"Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte. Nafile." Bir intiharın çevresinde, insanlar... O kızın intiharıyla birbirlerine yaklaşan... Kendi içlerine ve geçmişe dalan... Onu kaybetmenin acısıyla başka sevdiklerine eğilen... Nasıl da mühimdir aşk sakarlıkları, sevgi ihmalleri; nasıl hayat kurtarır eşin-dostun bakım, onarımı... Barış Bıçakçı'dan, yine usul usul edebiyat.
"Barış Bıçakçı'nın dingin, gösterişsiz, suskusundan güç alan öykülerinin son zamanlarda okuduğum en güzel öyküler arasında olduğunu söyleyebilirim. Ne anlattığı sanki önemli değilmiş, ama anlatım biçimi ve diliyle de sıradanmış gibi görünüyorsa size, okuma alışkanlıklarınızı adam akıllı gözden geçirmeniz gerekir." -Semih Gümüş-
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), Seyrek Yağmur (2016).
bizim büyük çaresizliğimiz uzaktan uzaktan beni çağırıyordu ki, daha önce hiç yapmadığım şekilde bir yazarın tüm kitaplarını birden aldım. basım tarihlerine göre dizdim, okumaya başladım. en hafife aldığım, adı en anlamsız gelen kitap bir süre yere paralel gittikten sonra'ydı. zaten en büyük darbeleri hiç beklemediğim yerlerden aldım. başlıklar altında küçük hikayeler okumaya baharda yine geliriz'le alışmıştım. bu kitap da öyle sandım, ta ki ikinci başlık altında başak'ı görene kadar. ilkokuldan beri öykünün diğer adı hikaye olarak öğretilmişti, ama benim için uzun hayatların anlatıldığı hikayeler kısacık öykülerden daha güzeldi. ben öyküleri hiç sevmedim.
bu kitabın içinde ömür boyu unutmak istemeyeceğiniz cümleler bulabilirsiniz. daha öne hiç yapmadığım ve hatta hiç sevmediğim şekilde o cümlerlerin olduğu sayfaların kulaklarını büktüm. başka başka kitaplarda kaçırdığım, şimdi o kitapları elime alsam, saatlerce arayıp bulamayacağım gerçeğini farkettiğim cümleler için üzüldüm.
kitap içinse;
---spoiler--- - yaşamak için kendiliğinden bir eğilim vardır değil mi? böyle bir eğilim olmalı insanda, değil mi? işte dünden beri bende böyle bir şeyin zerresi yok.
- bir şey arıyor. tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, aradığını buldu mu anlaşılmıyor, çünkü başak bu bazen kardeşçe dokunabilir yaranıza bazen de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi. seviyor mu nefret mi ediyor belli değil.
aynı durum, çay demlenen evler gördüğümde benim için geçerli oluyor: - belki de, apartmandaki yemek kokusudur bunun sebebi. ben dışarıdayken evlerden birinden burnuma bir yemek kokusu geldi mi, kendimi müthiş savunmasız hissediyorum. savunmasız... bu hayatta hiç sevilmemiş gibi falan hissediyorum.
Bugün anladım her gün bir Barış Bıçakçı kitabı okuabilirim. Müziğin insan ruhunu dinlendirici etkisine sahip cümleleri var. Yavaş. Sakin. Naif... Hissettirmeden ve inceden insanın derinliklerine işleyen. Yorgunlukları ve kederleri huzurlu bir hüzünle onaran ilginç ve vurucu cümlelere sahip.
Kitap hakkında ne söylesem az. Ya da ne söylesem fazla. Stresli ve yoğun bir iş gününün ortasında içinde buluduğum dünyadan uzaklaşmak için kendisine müracaat ettiğim iki seansta zihnimi ve ruhumu dinlendiren bir kitap oldu. Roman yok olan bir hayatın hikayesini parça parça anlatırken aslında bizim hayatlarımızdan da kesitler vermiş. Her birimiz böyle yok olmuyor muyuz? Zamanla, yavaş ama yokluğumuz fark edilince sanki birden bire olmuş gibi...
Ama yine de bir şey eksikmiş gibi kitapta.. O eksikliği bulsam kesinlikle 5 yıldız bir kitaptı ama eksikliği bulamadığım için eksik olan bir yıldız kitabın suçu değil bilakis benim suçum...
Çok güzel bir Barış Bıçakçı kitabı. Yine tertemiz bir anlatım, sadece kitabın içindeyken sarsıcı anlamlara bürünen güzel cümleler, alıntı yapılınca darmadağın olacak ifadeler var kitapta. Bıçakçı'nın kitaplarında bu bütünlük hep var.
Bir çok okuyucunun yaşadığı sıkıntıyı ben de yaşadım. Kitabın bölümlere ayrılıp her bölümün anlatıcısının sürekli değişmesi, kafamı çok karıştırdı. Hangi bölüm kimin ağzından anlatılıyor bunu anlayıncaya dek kitabın içine giremedim. Barış Bıçakçı'nın bunu bilerek yaptığını düşünüyorum: O okuyucusundan çok şey bekleyen bir yazar. Bu denli sade yazmasının sebebi de bu: Okuyucudan bekliyor yazılmayan bir çok şeyi düşünmeyi, boşlukları doldurmayı, hikayeyi kurgulamayı. Bu çoğu okuyucu için yeni ve yorucu bir deneyim.
Yine de bu karmaşık anlatım kitabın yoğunluğunu bir nebze seyreltiyor. Bunu söylemek lazım.
Aklımdan, okuyacaklara yardım etmek için her bölümün anlatıcısını buraya yazmak geçiyor aslında; ama bu Barış Bıçakçı'nın seçimine saygısızlık olur sanırım.
Yavaş yavaş, usul usul okuyun, kitap kendini açacaktır size. O zaman karşınızda yetkin ve etkileyici bir roman göreceksiniz.
Aslında Barış Bıçakçı, Türk Edebiyatında hiç de yeni bir yüz değil. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı çıkardılar. Fakat Bıçakçı’nın düz yazıya geçişi, 2000 yılında İletişim Yayınevi’nden çıkan ilk kitabı ve romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’yle gerçekleşti. Bu tarihten sonra, roman ve öykü türüne ağırlık veren Barış Bıçakçı’nın, şu anda 7 kitabı bulunmakta. Gelgelelim, bütün bunlara rağmen asıl büyük çıkışını Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanının senaryolaştırılıp yakın bir zamanda kaybettiğimiz Seyfi Teoman tarafından beyaz perdeye uyarlanmasıyla sağladı. Türkiye’deki Yeni Sinema Hareketi’nin önemli isimlerinden olan Seyfi Teoman’la beraber hem edebiyat hem de sinema sanatında ismini ön plana çıkardı.
Barış Bıçakçı’yı Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i izledikten sonra tanımış olmanın, onsuz geçen edebiyat okumalarımın üzüntüsüyle yaşıyorum. Çok geç tanıdım kendimce fakat bu gecikmeye rağmen bile edebiyat algımı değiştiren önemli yazarlardan biri oldu Bıçakçı. 2006 yılında yayımladığı Baharda Yine Geliriz adlı öykü kitabından sonra elime geçen diğer kitabı olan Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’da da ne kadar iyi bir yazar ve edebiyat sakini olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Kitabın konusu ise şöyle; Bir ressam olan Başak, balkondan atlayarak intihar eder. Kardeşi, annesi, sevgilisi ve akrabalarından oluşan geniş bir çemberin ortasında patlayan bir bomba gibidir bu. Melankolik de olsa, neşeli ve anlayışlı bir karaktere sahip olan Başak’ın intiharından sonra, etrafındaki insanlar Başak’la beraber, kendi hayatlarını ve geçmişlerini de sorgulamaya başlarlar.
Hoş, Barış Bıçakçı’nın pek eleştirilecek bir tarafını görmesem de, bir edebiyat yazısının gereği olalarak eleştiri yapmak bir zorunluluk. Kısaca söylemek gerekirse Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, varoluşsal bir konuya sahip ve Türk Edebiyatında bu işi en iyi yapan romanlardan biri. Konu Türk Edebiyatının varoluşçu ve melankolik bir akımını takip ediyor. Gayet başarılı bir iş. Kısa kısa parçalarla hikayeyi her bir karakterin gözünden izliyor, büyük resime ait parçaları tek tek karaktersel bir açıdan inceliyorsunuz. İlk sayfalarında konuyu algılamakla ilgili karışıklıklar yaşasanız da, bir iki sayfa sonra her şey açığa kavuşuyor. İletişim Yayınları’nın diğer her bir kitabı gibi, kapak da, iç düzen de, baskı kalitesi de mükemmel seviyede. Rahatlıkla okunabilir bir font ve punto seçen İletişim Yayınları, fiziksel olarak harika bir iş başarmış. Bu konuda İletişim Yayınları’nı tebrik etmek gerek, zira Barış Bıçakçı gibi bir yazara da yakışan iş budur.
Son olarak bir şeyler söylemek gerekirse Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, ismini okuduğunuzdan itibaren sizi çekiyor, başka dünyalara götürüyor. Kesinlikle Barış Bıçakçı’nın ve Modern Türk Edebiyatının en iyi işlerinden biri. Umarım yakın zamanda kaliteli bir senarist tarafından fark edilir ve senaryolaştırır. Her ne kadar böyle bir yapımda Seyfi Teoman’ın büyük eksikliği hissedilecek olsa da, Barış Bıçakçı’yı ve eserlerini sinemayla buluşturmamak çok büyük bir kayıp olur. Harika bir zihinden çıkan bu tür eserlerden hiçbir koşulda uzak kalmamak gerekir, çünkü arka kapakta da yazdığı gibi “Barış Bıçakçı’dan, yine usul usul edebiyat.”.
Barış Bıçakçı ile yıldızım bir türlü barışmadı. Bu kadar sevilen bir yazar olduğu için her seferinde büyük bir hevesle başlıyor; ancak ne yazık ki sona geldiğimde baştaki hevesim kalmıyor. Bundan önce Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okumuştum, ilk defa onu bitirdiğimde bahsettiğim heves kırıklığını hissetmemiştim. Bu umutla Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'ya başladım, başlarında "bu kitabı da seveceğim galiba" dedim; ancak sonlara doğru yine aynı hayal kırıklığını hissettim.
Barış Bıçakçı'nın üslubunu beğeniyorum, ele aldığı konular da benim için ilgi çekici; ama nedense bir yerlerde bir olmamışlık hissediyorum. Yine de iki kitabı daha var kütüphanemde, onları da mutlaka deneyeceğim.
Sevdiğim cümleleri yazdığım bir defterim vardı, uzun zaman önce. Eğer öyle bir defter tutuyor olsaydım şimdi, bu kitabı alır içine koyardım. Tek tek yazmak zor gelirdi. Sakinliğini, herhangi bir şeyi tarif edişi, acındırmadan üzüşü... harika!
"Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hâlâ canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der."
Evet, utanç böyledir. Ama bu cümleyi bizatihi kuran Başak'ın intiharında (spoiler değil bu) utancın etkisi var mı? Utanacak ne yaptı? İçindeki boşluk belki çok daha manalı olabilir utançla karşılaştırınca. Aslında aklıma tek bir şey geliyor ama söylemek istemiyorum. Zira Barış Bıçakçı diğer romanlarında da bu gizil şeyi dillendirmeden söylüyor. Belki anlaşılabiliyordur usulca.
"Usul usul edebiyat" demiş arka kapağı yazan editör. Ne kadar da doğru! Bıçakçı'nın artık imzası haline gelen bu naiflikten ölecek nafile -ve veciz- sözler bütünü, burada da kendisini sessizce ortaya atıyor. Her zamanki gibi.
Ve her zamanki gibi, yine muhteşem bir isimle karşılayıp uğurluyor bizi. Zira Başak, bir süre yere paralel gidip insanları, olayları ve doğayı gözlemleyip 'burası bana göre değil' diyor ve düşüyor. Düşerek oluyor intiharı zira başka türlü olamazdı.
İntihar düşüncesini yücelten birisi değilim, hiç sevmem; yapandan nefret ederim. O yüzden buna dair fazla lafım yok. Diyeceğim, unutmak bir cinayettir, değil mi Barış Abi. Neyi, kimi, nasıl olursa olsun unutanlar acımasız birer katildirler.
"Biz erkekler uzun süren şeylere katlanamıyoruz, bunun için satranç oynuyoruz, diye düşündüm. Evet saatler sürdüğü olur bir satranç maçının ama yine de ölümden, terk edilişten daha kısa sürer, hele bir de rakibin tuzaklarına bilerek düşerseniz."
baris bicakci, asli erdogan’dan sonra oyku okuyamayan bana oyku okutan yazarlardan. ve bir sure yere paralel gittikten sonra da sevdigim nadir oyku kitaplarindan.
birbiriyle baglantili oykuler, bir intihar ve bunun cevresindeki insanlarin hayatindan kesitler olaylar durumlar hisler uzerine kurgulanan oykulerin olusturdugu bir kitap. kitaptaki oykuler tipki kopup dagilmis bir inci kolyenin parcalari gibi. bi araya geldiginde harika bi kolye olusturuyolar belki ama tek basina da incilerin hepsi cok kiymetli, cok goz alici. her bir oykuye ayri bayildim. kalemine hayal gucune saglik baris bicakci👏🏻
Neden bu kadar cok sevildigini goremedigim kitap. Bir sey anlatmamis veya anlatmaya calismamis. Felsefe yapmaya calisan bi ayyasi dinliyormusum gibi hissettim
bizim büyük çaresizliğimiz'de de bıçakçı'nın bu eğreti naif yazarlığı beni irite etmişti ama kurgusu ve konusu içine çekmişti. bu eğretilik bu kitapta yerlere göklere sığdırılamamış. benim için iyi edebiyat bu değil, yaşama sığamayanların naifliğine öykünmemizi öğütleyen bi edebiyat benim için edebiyat değil, destek grubuna katılmak istesem destek grubuna katılırdım. ve ayrıca bulmaca çözmek istesem bulmaca çözerdim.
En sevdiğim Bıçakçı romanı. Kısacık. Yarattığı depresif ve umutsuz atmosferin başarısıyla kalbimde yeri ayrıdır. Kitap biter, öylece kalırsın, içinde tarifsiz sandığın ama aslında eskiden beri tanışık olduğun o boşluk hissiyle. Kitap boyunca yere paralel gittikten sonra düşersin, bir süre kalkamamayı dileyerek... Çünkü bazen sarsılmak gerek.
sozlukte "sakinliği, herhangi bir şeyi tarif edişi, acındırmadan üzüşü...harika" yazmıs biri gercekten de oyle. kacmak istiyodum bu geceden ve tek oturusta bitirdim
Kıymetli editörüm, dostum Burak Albayrak sayesinde Barış Bıçakçı ile barıştığım kitaptır. Gerçekten çok çok iyi bir yazarlık ve kitap. Kurgunun sadeliği, iyi örülmüş bağlantılı öykü yapısı, saflığını koruyan bakış. Enteresan, örnek alınabilecek türde bir anlatım lezzeti. Beğendim, çok beğendim.
Nasıl anlatabilirim ki bu kitabı sana, oku mutlaka derim ama aynı şeyleri hissettirmez ki! Belki hiç hoşlanmazsın, belki de bana düşündürdüklerinden apayrı bir yolculuğa çıkarır seni. Yine de oku olur mu bu kitabı? Nasıl usul usul yazılmış, çabasız bir lezzetle akıyor içinize, işliyor ilmek ilmek. Her cümlede ayrı bir tat, durup düşündürüyor kendini, aileni, yaşamını. Çok sevdim. Siz de sevin:).
Barış Bıçakçı'nın kısacık bölümlerden oluşan kitabı, Başak'ın intiharı üzerine ailesi tarafından tiyatro okumak isteyen Canan karakterinin Başak'ın Nana dediği annenanesini, yurtışına çıkan Başak gibi aramasıyla başlayıp, intihar sonrasında aile ve çevresindeki insanların değişen ruh halini anlatığı bir roman, romanda intiharın öncesindeki Başak'ı da birkaç bölümde görüyoruz. Belki de ruh haline en uygunu da "Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra" tanıdık-tanımadık bütün insanaların hayatından, açık bir pencereden kendini boşluğa bırakarak çıkmak olacakmış Bu kitap Bıçakçı'nın Karafilde bir kitapçıda -eski kapağın gorseli daha iyiydi - uzun bir zaman önce elime alıp ben buna gelem dediğim ama, elime alınca o klasik deyişle bir solukta okuduğum kitaplardan birisi oldu. Okuması dil bağlaminda öyle kolay ki, hatta doğru olur mu bilmem ama 'ne anlatıyor, ne dedi şimdi oluyor insan' kitap bitince hiçbir şeyi kaçırmamış,oluyorsunuz Sadeliyle bu tarz hikayeler okumak isteyenlere tavsiyemdir.
Kütüphaneyi gösterdi, "Ama bak, yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski" dedi. "Her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır" demiş ya... Ben de hastalandım işte.
Barış Bıçakçı'yla ilk tanışmam. Çok akıcı bir kitap. Öykü gibi bir roman. Betimlemeleri çok güzel, üslubuna hayran kaldım. Diğer kitaplarını da okuma listeme ekliyorum.
4.5 Kitabı tam da benim yaptığım gibi, depresif ve umutsuzken okuyun ki kitap sizi bu durumun iyice içine çeksin. İyi ki mutlu bir anımda okumamışım çünkü o zaman hayatı çok seviyor oluyorum bu kitabı da şu an hissettiğim hislerle okuyamamış olurdum, yine neyi kaçırdım gözümden diye hayıflanırdım. Barış Bıçakçı, yalın bir dile göre çok etkileyici cümleler kuruyor, çok güzel betimlemeler ve benzetmeler yapıyor. Kitapta her bölümün anlatıcısının farklı oluşu bence zorluk oluşturmuyor aksine merak uyandırıyor ve okumaya itiyor. Zaten kısa bir süre sonra anlıyorsunuz olayı.
''Ben hep bir şarkının ellerindeydim,'' diye fısıldadı Başak, ''bu yüzden aranıza karışamadım.''
'Güzel bir anı gelecekte yeniden yaşamayı güvence altına alarak elde edilen mütevazı bir sonsuzluk duygusu...'
'Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.'
'...uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi seviyor mu nefret mi ediyor belli değil.' 'Sahipleri evden ayrılırken anlamla sarmalanıyordu eller. Omuza dokunulduğunda, bir kolu kavradığında, sırtı sıvazlandığında. Bir söz veriyor, vaatte bulunuyorlardı. Yalnız değilsiniz, yanınızdayım, acınızı anlıyorum, hayat devam ediyor, ölenle ölünmüyor, yine geleceğim, bir ihtiyacınız olursa yapabileceğim bir şey olursa mutlaka arayın. Söze dönüşüyordu eller, güvenilmez oluyorlardı bu yüzden. Anlamları oluyordu, tabii hemen sonra da anlamsızlıkları. Asansörün kapısını açıyorlar, son bir kez sallanıyorlar ve ardından gözden yitiyorlardı.'
'Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz.'
'Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.'
'...bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep. İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde, yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım. Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.'
'Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur.'
Kitabı okumaya başladığımda en çok merak ettiğim kitabın adının, içindekilerle alakasının nasıl kurulacağı veya adının nerde ve nasıl geçeceğiydi."Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun" Burda geçiyordu adı, ve belki de kitabın en sarsıcı kısmıydı. Okunmalı.
Dili basit, anlaşılır, ancak çok fazla "şey" var. Bilinçli, vurgulanmak istenen bir "şey" değil bu. Üstelik sadece diyaloglarda da geçmiyor. Edebi açıdan bu kadar çok "şey" ile karşılaşmak rahatsız edici. Hikayenin de çok güçlü olduğunu düşünmüyorum. Betimlemelerle hikayeler çoğu parçada birbirini tamamlamıyor.
Yazara başlamak için iyi bir kitap olmadığı söylendiğini not edeyim. Diğer kitaplarını okuduktan sonra tekrar okumak niyetindeyim.
"…ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir. Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der."
Bir intihardan daha fazlası, daha çok "tutunmayı" anlatan bir hikaye.
This entire review has been hidden because of spoilers.
“Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz.”
sanıyorum Barış Bıçakçı okumak her seferinde bu hüzünle karışık huzuru beraberinde getirecek benim için. okurken yüzüme, ruhuma ılık bir rüzgar esiyor hissi veren öyküleri çok seviyorum. bu da onlardan biriydi. uzunca bir süre demlenmiş bir hüzünle ağır ağır çiçeklerini sulamak gibi zihninim. bilmiyorum. buraya birçok betimleme dizmek, tekrar tekrar bu hüzünle karışık şeyi -sadece hüzün değil galiba- yeniden anlatmaya çalışmak istiyorum. garip. güzel.
tıpkı Başak gibi bir şarkının ellerinde, aranıza karışmak için bekleyenler vardır belki. sizle olmak iyi mi kötü mü bilemese de.