İlk romanı Yedikuleli Mansur’la hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan Mehmet Berk Yaltırık’tan 17. yüzyılda başlayıp günümüze dek ulaşan, tarihi kurguyla korkuyu harmanlayan yeni bir kitap. “… Öğleye doğru günlük güneşlik rutin bir bahar havasında iki tarafında meşe ve kayın ağaçlarının yükseldiği asude bir yolda ilerliyordu Asil. Altında araba olmasa, asfalt üzerinde hızla yol alıyor olmasa kendisini hoş bir rüyanın içinde zannedebilirdi. Buralardaki tabiatın harikaları, el değmemişliği insanı mest ediyordu. Dereköy Sınır Kapısı yolunda olduğundan gidiş sebebini anımsayınca canı sıkıldı. Böyle yeryüzündeki cennet köşesi bir yerin mazisinde nasıl kanlı ve ürkünç hikâyeler olabilirdi?” Bir ailenin ve bir ismin peşine düşen genç bir araştırmacı, kendini bir anda asilerin, eşkıyaların, haramilerin, haydukların, ayanların ve komitacıların arasında, zaferlerin ve bozgunların hengâmesinde, soygun masallarının ve kocakarı hikâyelerinin ortasında buluverir. Tarihle başlayan yolculuğu, ruhunun ve Istrancaların kuytularına sapmışken korkulu Balkan rivayetleriyle giriştiği amansız boğuşma nasıl nihayete erecektir? Hırsının kölesi derebeylerinin, geceleri dolaşıp kapıyı pencereyi tırmalayan şeylerin, insan suretli canavarların, efsaneyle hakikatin birbirine karışıp tarihin sislerinin ardına gömülen bu roman, kâh kanlı baskınlara tutulan kâh geleneklerin kamçısı altında inleyen Balkan tarihine uzanan karanlık bir araştırmanın serüveni. Istrancalı Abdülharis Paşa, zamanın yavaş aktığı bir coğrafyada ürpertili bir arayışın romanı…
19 Temmuz 1987’de doğdu. 2010’da Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede, Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı Tarih Anabilim Dalı’nda Genel Türk Tarihi alanında, “Moğolların Deşt-i Kıpçak Seferleri” teziyle yüksek lisansını tamamladı. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, araştırma yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. FABİSAD’ın düzenlediği 2013 GİO Hikâye Yarışması’nda Kumarcı Bahattin adlı öykü ile dereceye girerek “Öykü Başarı Ödülü” ve Türkiye Bilişim Derneği’nin düzenlediği “TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması 2013’de Hekim Maliguri’nin Acayiplikleri adlı öykü ile mansiyon kazandı. 2017’de Yedikuleli Mansur romanıyla GİO Roman Ödülleri’nde dereceye girerek “Başarı Ödülü” aldı. 2019’da Istrancalı Abdülharis Paşa romanıyla “GİO En İyi Roman Ödülü”nü aldı. “Son Gulyabani’nin Yeri” adlı bloğunda öykülerini paylaşmaya devam ediyor. Devrim Kunter’in “Seyfettin Efendi” çizgi romanlarının bazı ciltlerinde danışmanlık yaptı.
Tarihçi yönü, kültür ve korku hayatımıza katkıları, başarılı edebi öykü ve romanlarıyla çıta yükselten, ilham veren, "Daha iyisi yazılabilir" dedirtip nefis rekabet yolları açan dost Mehmet Berk Yaltırık'ın son eseri "Istrancalı Abdülharis Paşa" buraya, bize dair bir Kont Drakula tadı bırakıyor damaklarda. Git gelli yapısı, gerçekci tarihi atmosfere leziz, net yerleştirilmiş kurgusu ve o çağı yansıtan dili, gittikçe açılan akıcı diliyle oldukça hoş bir eser. Bence bir mihenk taşı. Küçük bir ayrıntı olarak kalıyor beş üzerinden ona dört vermek çünkü bizim aramızda yalan yok, birbirimizi hep yukarı itip çıtayı bir üste taşımak için yer açmak, yer bırakmak lazım; "ama"ları kendimize ve birbirimize söyleyebilmeliyiz. İki konu var ki benim edebi kariyerimde de bu geçerli; birincisi tarihi dokuya, dile, alışık olmayan okurun kitabın başından ortasına kadar zorlanabilmesi. Misal ben tarihçi olarak tüm romandaki hitaplardan, farklı kelimelerden büyük zevk aldım ama tarihi bakış açısı olmayanlar yorulabilir. Oysa ortadan sonra her şey çok duru ve akıcı bir hal alıyor. İkinci sebep ise tamamen şahsi bakış açım olarak finali. Biraz önce bahsettiğim tarihi (bence çok iyi) dekorun ve romandaki gidişata uygun bir final beklentim vardı. Abdülharis Paşa'nın karakter gelişimi beni heyecanlandırdı. Sevgili Mehmet öyle bir son beklentisine soktu ki beni, sondaki enerji düşük geldi. Başta da dediğim gibi; "Bu sadece benim beklentim". Genele yayıp Mehmet'e haksızlık yapamam. Dediğim gibi bu benim bakış açım. Bu arada bence harika işler çıkaran editör Burak Albayrak'ı, müthiş kapağı (kesinlikle kitabı okuyunca hayalini kurduğunuz Abdülharis budur!) yapan Ebrahel Lurci ve Hamdi Akçay'ı, düzeltiyi yapan Devrim Horlu'yu ve son okumacısı Naile Dire'yi tebrik ediyorum. İthaki Yayınları'nın "Türler Birleşiyor" adı altında (bence yanlış slogan seçtiği) oluşturduğu, artık "Pangea Kitaplığı" adı altında bastığı bilimkurgu, fantastik, korku, polisiye serisinin hayırlı olmasını temenni ederim. İthaki Yayınları bildim bileli bu türlere yabancı yazarlar, eserler anlamında sahip çıkan bir yayınevi, o türler zaten bir ve ülkede bilimkurgu, fantastik, polisiye, korku yazarları birbirini tanıyor. İthaki "birleşme" kelimesini yani keşfetmiş olamaz, çünkü biz, bu türlere emek verme çabasındaki YERLİ YAZARLAR biriz, buradayız.
"Yedikuleli Mansur"dan sonra büyük merakla beklediğim, bence şahane kapak tasarımı ile gönlümü fetheden, neredeyse okumadan beğendiğim "Istrancalı Abdülharis Paşa" ile bir bayramı geride bıraktım. Kitabın son sayfasını çevirdim, üzerine kahvemi içtim ve dedim ki yazmasam olmaz:) Öncelikle "tadı damağımda kaldı"lardan başlayayım; Tarihi anlatıları her zaman sevmişimdir, haliyle tüm tarihi arka planı kana kana okudum, okurken de mest oldum, pek hoşuma gitti. Mehmet Berk Yaltırık'ın anlatım dili bir önceki romanı gibi bu romanda da beni hikayeye bağladı. Bu genç yaşında heybesi o kadar dolu ve üretken ki, önümüzdeki yıllarda bizi edebi anlamda bir çok güzellikle buluşturacağından hiç şüphem yok. Ama yazıp yazacağı en iyi kitabın "Istrancalı Abdülharis Paşa" olmayacağına da bir o kadar kaniyim. Uzun zamandır kitapların aceleye gelmiş sonlarından bir miktar şikayetçiydim, burada bir okur olarak sona adım adım hazırlandığım, üzerine düşünülmüş iyi bir akış var diyebilirim. "Keşke"lere gelince; Bu kitap daha iyi bir editörlükle çok daha iyi bir romana dönüşebilirdi diye düşünmeden edemedim. Elbette bu çok teknik bir yorum olabilir ama okur hissiyatım bu yönde oldu. Kitaba düzelti ve son okuma yapılmış mı, şüphe içindeyim. Burada farklı ağızlardan yazılmış konuşmalardan veya örneğin haydut kelimesinin hayduk yazılması gibi özel kullanımlardan bahsettiğim sanılmasın. Cümle tekrarlarından, bir cümlede yazma iken daha sonraki cümlede mendil olan ve sonra yine yazmaya dönüşüveren eşyalardan, ayrılmamış soru eklerinden, cümle düşüklüklerinden ve eksik harflerden bahsediyorum. Yazar ve kitabı daha özenli bir baskıyı hak ediyor. Hikayenin eski zamanındaki karakterler oldukça iyi kurgulansa da bugünün karakteri onların yanında çok sönük kalıyor. Karakterlerin oluşumunda bir havada kalmışlık hissettim okurken. Asil karakterini "hırslı" algılamadığımdan, son bağlantıda hala bir kopukluk hissediyorum. Özellikle ilk 100 sayfada Asil'i bir karakter olarak kafamda oturtamadığım gibi, nerede nasıl davranacağına dair sağlam bir altyapı da oluşmadı zihnimde. Haliyle her eski zaman bölümü dönüşü yeni zamanı okumak beni hikayeden kopardı, hatta o bölümleri atlamayı arzu ettim. Edirne'deki Asil ve Güldem dışındaki karakterler ve hikayelerini de kendi açımdan zaman kaybı gördüm. Onlar hikayede olmasa ne olurdu? Örneğin Asil'in annesi ile ilişkisinin Asil'in kişiliğine etkisi benim için çok net değil. Araştırma detayları ve tarihsel bilgi aktarımının bazı noktalarda beni bile yorduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Örneğin, Edirne'deki karakterlere anlattırılan farklı bölgelerden doğa üstü varlıklarla ilgili söylenceleri "Türk Kültüründe Vampirler" kitabında okumuştum, bu romanda tekrar bunların üzerinden geçmenin hikayeye olan katkısını anlayamadım, kitabın macerasından, akışından beni koparan detaylar oldular. Yine günümüz bölümlerinde Türk sinemasında doğa üstü varlıkların yeterince işlenmemesi vb. konulara yer verilmesinin hikayeye katkısını anlayamadım. Kitabın sonlarına doğru gerilim doruk noktalarda dolaşırken benzer varlıklar arasındaki çekişmeyi okumak keyif vermedi. Biraz uzun oldu farkındayım. Lakin, Türk edebiyatında kitaplarını önümüzdeki yıllarda da heyecanla bekleyeceğim Mehmet Berk Yaltırık'a dair bir şeyler söylemesem olmazdı. Herkese iyi okumalar:)
İçerisinde tarihi doneleri barındıran romanları oldum olası sevmişimdir, tarihi bir kişiliği bir de korku motifleri ile bezeyerek karşımıza unutamayacağımız bir karakter çıkarıyor yazar. Katmanlı ve farklı zaman dilimlerinde paralel olarak ilerleyen ve sonra bu roman özelinde de birleşen anlatıları da büyük bir iştahla okumuşumdur hep.
Istrancalı Abdülharis Paşa ve Asil karakterlerinin farklı katmanlarda anlatılan hikayeleri ve bir yerde birleştikleri bir roman var elimizde. İnsanlık geleneğinde yer alan ve edebiyatımızda tozlu raflarda kalan doğaüstü olarak adlandırabileceğimiz varlıkların işlenmesi romanı bana bağlayan nokta oldu.
Sadece sayfaların arasından hortlak gibi her yerde karşımıza çıkan şarkılar hoşuma gitmedi, her yerden şarkı çalıyor abi kitapta, ben gereksiz buldum:)
Sadece korkunçlu hikaye değil aynı zamanda bir tarihçinin araştırma sürecine dair keyifli detaylar içeren, akademideki bazı "hallere" satır arasında dikkat çeken bir eser. Bu bağlamda bile okumak çok keyifli.
Spoilersiz bu kadar anlatabildim. İsmihan'a dair biraz daha şey öğrenmek isterdim. Abdülharis Paşam bozulmasın ama Hunaşamzade Elif Hanımı daha çok sevdim. Siz de okusanız seversiniz bence :)
Asil karakteri günümüzde paşayı araştırırken biz bir yandan Abdülharis Paşa'nın doğuşundan mevcut günümüze kadar karanlık serüvenini okuyoruz. Açıkçası günümüzde geçen bölümleri okurken inanılmaz sıkıldım yani hiç okumasam sadece geçmiş dönemi okusam sanki bir şey kaybetmezmişim. Geçmiş dönem Yedikuleli Mansur kitabından aşina olduğumuz üzere eski kelimeler ve yöre ağzıyla yazılmış konuşmalarla dolu ve zevkle hissederek kendini okutuyor. Bence yazarın en iyi kitabı olmayacaktır, bilgi hazinesine kelime dağarcığına bakınca çok daha güzel şeyler okuyacağından eminim. Daha fazla korku ve sürekli tekrarlardan kaçınması (arkada fonda çalan her şarkının zikredilmesi, geçmiş ve günümüzde aynı olayları tekrar okumak durumunda bırakması gibi) naçizane tavsiyem olurdu.
Normalde daha hızlı okuyabileceğim bu romanı 3 hafta gibi bir sürede bitirdim. Bittikten sonra anladım ki; aşina olduğum coğrafyalarda geçen, yüzyıllara yayılmış Balkan söylencelerine dayanan ve kendimden pek çok şey bulduğum bu romanın bitmesini aslında istememişim. Istrancalı Abdülharis Paşa 485. sayfada biteceğine keşke 1485. sayfada bitseymiş.
Mehmet Berk Yaltırık'ı öyküleri ve "Yedikuleli Mansur" ile tanıyanların zaten kaçırmayacağı, bilmeyenlerin ise kendisini en iyi şekilde tanıma fırsatını bulacağı bu romanı en kısa zamanda okumalarını tavsiye ederim.
Konular nereden nerelere gitti anlayamadım. Hikaye iki daldan ilerliyor biri 1665'ten başlayıp Abdülharis'in babasının padişahtan iskan istediği, diğeri de 2003 senesinden başlayıp Asil'in Abdülharis ismine takılıp araştırmasını konu alıyor. Asil'in araştırması ilerledikte geçmişte olan olayları da okuyoruz. Yaltırık hoca şarkı ve türküleri çok güzel bağlamış, ayrıca karakterleri de öyle güzel yazmış ki aralarında yadırgadığım tek bir tane olmadı.
Tarihsel ögeleri kurguyla etkili bir şekilde birleştiren, işlediği konunun klasiklerine selam çakarken kişiselliğiyle özgünlüğü de yakalayan başarılı bir eser olmuş. Keyifle okudum, türün edebiyatımızdaki gelişimi için de önemli bir yerde durduğunu düşünüyorum.
Okurken belki de en keyif aldığım nokta ilmek ilmek işlenmiş detaylar oldu. Tarihsel gerçekler noktasında bilgim tamamını fark etmeye yeterli olmadığından iddialı konuşamam ama özellikle yakın geçmiş Edirne'sinin atmosferini mükemmel şekilde yansıttığını söyleyebilirim. Edirne'ye hiç gitmemiş birisi olarak bile ilgili kısımlardan bu kadar etkilendiysem özellikle Edirne'de yaşayan insanların ne kadar keyif alacağını siz düşünün. Genel anlamda ilgi çekici bir kurgusu olsa da özellikle başlardan ortaya geçişte kitaptan yer yer koptuğumu söyleyebilirim. Olay örgüsü zaman zaman fazla durağan geldi, devam etmede motivasyon eksikliği hissettim. Bu anlamda akıcılığından bir şey kaybetmemekle birlikte sürükleyiciliğini her zaman sürdüremediği görüşündeyim. İki ayrı zaman akışının eninde sonunda birleşeceğini bilmekle birlikte özellikle geçmişte geçen kısımlar bir yerden sonra sadece zamanda atlama yapmak için oradaymış gibi hissettirdi. Bahsettiğim bölümlerin Abdülharis'in karakter gelişimi açısından önemini anlamakla birlikte farklı şekilde de işlenebileceğini düşünüyorum.
Bahsettiğim detayların yer yer hikaye anlatımını zorlaştırdığını fark ettim. Tarihe ilgi duyan birisi bunlardan çok büyük keyif alabilir fakat kendi halinde bir okur olarak ben tarihsel olayları bu kadar dahil etmenin özellikle bazı yan karakterler ve alt maceraların işlenişine yer bırakmadığı kanaatindeyim. İsmihan, Elif, Fatin, Gazanfer gibi karakterleri biraz daha detaylı görmek keyifli olabilirdi.
BURADAN SONRA SÜRPRİZ BOZABİLECEK İFADELER BULUNMAKTADIR.
Romanın geneli konu benzerliği açısından Interview with the Vampire'ı hatırlattı. Özellikle Abdülharis'in uzun süre sonra lahdinden çıkıp küçük bir kız çocuğuyla karşılaştığı kısım. Yine sonlara doğru Gazanfer'in de hikayeye dahil oluşuyla Bram Stoker'ın Drakula'sının ilk bölümüne benzerlikler hissettim. Bir diğer sıkıntı yaşadığım kısımsa Asil'in hikaye akışının bir yerden sonra fazla durağanlaşması oldu. Peşine düştüğü araştırmanın kişiliği üzerindeki etkilerini görmek; Güldem ve annesiyle yaşadığı sorunların, ikili arasındaki ilişkinin ve Asil'in gündelik hayatının çarpıcı bir gerçekçilikle işlenmesi başta ilgi çekici gelse de bir yerden sonra sadece iz takip eden bir araca dönüştüğünü hissettim. O akışa da dinamizm katacak bir şeyler iyi olabilirdi.
Geneli düşündüğümde yaşadığım en büyük sorun akıştaki "doruk noktası" eksikliğiydi sanırım. Bu herkes için sorun olmayabilir ya da var olanları ben fark edememiş olabilirim.
Çıktığı günden beri okumak istediğim bu romandan bir hayli keyif aldığımı bir kez daha belirtmek istiyorum. Anlatımını oldukça beğendim ve yeniden almak isteyeceğim bir tat yakaladım. En kısa zamanda Yedi Kuleli Mansur'a da başlamak istiyorum. Yerli korku edebiyatında tüketecek bir şeyler arayan herkese tavsiye ediyorum.
Tarihsel Kurgu yaratımı açısından ince elenmiş, sık dokunmuş detaylarla bezeli, anlattığı ortamın ve durumun hissini okuyucuya güzelce verebilip okuyucuyu iyice içine çeken bir kitap. İki farklı anlatıcının olması ve bu anlatıcıların farklı, ancak bir o kadar da benzer karakterlere sahip olması insana onlarla beraber ilerleme şansı sunuyor. Ayrıca bölüm bölüm ilerlerken aynı olayların,anlatıcılar tarafından, kendi bakış açıları ile anlatılması da romanın kendim için en büyük sürükleyici noktası oldu. Korku konusunda kitabın genel yapıda korku denemeyecek noktaları olsa da sonlara doğru o korkuyu iliklerinizde hissettiren noktaları oldu.
1600’lü yılların sonlarından başlayan, bir yörük ailesinin Balkanlar bölgesinde tımar sahibi olmasından sonra şekillenen bir vampir hikayesi. Kitap iki zamanlı gidiyor, ana hikaye 1600 sonlarından başlayıp ilerlerken diğeri 2000 sonrasında geçiyor. Balkanların o gizemli ve tekinsiz dünyasını yine her zamanki gibi güzel aktarmış yazar eski dönemleri anlatırken. 2. Viyana bozgunundan, Belgrad’ı kaybedişe, Balkan savaşından günümüze kadarki dönemde Balkanların durumunu hikayenin içinde öğrenmek de güzel olmuş. 2000 sonrası anlatılan hikaye ise yer yer tekrara düşen ve çok da çekici olmayan bir konuya sahip, buraları okurken biraz sıkıldım. Kitabın sonu da biraz yavan geldi ama hikaye anlatılışı ve bölge ayanı olan bir vampir anlatısı çok çekiciydi. Güzel bir tarihi roman okumak isteyen ya da bizden bir fantastik roman arayan herkese öneririm, umarım dizisini çekerler.
Yazar bir kaç kitaplık malzemeyi tek kitapta kullanmış. Kendi evrenini yaratmak için alt yapı çalışması olabilir. Şahsi görüşüm grimdark türüne yakın bir kitap.
4 yıldız çünkü Yedikuleli Mansur 5 yıldızlık bir kitaptı ve beklentimi oldukça yükseltmişti.
Tabii ki bu, Istrancalı Abdülharis Paşa'nın kötü bir kitap olduğu anlamına gelmiyor. Mehmet Berk Yaltırık tarihi bir atmosfer yaratmada ve okuyucuyu da oraya çekmekte çok başarılı. Öyle ki, kendimi Istrancalı'nın dünyasına, Asil'le Güldem'in (bu ikisine daha sonra geleceğim) dünyasından daha yakın hissettim. Kitabın başlarında doğaüstü olaylara gerek söylenti olarak, gerekse birinci elden şahit oluyoruz. Fakat sonrasında uzun bir süre küçük detaylar olarak geri planda kalıyorlar. Ben sanırım olay örgüsüne daha yoğun şekilde yedirilmiş olmasını bekliyordum ki, bu bakımdan beklentimi karşılamadı. Bununla birlikte Istrancalı'nın hikayesini, kitabı elimden bırakamadan okudum ve karakterin zaman içindeki gelişimini de çok başarılı buldum. Aslında farklı zamanlarda paralel şekilde devam eden romanlar bana çok cezbedici gelir, hele kitabın sonunda bir şekilde farklı hikayeler birbirleriyle kesişiyorsa. Fakat Istrancalı karakteri ne kadar derinlikle işlenmişse, Asil ve Güldem karakterleri de bir o kadar yüzeysel geldi bana. Bilmem, belki de yazar günümüz insanının ve ilişkilerinin yüzeyselliğini yansıtmak amacıyla kasten yapmıştır bunu. Zira Istrancalı'nın kitabın sonunda Asil'le yaptığı konuşma da çağın yüzeyselliğine vurgu yapıyor. Ben bu çift arasındaki ilişkiye hiçbir anlam veremedim, Güldem karakterini (bu kitabı 3 arkadaş eş zamanlı okuyup tartıştık ve hepimizin fikri aynı) inanılmaz derecede sinir bozucu ve ergen tavırlı buldum; kitapta var oluş sebebini de uzun uzun sorgulayıp anlamlandırmaya çalıştım. Yani Asil'in araştırma konusuna olan bağlılığını ve bunun için harcadığı vakti vurgulamak için var desek, Güldem olmadan da bu etki (hatta belki daha yoğun şekilde) yaratılabilirdi. Gecenin bir vakti kapını çalıp seni paniklettiğim için şaşırdın, yoksa beni aldatıyor musun; araştırman için Bulgaristan'a bilmem kaç yaşındaki profesörü ziyarete gittin, yoksa beni aldatıyor musun; sen kendini bu araştırmaya çok kaptırdın, seni araştırmandan kıskanıyorum vs.vs. Dolayısıyla paralel hikayeler kısımlarında Asil'in araştırma için yaptığı ziyaretleri dikkatle ve keyifle okurken, ikisinin ilişkisinin anlatıldığı kısımları sinirim bozularak okudum. Abdülharis Paşa, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmakta ısrar eden Asil'in annesiyle karşılaşsa ve aralarında bir diyalog geçse müthiş olurdu. Bence günümüz hikayesindeki (ve bunun geçmişle olan paralelliğindeki) odak nokta Güldem ve Asil değil; Asil'le annesi, onun "biz paşa soyundanız" ısrarcılığı ve bu bağlamda oğluyla arasındaki ilişki. Istrancalı nasıl kanlarını emerek insanların yaşam enerjisini alıyorsa, Naciye Hanım'ın tutucu tavrı da Güldem-Asil ilişkisinin enerjisini emiyor diye bir yorum yapabilirdik; eğer Güldem bu enerji emme işini tek başına ziyadesiyle yerine getiriyor olmasaydı.
Not: Istrancalı'nın vampir olduktan yıllar sonra camiye girerek kendisini öldürme çabası dokunaklıydı. Kendisine bir avukat tutması ve işlerini onun aracılığıyla yürütmesi Dracula tadı veren detaylar arasında en keyiflilerdendi.
Kısacası Mehmet Berk Yaltırık daha çok yazsın, biz daha çok okuyalım.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Unlike his first novel " Yedikuleli Mansur" Yaltırık uses a different storyline this time; past and present completes each other in a pattern. Using pop songs from early Milennia might makes uncomfortable some readers, but I have to say I enjoyed it, it was part of the plan to give readers a piece of world belongs to fifteen years ago; old songs, early e-mail users, no internet at houses etc. In a world where almost no Turkish horror stories except the ones with Islamic fears, it's good to have someone with a professional History bacground, from Balkan region, telling Balkan horror stories while giving historical facts and fictions and keep the history wheels turning while characters live their part. His language is better, you should remember it's his second solo-work, definitely promising.
okumadan beğendiğim, okudukça beğenimin törpülendiği, 200'üncü sayfa itibariyle artık devam edip etmemeyi sorguladığım bir hayal kırıklığı oldu. uzatmayacağım çünkü bu kitabı ya en az yirmi sayfa tutacak şekilde eleştirebilirim, ya da böyle iki cümleyle... arası olmaz. o yüzden ikincisini tercih ediyorum.
350'nci sayfa itibariyle ek: yine kendimi tutup o yirmi sayfalık eleştirimi yapmayacağım ama allahaşkına hiç mi aklı başında bir editör bir şey demedi bu dosya ellerine geldiğinde.. kitap 480 sayfa, tam 240 sayfasını en baştan atabilirsiniz; o da günümüzde geçen bölümleri. uzun uzun bahsetmeyeceğim ama kitabı okuyanlar bugünün anlatıldığı her bölümü atlayarak okuyabilirler. osmanlı bölümleri için de eleştirilerim baki ama özellikle günümüze dair bölümlerde asil karakteri sabah kalkıp diş fırçalayıp televizyon seyredip akşamı etse ve bunu okusak neredeyse hikayeye aynı katkı olurdu.
bu kadar okuduğum için artık nasıl bitecek diye kendimi zorladığımdan devam ediyorum ama çok zorlanıyorum artık. kitaba başlarken hiç böyle şeyler yazacağımı düşünmemiştim, biraz olsun öveceğim sanıyordum hatta. nasıl bu kadar büyük bir hayal kırıklığı oldu anlatamam.
Kitabı eline alıp basit bir vampir hikayesi okuyacağını zanneden varsa Istrancalı Abdülharis Paşa bu beklentileri boşa çıkarıyor. Sürükleyiciliğinin yanında hissedilen hatırı sayılır bir sosyal tarih altyapısı ile çok başarılı bir kurgu-tarih anlatısı sunmuş yazar bizlere. Yalnız Türk Korku Edebiyatının değil Çağdaş Türk Edebiyatının son dönmedeki en başarılı romanlarından birini okuduğumu sanıyorum.
Bir yıldız fazla verdim çünkü ikinci romanında, iki ayrı zamanı anlatıp mantıklı bir şekilde birleştirmek her yazara nasip olmaz. En ufak kipirtida tüylerimin urpermesine sebep olduğun için kızgınım sana Mehmet Berk Yaltirik
trakyalı arkadaşlarımın önerisiyle okudum çok keyifli bi kitap. ihsan oktay anar diline yakın diyebileceğim bir dil kullanılmış gibi geldi bana ve bu beni çok yoruyor kitaplarda ancak hikaye ve kurgu, beni yüz yıllar öncesine götürüp paşayla birlikte koruluklarda dolaştırdı.
Kitap iki farklı zamanı, insanı (Asil ve Abdülharis) güzel bir kurguyla ortak bir anda buluşturmuş. Yazarın dili sayesinde iki farklı kitabı okuma hissi yaşadım. İkisi de birbirinden farklı türde olaylar barındıran bu anlatımda Balkanlardaki eşkiya yaşamını öğreniyoruz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Okuyanı farklı alemlere götüren, sürükleyici ve dönemin tarihini güzel yansıtan bir kitap olmuş. Beç bozgunundan Budin felaketine o kadar sürükleyiciki araya Asil’in girmesi rahatsız edebiliyor :) Osmanlı korku türünün güzel bir örneği.
Şimdi bitirdim İstrancalı Abdülharis Paşa'yı. Kitabın yazıldığı dönemlerde bölgede yaşayan biri olarak gerim gerim gerildim. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir okuma deneyimi yaşamamıştım. Var ol!