En başa şunu yazayım, hatırlatma olsun: Babam Aşkale'ye Gitmedi, Zaven Biberyan'ın Karıncaların Günbatımı romanının ilk çevirisi ve Ermenice orijinaline kıyasla eksikli bir çeviri. Yapılan bu ilk çeviride ne tür içeriğin makaslandığına dair genel bir fikir verir mi bilmiyorum, ancak benim tesadüfen tespit ettiğim bir makaslamada yan karakterlerden biri İstanbul'dan Ermenistan'a göçme fikrini değerlendiriyordu. Dolayısıyla Karıncaların Günbbatımı halinin yeni (2019) baskılarını okuyun, daha doğru olur. Bu çevirinin eksikken tamamlanma hikayesi de çok ilginç, Rober Koptaş'ın K24 için yazdığı yazıdan öğrenebilirsiniz, ancak bu yazı da buna ek olarak kitabı da baştan sona özetlediği için kitabı okuyacaksanız önce o yazıyı okumayın.
Sonra: benim kafamda şoven bir görüşe dönmesin diye çabaladığım, ancak başıma defaatle gelen, hep doğrulanan bir durum var. Soykırım, savaş, 1934 Trakya, Varlık Vergisi, Yirmi Kura Askerlik, 6-7 Eylül, Kıbrıs gibi Türkiye'de azınlıkların/azaltılmışların yaşadığı ve genel Türk toplumunun haberdar olmadığı veya inkar ettiği bir dolu olay var ki bunlarla ilgilenmek, bunları araştırmak her vaka özelinde ve her alanda şöyle bir sonuç yaratıyor: Türkiye'de o alanda üretilmiş fakat bunlardan bahsetmeyen, içinde bunların izi bulunmayan şeyler birden bire ayrı bir lige düşüyor, eksikli hale geliyorlar. Ya da bunlarla hakkıyla yüzleşen eserler ve ürünler yine ayrı bir sınıfa çıkıyor, insana başka bir görüş kazandırıyorlar. Babam Aşkale'ye Gitmedi romanı da bana böyle bir "Türkiye'de böyle roman da yazılmış" dedirtti. Biri de yarattığı karakteri böyle cenderelerden geçirmiş, biri de bu olayların karşısına dikilmiş ve yarattığı insanlar aracılığıyla bu olayların insana nasıl meydan okuduğunu, onu nasıl sınava çektiğini, ne müşkülatlara soktuğunu soruşturmayı kabullenmiş. Başından Varlık vergisi geçmek, Nafıa taburlarında sömürülmek insanları ne yapar, neye çevirir? Bu çözülmelerde, bu deste karılmalarında altta kalan, üste çıkan neye dönüşür? İnsanların maruz kaldığı ve kendi eylemlerinden kaynaklanmayan hayat değiştirici darbeler, her bir vakada arkalarında nasıl enkaz hayatlar bırakırlar? Bunların cesur bir muhasebesi bu kitap, böyle bir romanı yazdığı için herkesin Biberyan'a minnettar olması lazım. Gerçi Biberyan bunu Türkiye toplumuna hizmet olarak yapmış değil, ancak yaptığı şey Türkiye Ermeni toplumunun koşulları ve koşullanmaları içinde çok çok çok daha büyük bir olay; bunu teslim etmeliyiz.
Romanın kendi içerisindeki yapısında başka türlü olmasını tercih edeceğim şeyler de var. Özetle Biberyan'ı biraz kaçışçı buldum; gerçi hep kaçışçı bir adamı anlatıyor ancak kaçış aynı zamanda kitabı da yürüten bir şey, bölümden bölüme muammalar ortaya koyuluyor, sağları solları etraflıca kurcalanıyor, papuçun ne kadar pahalı olduğu ortaya çıktığı an bir sonraki bölüme kaçılıyor. Sonra ne olduğu ancak bir sonraki muamma anlatılırken ketumca hissettiriliyor. Arada kaçılan kaçıldığıyla kalıyor, Arus ve Hilda, işyerindekiler, cânım Lula ve annesi, yeniden Hilda; hatta Suren, Keçeli, Haybeden, Mastori... Baret bunların arasından kaçıp geçerken okuduğum muammaların ortaya koyulan ve kurcalanan kadarı bana yetti ve bu açıdan okuduğum hiçbir Türkçe kitaba benzemeyen, hepsinden ayrı yerde duran bir roman olduğunu teslim ediyorum; ancak bir üst ligden bir yazar acaba bunları nereye kadar kurcalardı diye hayıflanmadım da diyemem. İnsan daha ötesini de istiyor. Ama bunlar yüzünden puan beş yıldızdan asla düşmez.
Yine diyorum, alelade Türk romanını, alelade Türk romanı kişisini, en iyi örneklerini bile çok fena taca çıkaran bir roman.