir bakış atıyor ve halihazırda bildiğim bütün noktalara kesme biçme kısımları ekleniyor. Yani kötü bir kitap diyemem ama sanırım başka bir kitabını çok canım istemedikçe elime almayacağım.
Mizah benim için, kontrollü bir kaçış yolu, bir ağrı kesici, dayanılmaz olana bir meydan okuma, sol gösterip sağ vurma, iki tarafı keskin bir bıçak, bir deterjandı. Tıpkı termoliz gibi temizliyor, pislikleri yakıyor, lekeleri, önyargları, kinleri ve buruklukları siliyor. Wolinski şöyle yazmış: "Gülmek bir insandan diğerine giden en kısa yoldur." Ben bir erkekten kadına diye ekleyeceğim. Karım Sylvie belki de onu güldürdüğüm için bana kırk yıl tahammül etti. Daha sonra kitaplarımda her şeye gülmeye çalıştım. Gramere, babamın alkol düşkünlüğüne, annemin hastalık hastalığına, engelli çocuklarıma, yaşlılığıma ve ölümüme gülmek istedim. Sf:14
Ancak şimdi anlıyorum ki, hayatımın amacı daima güldürmek, ağlatmak, duygulandırmak olmuş. Benim en büyük korkum ilgisizlikti, fark edilmemek, daha da kötüsü insanları sıkmaktı. Sf:20
Neden her zaman her şeyi mahvediyorsun ey zalim Tanrı? Neden gökte yaşadığını şimdi anlıyorum. Bütün kuşkuların üstünde olmak için. Sf:58
Arabayı sattığım gün Sylvie ağladı. Ona çıkıştım, ağlaması gereken biri varsa o da bendim. Daha sonra anladım ki gençliğimize ağlıyormuş. Sf:60
Onun nitelikleri vardı, benimse hatalarım. Sf:81
Hayatım boyunca olağanüstü bir şeyler bekledim, mucize ya da felaket. İkisi de başıma geldi. Cennet ya da cehennem, önemi yok, şairin dediği gibi, bilinmeyenin dibinde yeniyi bulmak. Ufka yaklaşmak istedim, daima uzaklaştı. Çölde Tatarlar'a değil, ihtiyar Giovanni Drogo gibi sadece ölüme rastgeldim. Sf:85
Olanaklar üzerine kafa patlatılan üretim toplantıları bitmişti. Yazarken her türlü olanağa sahipsiniz, bütün kelimeler alabildiğine emrinizde, zenginlerin kelimeleri, yoksulların kelimeleri, Proust'un kelimeleri, Prevert'in kelimeleri. Kaba sözler ve espriler. Ne istersem, nasıl istersem yazabilirdim. Sf:90
Ben solcu muydum, sağcı mı? Hiçbir zaman tam olarak bilemedim. Sanatçılar solcuydu, noterler sağcı, ben sanatçı olmak istiyordum. Sf:115
Bu dünyadan hiçbir şey götürmeden gidiyorum, sadece Sylvie'ye karşı muazzam miktarda pişmanlık ve minnet duygusu hariç. O, benden hiçbir şey istemeksizin, bana her şeyi verdi. Sf:122
Fournier’nin kitaplarını çok seviyorum. Kısa, net, komik ve hüzünlü. Bu kitabında da Fournier kendini otopsi masasında buluyor. Bir taraftan anatomi dersi gereği vücudu inceleme altındayken diğer tarafta Fournier kendini ve yaşamını didik didik ediyor. Daha çok hatalarını anlatıyor ama başarılarını ve hüzünlerini de okurunun gözleri önüne seriyor. Ve ne zaman bir Fransız yazarı okusam aynı hayranlığı duyuyorum: Fransızlar çok ama çok kültürlüler, lise eğitimleri çok donanımlı. Hepsi çok okuyor, geziyor, müzelere, konserlere ve tiyatrolara gidiyor ve düşünüyorlar. Hepsinden önemlisi bilgilerini, kültürlerini okurun gözüne sokmuyorlar. Doğal olarak metnin içinde o kültürü görüyoruz, hissediyoruz. Bunu çok ama çok kıskanıyorum açıkçası. Otopsim’i okurken de Fournier’nin ne kadar donanımlı olduğunu bir kere daha fark ettim ki o kendini öyle çok da kültürlü görmüyor. Acı bir yaşamı mizahla dolduran bu yazarın şimdiye kadar okuduğum her kitabına bayıldım. Hem çok güldüm, hem ağladım, hem de çok düşündüm. En zoru Nereye Gidiyoruz Baba? idi. Otopsim’de ise kendisine hem çok kızdım hem de büyük şefkat duydum. Kesinlikle tavsiye ederim.
Sanırım en en sevmediğim Fournier kitabı oldu. Sosyal medyada gördüğüm sıralamaya göre okuyorum kendisini, ilk bu kitabıyla başlasaydım ne diyor bu der devam etmezdim. Ama bu sırayla okuduğum için de artık çok tekrara düştüğünü hissettim bolca. Anlattığı her şeyi diğer kitaplarından biliyorduk karısını aldatan bir şerefsiz olması dışında. Elimde son iki kitabı kaldı umarım onlar güzeldir.
Evet, Fournier her kitabında biraz kendini tekrar ediyor, kabul ediyorum. Her kitapta zaten bildiğiniz olaylar ve anılar ile yeniden karşı karşıya geliyorsunuz, kabul. Ama her seferinde bu olayları, anları ve de kendisine hissettirdiklerini bir şekilde yine sizi sıkmadan sizin de bunun bir parçası olmanızı sağlayarak size aktarmayı başarıyor. Sizi kendi anlatısının bir parçası haline getiriyor, gözlemci kılıyor. Bir tiyatro sahnesi gibi hayatı gözlerinizin önünde deviniyor.
Bu da o kitaplardan biri. Kitaba adını da veren otopsi tekniğiyle kendi yaşantısını didiklemeye ve inceleme başlıyor. Sizlere içini açıyor. Her bir organı ile bir başka olayı ve anıyı ilişkilendiriyor. Gözlem altına alıyor. Içine işleyen her bir olay ve anıyı titizlikle açığa çıkarıyor.
Bu kitapta yazarın ölüm - özellikle de kendi ölümü - meselesine daha fazla yaklaştığını görüp üzüldüm. Eşinin kaybı sonrasında sıranın kendi kaybına yaklaştığının farkında olarak bu konuya git gide daha fazla eğildiği aşikar. Kimi yazarların bu konuyu daha dışsal bir durum olarak ele aldığını kiminin ise içselleştirerek bunu bir dert edindiğini görmek insanın karakteri ve dahası mizacı konusunda, insan doğası konusunda, çok şey söylüyor.
Yazardan bir iki kitap okumayı düşünenler için kitabın yazım tekniği/üslubu/yaklaşımı ve fikri bakımından farklılık sunması nedeniyle iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum.
J'ai mis un temps infini à lire ce petit roman ... J'ai levé les yeux au ciel un nombre incalculable de fois ! Ce livre égocentré et sans intérêt... L'humour et les jeux de mots d'une facilité ... Je n'en pouvais plus de suivre l'auteur obnubilé qu'il est par les jolies filles et son propre nombril ! Je pense que ce livre n'est absolument pas fait pour moi.
Jean-Louis Fournier'den alıştığımız otobiyografik roman ya da anı defteri konseptine bu sefer otobiyografik kurgu şeklinde devam ediyoruz. Öldükten sonra soğuk kanlılıkla kendi otopsisini izleyen Fournier yine anılarını anlatmaya devam ediyor.
Bu kitap, yazardan okuduğum ilk kitap olsaydı konsept ve anılar muhtemelen etkileyici gelirdi ama maalesef 2024 senesi içinde kendisinin beş adet kitabını okumuş olduğum için beni rahatsız eden bir tekrara düşme hissi oluştu. TV dizilerinde yeni bölüm çekilemediği zamanlarda eski bölümlerden alınan kesitler ile oluşturulup yayınlanan özel bölümler gibi hissettirdi. Şu ana kadar yazılan tüm kitaplardan biraz biraz alınıp üzerine otopsi fikri eklenmiş. Tabii ki kişi öldükten sonra hayatının tamamını bir film şeridi gibi hatırlaması fikri tuhaf değil ama yazar bundan öncesinde zaten hayatını parça parça anlattığı için bazı bölümlerde cümlelerin hatta şakaların bile aynı olması can sıkıcı olmuş.
Kitapta birkaç bölümde insanların onu ajitasyon ve özel gereksinimli çocukları üzerinden para kazanmakla suçladığından bahsediyor. Açıkçası ben şu ana kadar hiç böyle düşünmemiştim. Çünkü birçok yazar hayatındaki kötü olaylardan, olumsuz tecrübelerden beslenerek romanlarını yazıyor. Bu karşısındaki kişiye ulaştığı, merak uyandırdığı, etkilediği sürece bence bir sıkıntı yok (yetkili merci konuştu). Fakat bu aynı anıları baştan anlatma olayı, kafamda "Acaba para için mi yazmış?" şeklinde bir soru işareti oluşturdu. Yani elbette kirasını ve faturalarını ödemesi için kitaplarından para kazanması lazım ama nasılsa tuttu diye aynı şeylerin ısıtılıp tekrar sunulması biraz kötü niyet barındırıyor olabilir.
Diğer kitapların hatırı var öyle hemen kafamda yazarı mimlemeyeceğim ama bundan sonraki kitaplarda da benzer bir şey sezersem çok sevdiğim yazarlar listesinden bir kayıp verebiliriz.