Hasan Âli Yücel (16 Aralık 1897-26 Şubat 1961)
Yücel doğumundan Vefa İdadisi’ne (lise) girmeye karar vermesine kadar süren yaşamını anlatıyor. Kitaba 1958 ortalarında bir giriş yazdığı düşünülürse o yıllarda ilk baskısını yapmış olmalı. Anı okumayı sevenlerin, tarihi o tarihi yaşayanların dilinden dinlemeyi, gözünden görmeyi tercih edenlerin, biyografi okuyanların beğenebileceği bir kitap. Yücel yüzeysel bir eğitimden geçmediğini, kendini yetiştirdiğini belli ediyor. Anlatımı akıcı, yer yer içgörüye dayanarak olayları anlamaya, anlatmaya çalışıyor yer yer oldukça dürüst açıklamalar yapıyor. Yaşadığı siyasi çekişmeleri satır aralarından okuyorsunuz.
Dedesi Yarbay Ali Bey’in Ertuğrul Fırkateyni’nde gemi komutanı olması, dili tutulduğu için açılır diye Padişah’ın yemek artıklarının yedirilmesi, bir eğitimci gözüyle eski öğretim usullerini değerlendirmesi, dönemin siyasetine halkın farklı kesimlerinin bakışını vermesi ilgi çekiciydi. Dayağın yanlışlığına karşı tam bir çizgi çekebilmiş mi soru işareti olsa da hocaların, ana babaların o zamanlar bu kadar şiddetle çocuk yetiştirebileceklerini, eğitebileceklerini düşünmeleri şimdi acımasız geliyor. Trajik bir örnek; küçük Yücel’in hocaların attığı tokatları göre göre evdeki çalışan çocuğuna okumayı öğretirken tokat atması.
Bu kitapta anlattıklarında inanca yaklaşımı daha kabullenici. Yanlış bulduklarına gericiler diyor yine de. Yaşadıklarının artısını da eksisini de kendine göre anlatıyor. Osmanlı’nın son demlerini, II. Meşrutiyet’i (1908) ve ardından gelen toprak kaybetmenin halkın psikolojisindeki karşılığını görüyorsunuz.
Kitapta daha çok eski kelimelerin olduğu alıntılar var. Bunlara bir açıklama eklenmemiş. Kitabın sonunda ek olarak resimler ve genel olarak anlamı bilinemeyecek kelimeler için sözlük var.
“Ama her hatırlama ve hatırlatma yeni bir doğuş değil midir?” (6)
“O zaman terbiye böyleydi. Çocukları şımartmamak için bu türlü gönül alıcı laflar söylenmezdi.” (14)
“İnsanlarla uğraşma. Yaranamazsın. Kötü kişi olursun. Değmez… diye bana çok nasihat etmiştir.
… Bir insan topluluğu, mensuplarını kendine bu kadar emniyet etmez hâle getirmemelidir. Onun düşünüşü sadece ferdi bir olay değil, sosyal bir mahiyet taşır.” (16)
“Tavla, domino, iskambil… Esasen oyun makbul bir eğlence sayılmazdı. Müptelaları hoş görülmezdi.” (26)
“Elifbayı bitirdikten sonra “okuma” kitabı olarak doğrudan doğruya Kur’an’ı çocuk eline vermek ne hesapsız bir hareketti? Çünkü Kur’an Allah kelamıdır. Arap dil ve edebiyatının en yüksek ve ilahi şaheseridir. O dili hiç bilmeyen küçük bir çocuğa bilmediği dilin en yüksek ve en güç bir kitabını ilk “kıraat” olarak vermekte ne dince, ne dünyaca bir isabet düşünülebilir mi?” (32)
“Yazmak pek azına nasip olan bir maharetti.” (33)
“Makul olmayan hiçbir şey dinî değildir. Çünkü Müslümanlık aklın muhafazası ve gelişmesi için en şaşmaz esasları koyan ve isteyen bir dindir.” (33)
“Şunu iyi biliniz ki o devirde Türk hekimlerine itimat pek azdı.” (36)
“Tekkeyi pek severdim. İnsanları kibar, bahçesi ve avluları büyük; herkesim hareketi ölçülü ve sakin, kimse kimseye fazla karışmaz, kimse kimseyle çançan konuşmaz; içinde çocuğun ve ergenin rahat nefes alabileceği bir yerdi.” (40)
“Fakat gönül fıkralığı her türlü sebebin üstünde gelmektedir. Gidenler tutulmazsa gelecekler çabuk uçar. Türk cemiyetine yanlış bir anlayışla sinen bu fanilik hissi birçok kıymetlerimizi yok etmiştir. Hâlâ bilmiyoruz ki unuttukça unutuluruz. Hayatın geriye ve ileriye uzanışındaki ölçüler varlığımızın mukadderini tayin eder. Günlük yaşayanların ne mazide izleri, ne istikbalde ümitleri olabilir.” (44)
“Abdülhamid iki sebeple böyle bir gemiyi Uzakşark’a göndermek istiyordu: Biri 1887’de kral adına bir prensin kendisini ziyaret etmesine karşılık bir nezaket mukabelesinde bulunmak, ikincisi bu vesileyle halifesi olduğu Şark ve Uzakşark İslam âlemine varlığımızı hissettirmek.” (45)
“Üç direkli firkateyndir gemimiz
Kimimiz bekârız, evlidir kimimiz
Gayret edin çocuklar, Caponyadır yolunuz
Hak selamet versin şanlı Ertuğrul’a” (47)
“O zamanlar bizi iki şeyle korkuturlardı. Biri sokaklarda “Eskiler alayım!” diye bağıra bağıra gezinen, çoğu sakallı Yahudilerdi. …
İkinci korkutma çaycı, kâğıtçı İranlılardı.” (51)
“Gece hayatı bekâr erkeklerle eve yakın kahvelere çıkan veya camiye giden evliler içindi. Kadınlar erkeksiz hemen hiç dışarı gitmezlerdi.” (52)
“Şimdi ne bu köşk var, ne ağaç var. Yazık! Yeniliğin hafızaları silen türlüsünü hiçbir zaman hoş görmedim. O ağaç kesilir, o tarihi köşk yıkılır mı?” (57)
“Mustafa Dayı’nın bir şikâyeti de muhacirliktendi, daha doğrusu muhacirleri yerlilerin tutmayışından…” (69)
“Allah’a şükür ne çocukluğumda, ne de büyüdükten sonra, bugüne kadar ecinni gibileri çok gördümse de, hiç ecinnilere rast gelmedim. Bunlar vücutları olmayan ruhlarmış. Tıpkı insanlar gibi iyileri, kötüleri varmış. Şerlerinden korunmak için ayet okumalı imiş. Şimdiki anlayışımla demek zekâ insanları o kadar şaşırtmış, o kadar ürkütmüş ki ona böyle tabiatüstü bir varlık vermişler. Hatta zekânın en yüksek derecesini aynı kelimeyle (genie; jeni) ifade etmişler. Çünkü genus deha anlamında kullanılmadan önce “hayırlı şeytan” demekmiş!..” (78)
“Türk kendinin hâkim olmadığı bir evi olsa onu vatan saymaz, vatan dışı beller.” (86)
“”Tanrım kolaylık ver, güçlüğe düşürme. Allahım işimi hayr ile bitirmek nasib eyle!..” (90)
“O zaman idadiden, yani şimdiki liselerden önce altı yıllık bir öğretim vardı: Bunun üçü iptidaiye (ilk), üçü rüştiye (orta) idi.” (93)
“Rahmetli babacığım, … modern İngiliz terbiyesinin tam icabını yapmıştı. Beni üç gün hasta eden o dayak uğramam mümkün nice nice felaketlerden kurtulmama sebep olmuştur.” (103)
“O devrin terbiyesinde korku hâkimdi. …
Ezici bir hava, şahsiyeti yok edici bir baskı!..” (105)
“Nitekim ben iftihar kitaplarını ve listelerini kabul ettirmek için bakanlıktaki arkadaşlarla çok didişmişimdir. “Çocuk adam olmak için tamamiyle hasbi bir hava içinde kendi kendini yetiştirmeli imiş!.. Sanki bunu söyleyen büyükler böyle bir hasbi hava içinde çalışıyorlarmış da çocuktan onu istemeye kalkıyorlardı? Laf ola!…” (106)
“Evlenmek isteyenlerin ayyaşlığı ve kumarbazlığı ilk aranan kötü vasıflardı. Bu iki alışkanlık yanında yalancılık, hilebazlık Karakulak suyu gibi hafif kalırdı.” (127)
“Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”ni beğenir, özleyişini “şairane” bulur, fakat yaptığı mukayeseden sonra vardığı arzuya şaşırım. Güneşin batışına uydurulan bu saati, güneşin en yüksek yerde bulunulunca göre ayarlamamız bir zaruret olmuştur artık…” (129)
“Musa Peygamber şeriatı, Hızır yahut Hıdır da hakikati temsil ederler. Fakat bu vaka unutulmuş, o gün eskiden belki dinî bir bayram iken sonradan eğlence günlerinden biri hâline gelmiştir.” (135)
“Bizim çocukluğumuzda el öpmek ayıptı. Büyüklerin eteği öpülürdü. Herkes biraz “Hacivat Çelebi” idi. “Bendeniz”, “Kulunuz”, daha yüksekse “Dainiz”, müsavi şartlarda ise “Muhlisiniz” daha yüksekse “Hak-i payiniz” vesaire… Taşrayı bilmem, İstanbul bu uyuşuk, miskin, sersem, dünyadan habersiz havanın içindeydi.” (140)
“Meşrutiyet padişahın milletten seçilmiş büyük adamlarla beraber memleketi idare etmesidir.” (149-150)
“Demek 1908 hürriyeti sahici hürriyet değilmiş. Çünkü hürriyetin sahicisi alınıp verilen bir şey olamaz.” (151)
“Fakat ”halkın sözü, hakkın sözü” hikmeti her zaman doğru çıkmıyor.” (153)
“Hafiyelerin varlığı onları seven kudret sahiplerinin varlığına delildir.” (161)
“Sözün ayağa düşmesini kıyamet alametlerinden sayıyordu.” (164)
“Milletin heyecan içindeki ruh kuvvetinden başka…” (173)
“Hoca bizim öğrencilik zamanımızda öyle muhterem bir kıymetti ki benim gibi bacak kadar çocuk bile olsa ona karşı gelinmez, her sözü dinlenirdi.” (184)
“Arapça tecvidine göre “Âdem” diye söylenen bu kelime ebced hesabıyla 45 edermiş de ondan… “a” 1, “d” 4 etti 5, “m” de toplam 40. Toplamı 45. Bir öğrenci 45’i aldı mı o derste mükemmel yetişmiş demek olurmuş.” (188)
“İnsanüstü adalet fertler gibi milletler ve devletler için de işlemektedir.” (194)
“…”Avusturya malı almayacağız!..”
“Boykot” lafını Türk milleti ilk defa bu kötü vesile ile işitti.” (194)
“Tam hocaydı. Fikir söyler, bilgi verirdi. Bizim nesilde tahlil ve tenkit fikrini uyandırmada…” (204)
“Koridor politikası…” (205)
“Büyüklerini tanımayanlar küçüklerine kendilerini tanıtamazlar.” (208)
cemiyetli- Birçok anlam içeren, eksiksiz söz; derli toplu, düzenli ve hareketli
dai- Duacı
nev’i şahsına münhasır - Türü kendine özgü; herkese benzemeyen, değişik tarafları, kendine has davranışları olan
sehl-i mümteni- Güç kolaylık; derin ve ince anlamlar ifade ettikleri hâlde sadelikleri sebebiyle kolayca söylenivermiş hissini veren, fakat aslında söylenmesi, taklit edilmesi çok güç olan söz, şiir vb.
sezâvâr- Layık olan, layık
sultani- II. Meşrutiyet’ten sonra kurulan lise seviyesindeki okullara verilen ad
şehriyâr- Hükümdar, padişah
şifahen- Sözlü olarak
tekâmül- Olgunluk, olgunlaşma; zaman içinde meydana gelen gelişme, gelişim, evrim
tevekkeli- Boş yere değil, bir sebebi olmalı
yövümlü- hayırlı, uğurlu