“Her şeye rağmen şimdiye dek yaşadıklarımıza, bildiğimize tutunmaya çalışıyoruz, geçmişimizden başka bir şeyimiz yok. Tutunacak başka bir şey yok.”
“Bu durumda sokaktaki bilinmez ve düşman gölgelerden biri de ben olurdum. Kargaşanın kahramanlarından birisi. Sinsice apartmanların camlarını gözetleyen, köşe başlarında nöbet tutanları kollayan diğer gölgeler gibi bir gölge. Kargaşanın asli bir unsuru olarak, kargaşanın öznelerinden biri olarak sarhoşluğa doğru sürüklenerek bilinçsiz de olsa yıkımı hızlandırmaya uğraşırdım. Bunun canlılık ve hayatiyet olduğunu kabul ediyorum ama bunların hiçbirisini yapamıyorum, hatta şu kadını bile sürükleyip dışarı atamıyorum, yaşamın kurallara göre aktığı fikrine sarılmaya devam ediyorum. Geçmişe ve kurallara sarılmak ölümcüldür.”
Gemide Yer Yok Ömer F. Oyal’in beklense de hazırlıksız yakalanılan bir iç savaşı bir iç konuşma, gündelik olaylar, küçük ama hayati ayrıntılar üzerinden anlattığı çarpıcı bir roman. Bütün hayatların ve mekânların işgal edildiği, yetişkinlerin hızla zalimleştiği, çocukların hızla büyüdüğü, yarın duygusunun herkesin avucundan kayıp gittiği, umutsuzca bir bilinmeze yelken açılan bir hayatta kalma mücadelesi…
1959 yılında İstanbul'da doğdu. 1982'de Boğaziçi Üniversitesi İşletme Yöneticiliği'ni bitirdi. Yeni Olgu, Söz, Gelecek, Radikal Kitap, Insight Turkey, Mesele gibi çeşitli dergilerde yazıları çıktı. Halen Orta Asya-Kafkasya Raportörlüğü yapmaktadır. "Magda Döndüğünde” romanıyla 2016 yılı Ankara Üniversitesi Roman Ödülü’nü almıştır.
Anlatıcısını sevmediğim kitaplarla büyük bir derdim var benim. Burada sevmemek derken kast ettiğim anlatıcının çok kötü biri ya da benimle taban tabana zıt olması değil tabi, anlattığı hikayeyi dinlemeye değer bir hale getirebilmesini istiyorum ben anlatıcının. Birinci tekil şahıs anlatımlarında bu bence daha güç, çünkü Gemide Yer Yok'taki gibi hikayeye pasif, edilgen bir karakterle başlayan bir başkarakteriniz olduğunda onu okura satabilmek için çok daha fazla emek harcamanız gerekiyor. Maalesef bu romanın ilk yarısında anlatıcı benim için anlamadığım, katlanmak zorunda kaldığım bir eziyete dönüştü.
Gemide Yer Yok distopik sayılabilecek, bir iç savaşın süregeldiği ancak zamanı ya da mekanı bilemediğimiz bir şehirde geçiyor. Başkarakterimiz bu olayları çok önceden öngörmüş, hazırlıklarını da yapmış birisi ve bu noktadan başlayarak kendini kitap boyunca Nuh peygamberle kıyaslıyor, başına bir şey geldikçe tufandan ve Nuh'un hayatından anlattığı meselleri örnek gösteriyor hep. Buraya kadar tamam, alışılmış -hatta klişe- olsa da bence ilgi çekici bir hikaye ve güzel kurulmuş bir benzetme var. Ama karakterimiz hayatta kalmak dışında hiçbir şey yapmıyor. Adeta bir iradesi yok gibi. Kendisine söylenen şeyleri anlam veremese de, istemese de, nefret etse de yerine getiriyor. Ve bundan sürekli şikayet ediyor. Böyle bir karakterin bu şartlarda bu kadar süre hayatta kalabilmesi bile mucize herhalde. Bir de birinci tekil şahıs anlatımında diğer karakterlerin amaçlarını, düşüncelerini de bilmeyince kitabın ilk yarısı atmosferi başarılı olsa da okuması, devam etmesi gerçekten güç bir süreç oldu benim için.
Neyse ki ikinci yarıda bazı şeyler değişti, ufak da olsa karakter gelişimi görebildik. Yeterli olduğunu çok düşünmüyorum ama yine de bir şeydir. Galiba en büyük sıkıntım atmosferle karakteri bir türlü bağdaştıramamam, bu karakterin hayatta kalabilecek yeterliliklere sahip olduğuna inanmamam. Bir diğer sorunum da hikayenin sonunun ve hatta bazı diğer yanlarının gemi alegorisiyle uyuşmaması, o benzetmenin havada kalması. Gerçi bu benzetmeyi yapan yazar değil de anlatıcı aslında, yine de başlarda okuyacağımı umduğum kurguyu bulamadım ben romanda.
Bu hikayeyi film formatında izleseydim muhtemelen daha fazla beğenecektim. Çünkü kitabın okura vermek istediği gerilimi bazen körükleyen ancak bazen de baltalayan bir anlatıcıyı törpülemek daha kolay olacaktı orada, gerilim daha iyi aktarılacaktı. Bir de böyle sert, boğucu hikayelerde az da olsa mizahın gerektiğini düşünüyorum, Gemide Yer Yok da bundan faydalanabilirdi bence.
Yazarın dilini sevdim, hem akıcı hem de okurken edebi bir keyif veriyor insana. Atmosfer yaratmaktaki başarısını da inkar edemem. Yine de Gemide Yer Yok'un kusurları hünerlerinden daha ağır basıyor bana göre. Ama Ömer F. Oyal'ın en az bir kitabını daha okumayı istiyorum.
Kitaba girmekte çok zorlandım, hatta ilk okuyuşumda bırakıp aradan bir sene geçtikten sonra tekrar başladım. Genelde, "doğru zamanda başlanması gereken" kitaplara karşı çok mesafeliyimdir, kurmaca denilen şey okuru ilk birkaç sayfada yakalayıp kendi gerçekliğinin ortasına bırakabilmelidir, ama bu kitaba iltimas geçmekte fayda var.
İç savaşın ortasında yaşadığı evi terk etmeyen ve kendisine ait dokümanları titizlikle tarayıp dijital ortamda saklama inadındaki bir anlatıcının -yaptığı işteki titizliğiyle kaleme alınmış- iç konuşması şeklinde başlayıp biten, alegorik bir distopik kurgu. Öyle büyük, sinematik bir distopya atmosferi beklememek lazım, sözgelimi Cormac McCarthy'nin "Yol"u gibi; ama bu roman da eşine az rastlanır (hatta bence Türkçede rastlanılamayacak) bir şey başarıyor ve küçücük bir kutuya sıkıştırılmış bu felaket anlatısının altından başarıyla kalkıyor.
Gemide Yer Yok, yazarın okuduğum ilk kitabı. Olayların zaman ve mekan belirtilmemiş bir iç savaş ortamında geçtiği belirtilmiş. Savaşın yerine deprem, salgın hastalık gibi başka bir felaketi de koyabiliriz çünkü ne olduğunun ya da nerede olduğunun hiç bir fonksiyonu yok, asıl olarak bir evin içerisindeki hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Sayısız felaket filminde defalarca benzerlerini izlediğimiz sadece birkaç cümle ile özetlenebilecek bir olay zinciri var. Buna rağmen bence sıradanlıktan çok uzak. Bunun sebepleri hiç dialog içermemesi, karakterlerin isimsiz olması ve arka planda Nuh Peygamber’in gemi inşa etmesini ve tufanda yaşananları referans alması olabilir. Ama asıl çok beğenme nedenim yazarın dili ve gündelik olaylar çevresinde insan psikolojisini inanılmaz bir derinlikle anlatması oldu. Kitabın genelinde merak ederek, kızarak, gerilerek, hayvanlar ile ilgili bölümlerde çok rahatsız olarak ve özellikle bitirdikten sonra geçmiş ve gelecek kavramlarını sorgulayarak okudum.
Bu kitabı Yunus Nadi roman ödülünü aldığı için ve adı hoşuma gittiğinden okumaya başladım. Kitabı bitirdiğimde kendime bu romandan ne öğrendim diye sordum ve cevabım hiçbir şeydi. Kafkavari bir yazıma benzetilerek kaleme alınmış, amaçsız, güzel duygulardan yoksun, saçma, insana bir şey katmayan, iç karartıcı bir roman. Bir kargaşa ortamında, bir adamın sürekli yaptığı amaçsız saçma sapan işlerin dökümünü anlatan bir roman. Sonuçta da bir yere ulaşılmıyor. Bir de arada bir ortaya çıkan bir Nuh’un Gemisi var ki bu geminin niçin olduğunu anlayamadım. Gemi nedeniyle romanın ismi “Gemide yer yok” olmuş. Acaba yazar kaçıp gitmek istiyor bu dünyadan da kaçış yolu bulamıyor ve bu nedenle mi gemide yer yok diyor anlayamadım. Romanın kurgu kısmını bir yana bırakalım daha büyük hatalar, anlatım ve dilbilgisi hataları var ve bütün bu hatalara rağmen nasıl olmuş da ödül almış hayretler içindeyim. Bir kaç örnek: Sayfa 8: “Yaşlı kadının kokusunu algılıyorum. Çirkin ve belirsiz bir koku” Koku çirkin olmaz kötü olur. Görsel algı için çirkin sıfatı kullanılır. Koku görsel değildir. Sayfa 12: “Mesela yatağın yanındaki komodinden gelen gıcırtı, elbise dolabının içinde gezinen hışırdayış kendi başlarına kaldıklarında yoklarken sadece işittiğimde var olabiliyorlarsa bu ne anlama geliyor?” Bu cümlede mantık hatası var. “sesleri uykuyla yumuşakça boğazlamak” nasıl bir ifade? Sayfa 13: “Çapakların ardındaki gözlerim ışıkla çırpınıyor” Çapaklı gözlerimi ışığın etkisiyle kırpıştırıyorum dense daha anlaşılır olurdu. Buna benzer gereksiz tanımlamalar, kelimeler sıkça kullanılmış. Herhalde ‘vay be ne müthiş yazar ne büyük laflar yazmış’denmesi için yapılmış. Sayfa 18: “Her şeyin görülebildiği aydınlık mı, dünyayı örten karanlık mı, yoksa ikisi arasındaki alacakaranlık saatleri mi? Anlatım bozukluğu var. Yersiz gereksiz benzetmeler, anlatım bozukluğu, noktalama işaretlerinin hatalı kullanımı tüm roman boyunca devam ediyor. Romanı beğenmedim. Okurken rahatsız oldum. Sürükleyici değil. İnsanda bir hoşluk, güzellik hissi yaratmadığı gibi, düşünce ufkunu da genişletmiyor. Türkçe bu kadar kötü kullanılmamalı.
İtiraf ediyorum, ilk defa Ömer F.Oyal’dan bir roman okudum. YKY’nın Göztepe’deki minik ama çok zengin mağazasında roman bana göz kırptı, aldım. Hiç bir yorum yada tavsiye olmaksızın. Seviyorum böyle keşifleri. Romanı soluksuz okudum desem yeridir. Ayrıca, 2020 yılında 75.Yunus Nadi Roman Ödülünü almış . Çok merak ettim kimdir yazar diye. Web sitesinde kendini anlatırken “.....Haliyle edebiyata, İslam tarihine, Ortaçağ Türk tarihine, Türkolojiye, Otra Asya tarihine, Yahudi tarihine ve düşüncesine, Tasavvufa, Alman tarihine ve düşüncesine, Orta Avrupa'ya, Japon tarihine ve galiba biraz da felsefeye meraklıyım.....” şeklinde bir cümle kullanmış. Bu cümleler nasıl bir kafadan çıkmış, ancak okuyunca anlayabilirsiniz; Yaşadığımız coğrafya ile ilgili çağrışım yapacak özel bir kelime yok, diyalog yok.Somut bir ülke,insan yada savaş değil anlatılmak istenen. Her yerde yaşanan ve yaşanacak bir süreçte hissettiklerimiz. Bu güçlü metin keşke başka dillere de çevrilse.
Bu yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve aldığım muhteşem okuma hazzının ardından kesinlikle diğer kitaplarını da edineceğimi söyleyebilirim. Her şeyden önce enfes bir anlatım ve olgun bir dil var metinde. Çığır açacak bir olayın gündeliğin ezilmeye, hatta yok olmaya mahkum rutini içinde tek bir sıkılma anına müsaade edilmeden anlatılabilmesi kesinlikle mucize. Zora alışmaya, mecburiyetten doğan yakınlığa ve olası bir iç savaşın insan psikolojisi üzerinde yaratabileceklerine dair nefis bir anlatı. Mutlaka okuyun!
Zamanın hükmünü yitirdiği altüst olmuş bir dünyada geçen bir tuhaf roman. İnsanı içine alan bambaşka bir gerçeklik. Ömer Oyal’ın cümleleriyle tanışmalısınız.