Koca gar binasının içindeki sabah yoğunluğu bir süre sonra Nebiye'yi yutarken Simitçi Hacer, uzun uzun baktıNebiye'nin arkasından. Sanki bir şey söyleyecekmiş de söyleyememiş gibi. “Neyse dönünce söylerim,” gibi başınısalladı. Sonra, “Hiç dönmeyecek ki,” dercesine gözleri garın sabah ışıklarına takıldı kaldı. Çok değil ama...
“Ver bakalım abla şuradan bize iki simit,” diyen yorgun ve coşkulu yolcu çiftin gencecik sesine kadar. Gençkadının adının Serin olduğunu duydu duymasına ama bu ad, nedense Hacer'e o anda hiçbir şey ifade etmedi.Konuşmaları da... “O kadar çok aradım ki, ne oldu acaba...” diye gara karışan cümleyi ise duymaması mümkündeğildi. Ancak o sırada garı çınlatan bir polis sireni her şeyi sise buladı. Görüntü buğulandı, sesler tozlandı.
Nebiye, temizlik takıntısı olan bir edebiyat öğretmeni. Her yerde toz görüyor, sildikçe çoğalıyor toz, peşini bırakmıyor. Tozdan kaçarken tozla kaplanıyor Nebiye.
Müge İplikçi Sil Baştan'da silinip yeniden yazılan kaderlerin diyarından bir kesitsunuyor bize. O kaderlerde hepimize ait bir ses ve o sese dair sözcükler var.O sese yazılmış falların bile zaman zaman zaman çaresiz kaldığı birgerçekliğe sarsıcı diliyle katılıyor İplikçi.
Çağdaş Türk edebiyatının güncel ve toplumsal konuları işleyen, toplumsal düzende kadının rolüne ve sıkıntılarına özellikle eğilen bir yazarıdır. Yetişkinler için yazdığı romanların yanı sıra çocuk ve gençler için de kitapları vardır.
müge iplikçi usta bir yazar ama bu romanda ilk başta nebiye karakterini çok iyi çizerken 10 ekim patlamasına bağlanmasıyla sanki nebiye bambaşka biri oldu. oysa onun çok komik aktardığı hikayesini, babasını, annesini, anneannesini merak ediyordum ben. arı fısıltıları’ndan sonra ikinci kez 10 ekim okuyorum romanlarda. bu travma yavaş yavaş çıkıyor ortaya. 10 ekimin anlatımı ve nebiye’nin alandaki betimlemeleri, tozun bambaşka bir metafora dönüşmesi çok iyi ama dediğim gibi sanki başı ayrı sonu ayrı bir nebiye. ayrı ayrı evet ama birlikte kopuk.
Toza takmış, tozu ve hapı yutmuş tozlu biriydi esasen. S. 41
Evin açık bulduğu kapısını kapamış lakin içeriyi dolduramamıştı. Ev annesiz, bomboştu. S. 85
Annem bayılırdı böyle şeyler demeye. Üçüncü şahısların acılarına helva yapardı da kızının yaralarına eline batmış kıymık gibi bakardı. Küçük ama can sıkan şey; küçük ama orada. S. 102
Uzaylılar, barışseverler yani biz teröristler için yazılmış sessiz ve dolaylı bir anma, içinden geçtiğimiz travmanın belki de tersten bir okuması, nasıl nefretle dolduğumuzun, nasıl insanlıktan çıktığımızın ve nasıl tekrar insan olabileceğimizin bir hikayesi. Devran ve Beterotu ile birlikte okuduğumdan yaşadığımız cehennem üzerine sağaltıcı bir duygu ve düşünce dünyasının oluşmasına katkıda bulunacak eserlerden olabileceğini düşündüm. Toplumsal travmamızın dile dökülmesinde isimlerin, renklerin, yerin ve zamanın birbirine geçtiği bu tekniği büyülü gerçekçilik olarak adlandırmak ne kadar doğru olur bilemiyorum. Gerçekten de gündelik hayatta yaşadığımız bir akıl ve duygu karmaşası kitaba hakim. Dilekçe formatı ve neolojizm türünden oğuzatayvari hareketler de mevcut. Kırmızı, turuncu, serin gibi temel algı ve duygulanımlar katmanlar halinde karakterlere, nesnelere ve olaylara bağlanarak sinestetik bir deneyim imkanı sunulmuş. Harf, nesne, zamir, özne arasındaki geçişlilikler (simitçi hacer) haz vermenin ötesinde türcü mikrofaşizmlere karşı zihinsel bir altyapı sunma imkanına sahip.
Açıkçası eski Türkiye'de absürd olarak tanımlanacak olayların artık nasıl normalleştiğini ya da gerçeklik düzlemimizin nasıl parçalandığını hissettiriyor yeniden. Kitabın genel taktiği sanırsam 'asıl olayı' geride bırakarak diğer katmanlar üzerinden okuyucunun kendisinin oraya ulaşmasını sağlamak. Darbeden bahsederken aslında darbeden bahsetmemek ve katliamdan bahsederken aslında katliamdan bahsetmemek gibi.
Son zamanlarda başıma gelen bir olay olduğundan kitapla doğrudan ilişkili olmayabilir ama okuyucunun gerçekten ilişkilenip haz alabilmesi 2/3 oranında okuduktan sonra başlıyor ve tekrar okuma talep ediyor.