Daha önce Ms. Marvel reboot'uyla tanıdığımız G. Willow Wilson tarafından yazılmış, çizimlerini ise yeni tanıştığım bir çizer olan Christian Ward'ın yaptığı bilim-kurgu hikayesi.
Yozlaşma dolu bir dünyada Lux adlı devasa bir şirket için, gezegenler aras�� nakliye gemisi pilotluğu yapan Grix ile, the Renunciation'ın manastırına rahibe olarak katılmış Vess'in yollarının kesişme hikayesi.
Hikayenin geçtiği evren, tüm siyasi nüfuzun bir çeşit gezegenler arası Amazon olan Lux ile, Katolik Kilisesi'nin, siyasal islam ile bütünleşmiş haline benzeyen ve mottosu "Görünmez Krallığa uzanan yol" olan the Renunciation (tr: feragat) arasında paylaşıldığı, diz boyu yozlaşmaya batmış, geleneksel bir siyasi otoritenin ancak teoride yönetimde kalabildiği bir güneş sistemi, distopik bir high-fantasy bilim kurgu diyarı.
Karakterler ise bu tip hikayelerde genelde karşılaştığımız tipte. Firefly, SW Rebels, Futurama, Cowboy Bebop ve daha nicelerinde sıklıkla gördüğümüz serseri, geçimsiz, derme çatma bir tayfaya komuta eden, asi ama kendine göre bir onu kodu mevcut, elini kirletmekten çekinmeyen, macera kokan Grix'in (biri lezbiyen Han Solo yazmış hatta, LOL) yanına denge unsuru olarak eklenmiş, inançları için halkının adetlerine ve hayati ihtiyaçlarına sırt çevirmiş, güya adanmış, teknik olarak yetenekli, Amerikalı vasat bir konformist yazarın gözünden bakıldığında pek sorunlu, aman pek yazık ona -ay uzatamayacağım daha fazla- yavan bir "acı çeken liseli, zeki, uzay muhafazakarı kız" işte olan Vess.
Grix'in, Lux tarafından yürütülen ve listelerde gözükmeyen büyükçe bir para transferi operasyonunu keşfetmesi ve Vess'in, Scriptorian (Bir Türkçe karşılığı varsa ben bilmiyorum. Manastırlarda eski belgeleri el yazmalarını vs. düzenleyen adamların yaptığı iş bu. Vikings'te Athelstan'ın kaçırılmadan önceki işi) olarak çalışmaya başladığı manastırda, baş rahibeye ait yüklü hesapları bulması ile yolları kesişir. Ve doğru düzgün bir motivasyonları olmamasına rağmen, tüm hayatlarını çöpe atıp buna karşı savaşmaya ka... Ay yazarken sıkıldım yemin ediyorum, bu neymiş ya, dibine kadar klişe işte. Erdemli kahramanlarımıza ciyuvv ciyuvv diye lazer falan sıkıyorlar sonra da...
Yüzlerce kez tanık olduğumuz dinamiklere kendini dayandıran kitap, maalesef mekanik açıdan da tatmin edici olmaktan hayli uzak. Hikayenin Grix tarafı çok kötü olmamakla birlikte, Vess tarafı oldukça aceleye gelmiş ve inandırıcılıktan uzak görünüyor. Vess o kadar hızlı bir şeylere inanıp o kadar hızlı inancını kaybediyor ki okurken başınız dönüyor, geride kalıyorsunuz. Yazar, panellerle zamanı belirleyen kendisi olmasına, hikayenin ritmi üzerinde mutlak kontrol sahibi olmasına rağmen, daima önden koşturup gidiyor. Yakalamak için de anlatamadığı şeyleri anlatabilmiş gibi yapmamız gerekiyor. E zorunda mıyım? (bkz: eserin adı zorunda mıyım) Ortaya çıkan sonuç okura, "İki gün içinde ne oldu da böyle oldu şimdi?" diye düşündürüyor sıklıkla. Sonuç itibariyle tüm hikaye inandırıcılıktan uzaklaşıyor, karakterlerin motivasyonları anlamsızlaşıyor, kurdukları ilişkileri içselleştirmek de aldıkları kararları ciddiye almak da imkansızlaşıyor. Zaten tahmin edilebilirlik sınırlarından bir türlü uzaklaşamaması bir sorunken, daha önce Ms. Marvel ile de kanıtlamış olduğu kurgusal yeteneksizliği (ki bu noktada hatırlayalım; bu hanım kızımızın daha önce yazdığı Ms. Marvel reboot'u, "ayy kahverengi insanlardan süper kahraman yazmışlaar, bu ortadoğu fareleri ne kadar da şirin yaaa" içerikli övgüler toplamıştı. Ancak hemen her yönden hakiki bir bok festivaliydi.) eklenince ayranlar dökülüyor, tatlar iyice kaçıyor.
Okurken bir diğer rahatsızlığım da fizik kurallarından aşırı bihaberlik oldu. Eh buna mı takıldın diyebilirsiniz, takıldım evet. Yani, tabii burada bir hard science-fiction okuyor değiliz, gemilerin hızlanma vektörlerini hesaplayıp tablolar çizen bir manyak da değilim (olmaya baya yakınım ama yine de değilim). Ama ben bir şeyi okurken, senin bana e bu hareketi yaparlarsa bütün mürettabat oluşan G ile zaten anlık olarak ölür'ü düşündürmüyor olman lazım. Söz gelimi Star Wars izlerken hiç birimiz (veya bağcıyı dövmek konusunda tatlı bir telaş içinde kavranan Trekkieler hariç hiç birimiz) "Bu Tie-Fighter'lar uzayda, havanın olmadığı yerde nasıl ses çıkarıyor?" diye sormuyoruz. Biz de biliyoruz lan uzayda ses transferinin mümkün olmadığını ama işte bu evrenin en erotik sesi diye ağzımızdan salya saça saça izliyoruz (tabii son üç filmi izlemiyoruz, Episode 7-8-9 seven fetöcüdür!). Çünkü içine girdiğimiz atmosfer, tüm bunları unutturuyor ve dünyamızın fizik kurallarının dışına çıkıldığında değil, ancak o anlatının koyduğu kuralların dışına çıkıldığında irkiliyoruz (tıpkı ep7-8-9'da olduğu gibi, ulan Disney!) burada da gemi, tüm mürettebatı anlık olarak öldürebilecek hamleler yaptıktan sonra, sadece bir göz devirip geçebilecekken ben, sen bir de bunun mürettebat tarafından fark edildiği ama arkadaşların sadece hafifçe rahatsız olduğuna dair bir panel koyuyorsan, ben doğal olarak senin ecdadına sövüyorum.
Çizimlerine gelince; Açıkçası hikayenin kendisinden çok daha kaliteli görseller var elimizde. Hatta boşa harcanmış desem yeridir. Christian Ward genel olarak güzel bir iş koymuş ortaya. Gemi tasarımları çok değişikli, çok fantastişli değil -Bana süsü azaltılmış Warhammer 40k gemilerini hatırlattı- ama eğlenceli görünüyorlar. Uzay ise pek görkemli. Geniş planları görmek çoğu zaman keyif veriyor, haddini aşan sürelerde izlediğim paneller oldu. Parlak renkleri ve kontrastı kullanmayı da pek seven bir çizer kendisi. Karakter tasarımları, eciş bücüş bin bir türlü uzaylı gördüğümüz şu bilim-kurgu alemlerine yeni bir şey getirmiyor, hayli düz çoğunlukla. Fakat karakter çizimlerinin de atmosfere uygun olduğunu düşünüyorum. Ara sıra çok baştan savma bir iki panel sırıtabiliyor, genel ahengi bozabiliyor. Yine de ben bütünü itibariyle ortaya konulan görseller bütününü beğendim. Bazı yönlerden webisode'ları da andırıyor.
Hikayenin bu ilk cildini takip eden volume 2 ve 3 de hali hazırda markette mevcut(hikaye tamamlanıyor mu bilmiyorum) ve puanlarının biraz daha yüksek olması, bir ihtimal işleri biraz daha toparlayabilmiş oldukları olasılığını akla getiriyor. Kuvvetle muhtemel bir noktada "Ne yaptı yav bunlar?" merağına teslim olur, devamını da okurum. Ama eninde sonunda, özü itibariyle zaten bin kez sarf edilmiş bir retoriğin tekrarından ne kadar hayır gelir bilemiyorum. Yanlış anlaşılmasın, "ay öyle kötü, böyle kötü, içimiz kıyıldı dandiklikten" seviyesinde bir eser değil bu. Sadece vasatın bu derece yakınında gezen, kendine benzeyen onlarcası arasından ayrışacak herhangi bir özelliği olmayan, fazla klişe bir iş. "Bunu okuyacağıma X okumalıyım" önermesini tamamlayan o kadar fazla X var ki. Tüm dünyayı okumuş, kurutmuş, artık omo kutusunun ardında galaksiler arası çatışma arayacak kadar aç sci-fi'cılar varsa aramızda, atlasın kaçırmasın, ne diyeyim.
Son olarak kitap, geçtiğimiz günlerde "Görünmez Krallık" ismiyle Karakarga tarafından çevrildi ve şu anda raflarda olmalı. Orijinalini okuduğum için çevirisi ve tr versiyonunun baskı kalitesi hakkında yorum yapamayacağım. Ancak 31 Temmuz 2022 itibariyle 120TL etiketle satışa sunulan bir çizgi roman olarak, o paranın karşılığını verebileceğine ben inanmıyorum. 5/10