Fazla erkekler, fazlasını isteyen kadınlar, komşular... Plazaların oksijen vakitleri, otobanların çiçekleri, ailelere mahsus adım sürüyüşleri... Gökyüzünden yağan kapılar, kendi bahçemizde biten beterotları... Şehre inen ve zaten şehirdeki yabaniler... Büyüyen bir çukur, nükseden bir ağrı, yükselen bir alarm. İyi, kötü, beter...
Pınar Öğünç kendi içinin mutfağına geçiyor, kıvamlı öyküler hazırlıyor… Zamanı yakalıyor, anlıyor, hünerli bir dille anlatıyor.
Beterotu, günümüz Türkiyesi’nin aslından da fazlasını sunan fotoğraf kareleri. Muazzam bir gözlem heyecanının süzgecinden geçen hikâyeler.
Hazırlıksız yakalandığımız çok şey var, sevdiğin biri bindiği trenden inmeyebiliyor, kaldırımda yürürken bir kamyon ezebiliyor, bekler misin, tepesine yıldırım düşebiliyor. Bir bomba patlıyor, öldürmeyecek kadar uzakta. Ya da evin yıkılıyor, dümdüz, belki her şeyin yanıyor. Ya da âşık olduğun insan birden hayatından gidiyor, görünmez bir organın eksilmiş, çok sevmenle kalıyorsun. Ya da bir cinayete tanık oluyorsun, önünde oluyor her şey, kan pembe değil, tam kan rengi… Ölmüyorsun ama aynı da kalamıyorsun. O sabah bunları hiç bilmeden yüzünü yıkamışsın, aynaya bakmışsın.
1975 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. 22 yaşında, bir haber dergisindeki iş görüşmesine yazdığı hikâyelerle giderek gazeteciliğe başladı. 1997’den bu yana çeşitli dergi ve gazetelerde muhabir, editör, köşeyazarı olarak çalıştı. Kitapları: İnce İş (röportaj-deneme, İletişim, 2009), Asker Doğmayanlar (röportaj, Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2013), Aksi Gibi (öykü, İletişim, 2015).
gelecekte türkiye’nin 2000’li ilk 20 yılını öğrenmek isteyenlere pınar öğünç okumasını önermek gerekir. toki’ler, kentsel dönüşümler, yakılan dükkanlar, kesilen ormanlardan kaçan yanan domuzları, iş cinayetleri, plazalarda çalışan beyaz yakalılar, bim vs. marketlerde çalışanlar... bugünümüzü anlatan her şey var bu öykülerde. incelikler, detaylarla örülmüş. aynı öğünç’ün fotoğrafları gibi... görüp de dikkat etmediklerimiz, bir daha bakmadıklarımız. öğünç’ün instagram hesabını hararetle öneririm. ayrıca orhan koçak’ın birikim’de bugün yayımlanan yazısı da zihin açıçı.
Banu Hanım’ın kitap hakkındaki yorumuna burada denk gelip merakla elime aldığım bir öykü kitabı oldu Beterotu. Birçok yorumda da bahsedildiği gibi 2001 sonrası Türkiye’sinde günlük yaşamda görebileceklerimizin öyküsü bu kitapta. Bu hikayeleri okumak cesaret de istiyor bence. Çünkü hala içinde yaşadığımız bu son yirmi yılda çevremizde yaşananlara bir daha bakınca nasıl bu kadar sessiz ve kör kalabildiğimizi sorguladığım bir kitap oldu Beterotu. Okurken güldüğüm ama bitince üzerine derin düşünmem gereken öykülerdi. Bana en dokunan öykü Çimento oldu. O öyküyü sanırım uzun süre unutamayacağım.
“önemseyip sorun çıkarmasından çok, dinleyip de önemsememesinden endişe ettim sanırım.” böyle hayatın içinden, her gün görüp de söylenmeyen, anlatılmayan hikayeleri okumak çok güzel geldi.
Her bir oyku hayatimin bir yerinden bana dokundu. Insan olmayi, hissettiklerimizi, kulaga her ne kadar sacma gelse de insanlarin yasadiklarini o kadar dogal anlatmis ki Pinar Ogunc, “keske hic bitmese ve beni anlatmaya devam etse” dedim. Bu kitap bana cok iyi geldi.
Ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır kaliteli çağdaş Türk edebiyatı öyküleri okumaya hasret kalmışım. Pınar Öğünç'ün diğer öykü kitabını da en kısa zamanda edineceğim. En beğendiğim öyküler Tanga mevsimi, karnabahar mevsimi, Plazada huzur, Çimento, Ağ Tercihleri ve Ceylan ile Kâmuran oldu. Aynı zamanda Ses-Tuval üzerinde yağlıboya öyküsünün tekniğini de sevdim.
Pınar Öğünç, bize 2000’li yılların yeni toplumundan yeni insanların hikayelerini anlatıyor. Iş yaşamının yaldızlı kafesinden kaçmaya çalışan ‘beyaz yakalı köleler’, geçmişin mahalle komşuluk ağlarından TOKİ’leşen, kentin çeperlerine savrulmuş yüzeysel ve çıkarcı insan ilişkileri, iş cinayetleri, çiçekli bahçelerin betondan mezarlara dönüşümü, doğal yaşamın içine taşarak onu yok eden obur kentleşme gibi yeni sosyolojinin insanlarını ajitasyona kaçmadan yalın ve gerçekçi bir dille öyküleştirmiş Pınar Öğünç. Modern öykü okuma arayışlarımda tatmin eden bir öykü toplamıyla buluşmuş oldum Öğünç’ün Beterotu’nda. Kitapta en sevdiğim öyküler ise Bir İleri İki Geri, Plazada Bir Huzur, Çimento oldu.
Uzun zamandır yaşadığımız, tanıklık ettiğimiz, duyduğumuz fakat dile dökemediğimiz bütün o olaylar ve duygular silsilesine dil kazandırmış Pınar Öğünç. Bildiğimizi sandığımız toplumsal karakterlerin bazen mucizevi bazen mide bulandırıcı hayatlarını başarılı kadrajlarla açıyor. Düşündüğünüz ama söyleyemediğiniz şeyler çıkıyor karşınıza. Bu kadar az sayfada gerçek karakterler yaratabilmek de inanılmaz bir başarı. Bir tanıdık, dost hissiyatı bırakıyor insanda...
Çok uzun zaman önce almıştım, uysalca kendi gününün gelmesini bekliyordu bu kitap.
Severek okudum; akıcı, yani insanı yormadan akıp giden hikayeler de var, düşündüren, yani dönüp dönüp önceki paragrafları yeniden okutan hikayeler de var. Ama her bir hikayede bir parıltı, bir heyecan vesilesi okuma keyfi veriyor insana.
Tanışmak istemekten korktuğum bir yazar haline geldi Pınar Öğünç bu kitap bittiğinde, öyle bir sesi var ki kitabın, ister istemez bir yazar hayal ettim. Sakin, derdini kolay anlatabilen, muzipliğini saklayabilen, konuşma bittiğinde ağızda güzel bir tat ve yüzünde belli belirsiz bir Mona Lisa gülümsemesi bırakan, ruhunu deşmeden derdini dinleyen, senden çok konuşma sevdalısı olmayan biri... Bunu bozmak istemem tanışıp.
Tanıyorum bu kitaptakileri. Mahallemizde bir tane pasaj var, eski zamanlardan kalma. Köşesinde bir tuhafiyeci, diğer köşesinde ev yemekleri. Afiyet olsun. Sevgili yazar, bu öyküde Üsküdar'dan geçmiş midir? Bir tanıdığın uzak akrabasının makam şoförlüğünden tanıyorum Ender'i. Nabza göre şerbet Ender onun adı. Bak ama en çok plazadakileri tanıyorum, benimki huzur değil; huzursuzluk versiyonu tek. Bazen hepimizde Enver Hulki Beyler uyanıyor sonra, seviyoruz başka hayatlara karışmayı, meraktan değil de... Bizden başka birilerinin de bizimle aynı hayata sabretme biçimlerini meraktan. Aynı gemideyiz. Bugünlerde sırtım ağrıyor sahi, üç yıl geriye mi gitmek zamanı şimdi?
Hikayelerin sade dili ve anlatılanlar beni çok etkiledi. "Kendi bahçemizde biten beterotları". Hayatımızın özeti sanki. Anlatırken öyle hassas ve dikkatli ki yazar. Okurken kendi anlarınıza dikkat kesiliyorsunuz,en çok bunu sevdim galiba. Bu dikkati ve bakışı. Bu dikkat sizi daha güçlü kılmaya yarıyor, ayakta ve dik durma isteği çoğalıyor. Başka bir duyguya geçiyorsun sonra "dünya bu kadar işte"diyorsun kendi kendine. Bu kabulleniş de başka güçlü bir duygu. Ve isyankar bir ruh haliyle takılıp kaldığım cümle,bu ülkede yüksek sesle çokça tekrar etmek istediğim cümle: "Kimsiniz siz? NEYİN TEK SAHİBİNİZ LAN? "
Aksi Gibi ile tanıdım Pınar Öğünç'ü. O kitabın kendine has bir karamizahı vardı diye hatırlıyorum. Uzun süre sonra yeniden bir kitabını daha edindim ve bu sefer olmuş dedim. Hikayeleri yaşamın içinden çıkarıp, biraz da acı bir romantizm katmış. Umutlar var, bir beklentiye sarılış var, mevsimler geçerken kaybedişler var. Keyifli bir okuma süreci oldu. Tüm hikayeleri beğendim. Ama ilk hikaye çok etkileyici idi.
Öncelikle Pınar Öğünç'ü takipte kalacağımı ve en kısa zamanda diğer kitaplarını okuyacağımı belirteyim. Evet ilk hikaye çok sarmadı, evet sanki her şey havada kalıyor gibi hissediyorsunuz ve evet sanki bunlar daha uzun bir şeyin doğum sancısı gibi. Ama ama ama.... Çok iyi hikayeler var, öyle ki kitabı evde bir yerlere koyup zaman zaman tekrar edeyim diyorum. 1 yıldızı ilerde yazılacak güzellikler için kırıyorum. Beğendim.
Ayrıntıların hayatı nasıl güzelleştirip yönlendirdiğini, bugünün insanını ortaya koymuş yazar. Öykülerini okurken ya evet bunu ben de yaşadım, bunu nasıl düşünemedim dediğim oldu. Özetle öykülerini çok sevdim.
Yazarın düzgün bir üslubu var , ama özgün konu ve anlatım bulamadım bu kitapta. Zaten çoğu yerli öykü kitabında da bu dediklerim yok. Herkes aynı şeyleri aynı dille yazıyor. Bence risk alınmalı. Çeviri edebiyatta bu yeknesallik yok.
Son zamanlarda okuduğum öykü kitaplarının en iyilerindendi. Her bir öyküde ülke ahvalinden bir şeyler var. Ancak bu durum kitabın edebi olarak yavanlaşmasına, didaktikleşmesine neden olmamış. Dilinin yalınlığını, sakinliğini, akıcılığını da çok sevdim.
Ne dilden ne kurgudan ödün veren (yeni dönem öykülerde nadir bir durum) bu öyküler arasında favorim “Çimento”. İnşaat sahasına dönüşen ülkemizin çimentosunda da kan var çünkü. Sadece iş cinayetleri nedeniyle değil doğaya, insana, hayvana ait yaşam alanlarını yok edişiyle de.
Oykuler ortalama aslinda. Ancak Yekta Kopan betimlemelerinden ziyade kaplan desenli battaniyelerdeki gozlem gucu bana gore daha cekici. Bir de Plazada Huzur.
Sakil kalmış kentleşmemizin, modernleşirken büyümesi durdurulamayan ve büyük kentlere yapışan habis urlar gibi büyüyen uydu kentlerin, aslında modernleşirken yağmalanan hayatların öyküsü.