Şimdilerde o günleri ananlar hep “Sarıyaz” diyorlar adına. Haziranın gevreyen toprak üstünde buram buram tüttüğü son demlerinde, topu topu on iki günlük bir zamandı oysa. Ama bütün bir mevsim, yıllar boyu hatırlanacak kadar yüklü geçmişti.
Tarihe “Sarıyaz” diye düşüldü o günler.
Her şey havanın lodosa dönmesiyle başladı. Rüzgar, Afrika’dan aldığı sapsarı çöl kumunu yanına katıp körfeze doldu, ortalık sarıya kesti. Her şey ama her şey öyle bir sarardı ki, sanki dünya sarı bir camın arkasına saklandı gibi oldu.
Yöre halkını tedirgin eden bu tuhaf doğa olayının ardından bir de deprem gelir. Lakin bu “aşağıdan aşağıdan vuran” deprem halka halka büyüyecek, Sarıyaz’ın büyüklü küçüklü karakterlerinin hayatlarında meydana gelen şiddetli sarsıntılarda yankı bulacaktır.
Mahir Ünsal Eriş altı yıl aradan sonra yeniden okurların karşısına çıkıyor. Aynı olayın etrafında dönen ve birbirine bağlanan sekiz öyküden oluşan Sarıyaz’da, yine küçük bir kıyı şehrindeki sözümona sıradan insanların dünyalarına ışık tutuyor. Onların aşklarına, hüsranlarına, isyanlarına, hezeyanlarına, kalp yaralarına ve her şeye rağmen hayata tutunma çabalarına tercüman oluyor… Her zamanki sakınmasız, dürüst ama merhamet dolu, hayat dolu tavrıyla. Her zamanki gibi sokağı dillendirerek…
"Sularımız kesildi depremden sonra. Bütün şehir Kerbela'ya döndü. Yaz sıcağında günlerce, gecelerce susuz kaldık. Depolar dolu ama evlere basılamıyor, dediler. Arıza var dediler. Kızılca kıyamet ondan sonra koptu işte. Şehre su veren şebekenin tesislerinde, kapalı bir havuzun içinde etleri çoktan çözülüp dağılmış halde bulmuşlar onu. Bilmiş birileri, birileri hatırlamış kaybolan kızı. Analığını çağırmışlar morga. Elbisesinden tanımış analık, bakılacak yüz, görülecek hal kalmayınca. Aylardır ordaymış diye söylemiş polisler. Belki de kaybolduğu günden beri. Şengül, herkesin günahına girdiği o gariban aydınlık sulara karışmıştı çoktan. Su olmuş, kanımıza, canımıza karışmıştı aylarca. Hastalıklar icat ettiler bu kadar zaman sonra, olayı duyanlar. Hastanelere hücum ettiler. Kustular, bayıldılar, ateşlendiler. Herkes bir genç kızın canını kana kana içmiş olmaktan duyduğu azabı bir hastalığa, gelip geçici bir üzüntüye değişti. Bir ben üzülmedim. Biliyordum gittiğini. Şimdi artık, şu yaşımda bile hala, bazen Şengül gibi koktuğumu duyarım terleyince."
This entire review has been hidden because of spoilers.
“Çünkü insan,neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken insan yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye. Başkasının helakı, hayatta olmaya kıymet katar, anlatılacak ömürlük bir tecrübe katar” . Sapsarı toz her yer. Görülmüyor gerçekler sarılığından. Seçilmiyor doğru,yanlıştan. Ve ardına deprem geliyor, sarsıyor ki gör diye. Sarsıyor ki ezdiğin toprak gün gelir seni alır,hatırla diye. . Şengül öyle bir sarılıyor ki kokusunu ömrü billah duymamışsındır. Özlem öyle güzel gülüyor ki ‘Ah’ dersin ‘sürgün mü verdi ağaçlar’ Hele bir Melih Cevdet var, öyle yazıyor ki,dost elinden içtiğin çaya eş. . Mahir Ünsal Eriş, ilk öyküden yakalıyor beni. ‘deniz poyraz’a’ hani Emine’nin yanında lal olduğumuz. Sonra tüm öykülerle dertleniyor, neşeleniyorum. Velhasıl pek seviyorum Sarıyaz’ı. Ne kadar kısa sürse de. Her an birilerine bir ömür aslında. . “Dünya hali böyledir, insan koyun koyuna yattığıyla bile aynı rüyayı görmez. Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kabusuna uyur.” . Utku Lomlu da bir dilim karpuz katıp; serinletiyor bu güzelim kitabın kapağını..
Öykü mü desem, roman mı bilemediğim, ilginç bir kitap olmuş. Ama sanırım, öykülerin bireysel vuruculuğunun kolektif etkinin yanında sönük kaldığını düşünürsek, romana daha yakın duruyor. Romana öykünen öyküler, belki. Evet.
Güzel, ama Mahir Ünsal Eriş güzelliğinde değiller bu kez. Eksik bir şey mi var, öykülerde? Gözlerim, neden daha derin satırlar arıyor? Bilemiyorum.
Farklı kişilerin perspektifinden deprem gerçeğini vurgulayan, açıkçası dilini zoraki ve ağdalı bulduğum, bayılmadığım ama beğendiğim kısa bir öyküler derlemesiydi.
Okuduğum -dinlediğim - ilk Mahir Ünsal Eriş kitabıydı. Esenboğa yolunda dinlediğim bu öykü kitabında, Bandırma'da yaşanan deprem esnasında yolları kesişen sekiz insanın hikayesi anlatılıyor. Dili sade, anlaşılır, betimlemeleri yer yer eğlenceli. Keyifli bir kitaptı.
Bir kadın neden bütün hayatını başkalarının mutluluğu üzerine kurup sonra da her mutsuzlukta kabahatli çıkan olmak zorundaydı ki zaten?
Müthiş çarpıcı bir öykü koleksiyonu. Tavsiye üzerine okumaya başladığım ve beni daha ilk hikayeden itibaren sarıp sarmalayan bir kitap oldu. Bu, yazarın okuduğum ilk kitabı ve bundan sonra da devamının geleceğini düşünüyorum. Mahir Ünsal Eriş her gün içerisinde olduğumuz toplumsal meseleleri jilet keskinliğinde kurgulara adapte ederek hem duygusal hem de etkileyici küçük öykülere dönüştürmüş. Üslup ve tarzına hayran kaldığım yazarın öykülerinin her birinin bir diğerine küçük nüanslarla bağlanması, ortak bir mekan düzleminde buluşturulması ve aslında birbirinden çok farklı karakterlerin aynı oksijeni soluduğunu bize hatırlatması muhteşem bir öykü deneyimi yaratmış. Öykü türüyle barışamayanları bile kendine bağlayacak bir eser, kesinlikle okunmalı.
Mahir Ünsal Eriş’ten okuduğum ilk kitap olan “Olduğu Kadar Güzeldik”te yer alan hiçbir öykü aklımda kalmadı. Oysa onları da sevdiğimi hatırlıyorum. Sarıyaz’ın benim zihnimdeki yazgısı farklı olacak gibi. Sapsarı yazlar bana bu öyküleri hatirlatıp duracak sanki.
Böyle zihnime kazınan başka öyküler var. Mesela Füruzan’dan Haraç, Parasız Yatılı, Vüs’at Bener’den Havva, Sait Faik’ten Sinağrit Baba, Adalet Ağaoğlu’ndan Karanfilsiz, Cemil Kavukçu’dan Yalnız Uyuyanlar için yerli öykü denince ilk aklıma gelenler. Bundan beş yıl sonra Sarıyaz’daki hangi öyküyü kalbim sızlaya sızlaya hatırlayacağım bakalım.
Aslında kitaptaki sekiz öykünün tamamına aynı duygu hâkim. Hepsi bizim memlekette geçiyor. Ben diyeyim Manyas, Gönen, belki başkaları der ki yazarın çocukluğu Bandırma’da geçmiş, kesin orası…
Bu ilçede herkesin kendi büyük dertleri var. Çocuk, genç, ihtiyar, kadın, evli, bekar, işsiz türlü türlü karakter. Sonra onların dertlerini örten sarı bir toz fırtınası geliyor. Her şey, hava, toprak sapsarı bir tozla kaplanıyor. Öyküler farklı farklı tarif ediyor bu olayı:
“tülden bir örtü gibi güneşle aramıza girdi” (şengül)
“göğün bulutsuz sonsuzluğu ucuz, pazar işi, plastik güneş gözlüklerinin ardından bakılıyormuş gibi kirli bir solgunluğa bürünmüştü” (sarı)
“bir toz bulutu ama sanki sararık, zehirli bir duman yayılmış her yere” (beyefendi)
“sanki bu eşiğinde beklediği yeni hayatı, eski bir Türk filminin saflığı ve heyecanıyla doluydu da o yüzden o yılların tadını çağıran sarı bir filtre gelip çökmüştü bu günlere.” (gül özlem gül)
“her yer, ada çayı dolu bir bardağın ardından bakılıyormuş gibi sapsarı görünüyordu. (ecevit, öpücük)
“her bir canlının, nesnenin rengi sanki bir bilgisayarda sarıyla filtrelenip yeniden atılmış gibi duruyordu.” (gece nöbeti)
Aslında bu toz tüm öykü kahramanları için hayatlarını sarsacak “deprem”in habercisidir. Hayatları tümden değişecek, hayaller yarım kalacak, gidenler geri dönmeyecek vesaire vesaire…
Çok çok beğendim. Oyunsuz, bulmacasız bir anlatım, gerçekçi karakterler, arka planda insan-çevre- doğa çatışması, sade, zorlamasız bir şiirsellik…
Sarıyaz zamanına denk gelen aynı yöredeki 8 hikaye. Zaman zaman kesişen bu hikâyeler hem birbirinin boşluklarını dolduruyor, hem de birbirlerini yukarı çekiyor. Sevdim :)
şengül *** sarı **** beyefendi ***** (beyefendiye saygılarımla) gül özlem gül **** ecevit, öpücük ***** (gülmekten gözümden yaş geldi 😂😂) gece nobeti *** dedemin turnası ***** (boğazım düğümlendi) sevgi çağının sonu ***** (şapka çıkardım)
Karpuz, konu meyve olduğunda zayıf noktalarımdan biri benim; çileğin hemen peşinden geliyor. Ama yine de, kapağına rağmen Sarıyaz benim radarıma hayatta girmezdi çünkü Türk yazarlara karşı ön yargılarımı kırabilen pek olmadı henüz. İsterseniz siz de beni yargılayın bunun için ama şu anda bu konuları geçiyorum; onları ayrı konuşuruz dilerseniz, çünkü Mahir Ünsal Eriş, kalemini sevdiklerim arasına girdi bile. İyi ki sevgili iş arkadaşım Meral kitap kulübümüz için hem Sarıyaz, hem de Kara Yarısı’nı seçmiş (ki Kara Yarısını da aldım; o da okuma listemde).
Sarıyaz bana öyküleri sevdiğimi, hatta çok sevdiğimi hatırlattı yine. İçindeki öyküler ise yer yer, hem de iyisiyle ve kötüsüyle çocukluğuma döndürdü beni… Mesela, o zamanlar hemen herkesin evinde muhabbet kuşu olması ve onları konuşturmak için çırpınışları… Bize korkunç anlar yaşatan, sevdiklerimizi elimizden alan 1999 depremi… Büyükler acı çekerken, çocukların kayıtsız bir şekilde sokaklarda oyun oynamaya ve kahkaha atmaya devam edebilmesi… Benim artık o çocukların arasında olmayışım… “Oğlum, ben bu evde öleceğim!” diye direten dede gibi ihtiyar amca ve teyzelerin havanın kokusundan, renginden; rüzgarın esişinden olacak iyi veya kötü şeyleri tahmin edebilmesi… Farklı farklı karakterlerin öyküleri de sonunda öyle güzel birleşmiş ki son cümle olan “Hikaye bitti” cümlesini okurken üzülemedim bile; kitabı kucaklayıp aptal aptal sırıttım sadece kendi kendime.
Çöl kumu fırtınası ve ardından gelen deprem teması etrafında birleşen ve aynı yörede geçen hikayeler var bu kitapta. Güzel yazılmış fakat bir iki tanesi dışında beni etkilemedi anlatım. Daha çok durum tespiti yapar gibi yazar. İstanbul dışında geçen ve farklı dünyaları anlatan metinler okumak güzeldi. Ne var ki çoğu hikayenin sonu zayıf kalmış bence. Yazarın Olduğu Kadar Güzeldik isimli kitabı çok övülmüş, okumak istiyorum. Bunun dışında ilgimi çeken bir eseri yok.
Kitabı Murat Eken'in sesinden dinledim. Harika bir iş çıkarmış, emeğine sağlık. Sesi karakterlere cuk oturmuş desem yeridir.
“ insan kabahatin kendinde olduğunu bilince, hakikatin zehri kendine sıçramasın diye suçu, başının üstünden geçen kuşa bile atabilir.”
Yeni nesil kalemlerimizin en nadide örneklerinden yazar bence. Kendisini okudukça okudukça daha da seviyorum. Tweetlerinin apayrı hayranıyım.
Bu kitabı bence öyküden ziyade kurgusu değişik işleyen bir roman. Çok tutarlı noktalardan birleşiyor, sanki uzun bir cümle, tam olması gereken yerinde virgül konmuşçasına akan ve noktası da tam yerinde geliyor.
Çok çok güzel bir okumaydı.
Mutlaka okuyunuz, öykü sevmeyen bir okurun bile hoşuna gidecektir.
Okuduğum tüm Mahir Ünsal Eriş öykülerini seviyorum, ne de güzel yazıyor diye diye bitiriyorum. Belki tam da 17 Ağustos depreminin yıldönümüne denk gelmesinden belki bir romanın farklı bölümleri gibi birbiriyle ilintili öykülerden oluşan kurgusundan deprem etrafında dönen Sarıyaz’ı başka sevdim.
Bütün öykülerin bir şekilde birbirine bağlanması o kadar yumuşak şekilde gerçekleşiyor ki hiç yadırganmıyor. Bugün bandırma dünyadan silinse bu adamın öykülerine bakıp tekrar kurulabilir. Bu yönden çok takdir ediyorum. Keşke her köyün her kasabanın bir Mahir Ünsal Eriş’i olsa. Bandırma’yı edebiyat topraklarına kattı adam 2 kitapta. Takdir edilesi.
"İnsan kabahatin kendinde olduğunu bilince, hakikatin zehri kendine sıçramasın diye suçu, başının üstünden geçen kuşa bile atabilir." #MahirÜnsalEriş #Sarıyaz s.117
birbiriyle ilgili hikayelerin en sonda puzzle gibi tamamlanması ve gül ile yapılan kelime oyunu dışında hiçbir şeye katlanamadım, zorla bitirdim. belki bu ara bana uygun gelmemiştir belki de artık rahatsız edici sokak edebiyatı okumak beni lisedeki gibi etkilemiyordur tam nedenini kesinleştiremesem de tüm o gerçekçi anadolu hikayelerini, hayal kırıklıklarını, söylenmeyen ve zorlanarak söylenen lafları sanki yeni bi icatmış gibi 2019da yazmanın ne işe yaradığını anlamadım. onu da geçtim sanki aklındaki pis alışkanlıkları ve düşünceleri başka bi şekle sokarak gizlice teşhir etmiş ve bunu eserleştirmiş gibi hissettim. bu yorumum tamamen kişisel hislerim, herhangi bir edebi eleştiri de değil. öyle, sevemedim.
Ne çok diyordum kendi kendime, uzun zamandır bir kitabı okuduktan sonra elimin direkt 5 yıldız vermeye gitmediğini. Ta ki Sarıyaz’ı okuyana kadar, daha kitabın ilk çeyreğinde anlamıştım bu hissiyatla bitireceğimi.
Kısa kısa öyküler, sanki uzunmuş gibi sizi içine alan, damakta farklı türde lezzetler bırakan cinsten. Ortak noktaları deprem, ama her birinin öncesi ve sonrasında bahsi geçen hayatlarda ne denli değişimlere yol açtığını görmemek mümkün değil. Yaşadığımız dünyada da öyle değil mi sanki? Aynı döngünün parçalarıyız görüntüde, ama özde bambaşka yaşanmışlıklar.
Her neyse, kitapla gerçek dünyanın kesişiminin yüzeysel olmadığını görünce bi yükseldim sanırım öykülerin güzelliğine. Yormadan, uzatmadan, şaşırtmacalı, bolca hüzün soslu apayrı dünyalar. İçlerinden en beğendiğimi seçmekte gerçekten zorlanıyorum. Hepsinde beni yakalayan ayrı bir nokta oldu zira. Ama “Dedemin turnası” sanırım çok küçük bir farkla öne geçiyor diğerlerinden, o beni başka üzdü çünkü. :)
Sevgili Mahir Ünsal Eriş, tanışmamıza vesile olan bu öykü kitabınızla sıcak bir his bıraktınız kalplerde. Tez vakitte diğer yayınlarınızı inceleyeceğim. Zaten bir yazarın okurundan beklediği en kıymetli ödül de bu değil midir?
Oh çok güzel övdüm, tam istediğim gibi oldu, çok mutluyum. 😊
.... kitap yazmak falan, hakikaten ciddi iş. Şimdi bakmayın öyle marketlerde, pirinç ununun, lavabo açıcının yanındaki raflara dizilen şeylere. Onlar kitap mı efendim ; eğlencelik şeyler. Çerez hepsi. Hakiki kitap satılmaz; satıldığıyla değil sayıldığıyla övülür. Kitap dediğin elden ele geçer. Çok satan şeyden hayır gelse dünyayı fırıncılar yönetirdi, öyle ya!....
Sarıyaz bir öykü kitabı olmasının yanı sıra öyküler kendi içlerinde sarı yaz ismi verilen bir dönemi birbirleriyle yakından ya da uzaktan bağlantılı insanların gözünden anlatıyor. Bu açıdan da bir öykü kitabı demek tam olarak doğru olmamakla birlikte tüm insanları birbirlerine minik öykülerle öylesine birbirine bağlamış ki Mahir Ünsal Eriş'in kalemi yanında bir de öykücülüğüne şapka çıkartmaktan başka elden bir şey gelmiyor. Bu yüzden de "Öykü sevmem ben" tabusuna sahip tüm okumayı sevenleri Sarıyaz'a bir şans vermeye davet ediyorum. 2020’nin de bizim Sarı yazımız olduğu düşünüldüğünde her öykü beni bu yılın insanların hayatındaki yansımasını düşünmeye sevk etti.
Kitaptaki ilk öykü Şengül öylesine gerçekçi ve yazarın kalemi öylesine kuvvetli ki bir çırpıda nasıl bittiğini anlmadığımın yanı sıra sanki göğsüme bir ağırlık çöktü gün boyunca hayatta gerçekten de var olan Şengül'leri düşündüm. Öylesine etkilendim.
Daha sonraki öykülerden Beyefendi çok gerçekçi olduysa ne güzel yaşanmış dediğim, içimi sıcacık ısıtan saygı ve sevgi göndermek istediğim bir beyefendiyi anlatıyor aslında. Bu öykü için bir de Mahir Ünal Eriş'ten bir tespit bırakmak istiyorum. Dünya hali böyledir, insan koyun koyuna yattığı ile bile aynı rüyayı görmez. Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kâbusuna uyur.
Ortalara doğru size okurken kahkaha attıracak bir öykü ecevit, öpücük. Öyle bir yerde başlayıp öyle bir yerde sonlanıyor ki kahkaha atmamak elde değil.
Dedemin turnası bana öylesine kendi dedemi, babannemi hatırlattı ki; bu öyküyü okurken kendimi gördüm ve özlemle doldum.
Son olarak 2 öykü var ki kitapta özellikle birbirinin tamamlayanı; herkesin gözünden dünya ve olaylar ne kadar farklı görünüyormuş diye bir yandan hayretle okurken diğer yandan duygudan duyguya savruldum. Ama Mahir Ünsal Eriş'e her öyküde her tespitte tekrar tekrar şapka çıkarttım.
Çok sevdim! Sekiz insanın hayatının hikâyelerinde ortaklasan ve kesişen anlarından oluşan ama aslen sekizden fazla hikaye. Cocuklugum boyunca yaz aylarınin sicaklarinda gectigim yolları böyle bir kurgu ile bambaşka hikayelerin içinden geçerek zihnimde canlandırmak çok keyifli bir deneyimdi. Yine su gibi dupduru Mahir Ünsal Eriş kitabı. Okuyunuz 😊
Sarıyaz, uzun süredir beni en çok şaşırtan kitaplardan biri, belki de birincisi.
Mahir Ünsal Eriş kusursuza yakın bir iş çıkarmış.
Kitap, aynı olay çevresinde dönen, birbirinden özce kopuk ancak pek çok noktada kesişen sekiz öyküden oluşuyor. Kitabın Türkçesi oldukça canlı, erişilebilir ve akıcı. Öyküler de aynı canlılıktan yararlanıyor. Odak kişileri birbirinden çok başka, anlatılanlar başka başka ancak tümü okurda ortak ve özgün bir duygu oluşturuyor. Bu özgün duygu kitabın bitişinden sonra özgün bir doyuma dönüşüyor.
Her öykü hem dilce hem de kurguca birbiriyle yarışacak ölçüde yüksek nitelikte. Ölçekçe çok küçükler olduğu gibi genişletilse romana dönüştürülebilecek anlatılar da bulunuyor. Tüm öyküler Anadolu'nun kültürel birikimini ve yaşantısını uğraşsızca yaşama getiriyor, iç ısıtan ve okuru öykünün içine çekecek denli olumlu olaylarla kan dondurucu ve sarsıcı olayları iç içe geçiriyor, böylece yaşama öykünmesine karşın kendi alanında özgün bir edebiyat yapıtı ortaya çıkıyor.
Sarıyaz dilce nitelikli, kurguca derinlikli, içerikçe birikimli, öykülerin bağlantıları bakımından da okuru doyuracak ölçüde bütünleşikken okuma deneyimini varsıllaştıracak ölçüde de parçalı. Kitabı okurken bir sözcükte bile sıkıldığımı anımsamıyorum. Bunlar bu kısa kitabın becerilerinin bir bölümü yalnızca.
Mahir Ünsal Eriş, bu kitapla Türk yazınında kendine gözden kaçmayacak parıltıda bir yer edinmiş ve Türk yazınına okurun gözünden kaçmaması gereken bir yapıt kazandırmış. Türk yazınından böylesine yararlanarak Türk yazınına böylesine güçlü örnekler üretmek saygı duyulası bir iş.
4 sene sonra 2.kez okudum. Düzenli okumaya ilk başladığım zamanlar okuduğum kitaplardan biri olduğundan dolayı bende yeri çok ayrıdır. Hem de oldukça başarılı bir eser olduğu için çok severim.
“Çünkü insan, neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken insan yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye. Başkasının helaki, hayatta olmaya kıymet katar, anlatılacak ömürlük bir tecrübe katar, şükür katar.”
“Dünya hali böyledir, insan koyun koyuna yattığıyla bile aynı rüyayı görmez. Herkes kendi sabahına uyanır, herkes kendi kâbusuna uyur.”
“Ama sevginin onu her haliyle ve her koşulda kabul etmekle bir ilgisi olmayabileceği şüphesi de içinde yer etmeye başlamıştı bir kere. Şüphe; sulayıp sakınmak, budayıp ilgilenmek gereken bir çiçek değil, istenmeyen bir ayrıkotu. Kendi kendine büyür de büyür, yayılır da yayılır. Büyüdü, yayıldı ve gözünün önünü kapladı günbegün.”
***Bütün kainatın bir fotoğraf donukluğuna büründüğü anlar vardır. Günler. Kafamda birkaç fotoğraf var. Keşke olmasa dediğim. Yerin, göğün safran sarısı bir örtü ile kaplandığı günlerden sonra aynı depremi yaşayanların dilinden anlatılan sekiz öykü. Bir çocuk güzünden ölüm, uzak bir babaya duyulan özlem, bir kadının yalnız kalma çabası, bir bileziğin neden olduğu küçük pişmanlıklar ve küçük kararların kelebek etkisiyle oluşan daha büyük pişmanlıklar… Mahir Ünsal Eriş’in arkeoloji mezunu olması, insanı anlama yetisi üzerine büyük bir etkendir sanıyorum. Sırada ‘Geri Dönüyoruz’ isimli podcast bölümleri ve tam da 21/12 tarihli kitap fuarındaki oturumu var.