Jump to ratings and reviews
Rate this book

Godard Makinesi

Rate this book
"Merve Yakut, 1970'lerden bugüne uzanan bir aşk ve tutku hikâyesi anlatıyor. Duru ve güçlü bir dille, kolayına kaçmadan, sabırla. Godard Makinesi sinemaya, edebiyata ve müziğe dokunaklı bir saygı duruşu aynı zamanda. Hoş geldin Merve Yakut!"
Murat Uyurkulak

Godard Makinesi ile Merve Yakut bizi sinema ve edebiyatla iç içe geçen bir kurmacaya davet ediyor. Cemşit Somel, filmlerle nefes alıp filmlerle düşünen yönetmen kimliğiyle, okuru sinemanın dünyasında düşsel bir yolculuğa çıkarıyor. “Tutku, hayal kırıklığı, değer” kavramlarını tartışan, metinlerarası ilişkileriyle dikkat çeken bir anlatı sunuluyor okura.

"Roman ve sinema türünü birbirine yaklaştırma denemesi" diyebileceğimiz Godard Makinesi, Merve Yakut’un cesur kaleminden güçlü bir ilk yapıt!

225 pages, Paperback

First published April 1, 2019

3 people are currently reading
38 people want to read

About the author

Merve Yakut

3 books2 followers

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
4 (6%)
4 stars
24 (37%)
3 stars
16 (25%)
2 stars
13 (20%)
1 star
7 (10%)
Displaying 1 - 11 of 11 reviews
Profile Image for Cenk Karagören.
57 reviews275 followers
August 9, 2019
Godard Makinesi aşkı konu edinen bir ilk roman. Ama roman sadece anlatıcı Cemşit’in Jülide’ye duyduğu derin aşkı anlatmıyor, anlatıcının (hatta biraz da yazarın) sinema ve edebiyat özelinde sanata aşkını nostaljik bir şekilde dile getiriyor.

Roman 1970’lerden başlayıp Gezi Parkı döneminde son buluyor. Özellikle romanın ilk yarısında tarihi atmosferi yaratmak için kullanılan Feriye, Reks, Emek, Atlas gibi sinema salonları; Hayat Mecmuası, Yeni sinema gibi yayınlar; roman boyunca yan karakter olan ya da bahsi geçen Sartre, Simone de Beauvoir, Godard, Atıf Yılmaz, Onat Kutlar, Truffaut, Yusuf Atılgan, Anna Karina, Yavuz Turgul gibi isimler dönemin tablosunu oluşturmaya önemli katkı sağlıyor. Bu karakterler sadece yazarın ‘sanatsal referans’ verip okuyucuya ne kadar biliyorum tavrını yansıtmak yerine, dönemin tarihsel olaylarını (örneğin 1977 sansüre hayır yürüyüşü) ya da anlatıcının da dâhil olduğu dönemin sanat camiasının duygu-düşünce dünyasını detaylı bir şekilde yansıtmaya yarıyor. Örneğin; romanın başlarında Cemşit ilk filmini çekme konusunda sıkıntılar çekerken bir gün vapurda Atıf Yılmaz’la karşılaşıyor. Ondan aldığı cesaret sayesinde yola devam edecek gücü bulan ana karakter ve buna sebep olan yan karakter sayesinde anlatıda ileri akış sağlanıyor.

Başkarakterimiz Cemşit, kendisini Prens Mişkin’in ruh kardeşlerinden biri gören, anlatının başında yönetmen olmak isteyen genç bir delikanlı. Fransız yeni dalgasından etkileniyor, en sevdiği yönetmen –doğal olarak- Godard. Hatta zamanla kendine “Sen Godardvari filmler çekmeye kurulmuş bir makinesin ancak.” diyecek kadar ileri gidiyor. O yaşadığı zamandan memnun olmayan, zaman içinde yitirilenlerin yasını tutan bir karakter: “Bu devri sevmiyorum. Çünkü mektubu unutma devri bu.” (sayfa 244) bu nedenle sürekli eski filmler izleyip klasik romanlar okuyor.

Diğer bir başkarakter Jülide ise tam bir femme fatale. Eczanede çalışıp sıradan bir hayat sürerken Cemşit tarafından keşfediliyor. Cemşit’in filmleri yerden yere vurulurken Jülide bu filmlerin parlayan yıldızı olarak şöhret basamaklarını tırmanıyor. Basamaklar tırmanıldıkça ego artıyor. Jülide daha da bağımsız hatta biraz ‘hovarda’ bir karaktere dönüşüyor. Sık sık sevgili değiştiriyor, erkeklerden kolay sıkılıyor. Ancak her ayrılışında sığındığı kişi Cemşit oluyor. Cemşit’in kendisine olan aşkının sonuna kadar farkında olmasına rağmen asla onunla olmayı seçmiyor. Bir iki küçük an dışında ona umut verecek bir davranışta da bulunmuyor. Ama tabii ki Cemşit, ömrünün sonuna kadar Jülide’yi sevmeye devam ediyor.

Cemşit kariyeri boyunca her seferinde ‘bu kez olacak’ umuduyla senaryolar yazıp filmler çekiyor. Ama hiçbirinde başarı gösteremiyor. Eleştirmenler filmlerini yerden yere vuruyor, bir süre sonra değerlendirmeye bile tenezzül etmiyorlar. Ama Cemşit sanatından oldukça emin, insanlar filmlerine gitmese de eleştirmenler onu yerin dibine soksa da güveninden hiçbir şey kaybetmiyor. Seyircilerin eleştirilerine “Seyirci benden normali bekledikçe içimdeki normal karşıtı yönü daha da besliyorum.” cevabını veriyor. Bu noktada Cemşit’in sanatından ve hatta kendinden şüpheye düşmesini, kendiyle ve dünyayla bir iç hesaplaşmaya girmesini isterdim. Ancak bu olmuyor, romanın sonuna kadar Cemşit suçu kendinde aramamaya devam ediyor. Belki de gerçekten Godard’ın kötü bir kopyası olması ihtimali -ona defalarca söylenmesine rağmen- aklının ucundan geçmiyor.

Bir ara filmlerinden biri Karlovy film festivaline seçiliyor ve en iyi yönetmen ödülü kazanıyor. Ancak bu başarıya rağmen Cemşit ülkesinin gazetelerinde sadece iki satırlık yer buluyor.

Romanın sonunda Cemşit Raskolnivokvari bir planla Jülide’yi öldürmeye karar veriyor. Sektördeki tanıdıklarına Jülide’nin kansere yakalandığı yalanını uydurarak İstanbul film Festivali’nde Jülide’ye onur ödülü verilmesini sağlıyor. Cemşit bir silah ediniyor ve ödül töreninde yıllar sonra gördüğü sevgilisi Jülide sahneden inerken ona ateş ediyor. Silahını çıkardığı anda etrafındakilere zarar vermeyeceğini haykıracak kadar naif biri o. İlkinde ıskalıyor ama ıskaladığına seviniyor, ikinci kez ateş edemiyor. Sonunda polislere teslim olup tutuklanıyor. Tüm bunlar 3-4 sayfa içinde oluyor. Ancak yazar anlatının ‘zirve noktası’ öncesi bizi bu noktaya çok güzel hazırlıyor.

Romanın ortalarında Cemşit daha hayata umutla bakarken bir arkadaşıyla maça gidiyor. Burada edilen küfürlerden ve yaşanan şiddetten rahatsız oluyor. Ancak birkaç sayfa sonra (anlatıda yeterli süre geçiyor) Cemşit’in hayatının aşkı Jülide’ye galiz küfürler ettiğini görüyoruz. Cemşit’in Jülide’ye ”Seni can çekişirken sikeceğim.” (sayfa 227) demesi anlatı açısından mantıklı hale geliyor. Çünkü şunu unutmamak lazım; Cemşit Jülide’yi sadece sevgisine karşılık alamadığı için öldürmek istemiyor. Bütün başarısızlarını, bütün anlaşılmamaları, Jülide’de cisimleştiriyor, Jülide’yi öldürerek filmine gitmeyen izleyicileri, kariyerini başlamadan bitiren eleştirmenleri, ona destek olmayan arkadaşlarını da öldürmek istiyor.

Anlatıcının karakter gelişimi çok güzel işleniyor. Hikâyenin sonunda, Cemşit’in hapse gireceği kesinleştiği anda ilk düşündüğü şeyin bir daha sinemaya gidemeyecek olması karakterin ruh halini tek cümleyle özetliyor.

Merve Yakut’un ilk romana göre oldukça oturmuş bir anlatımı var. Ancak özellikle 19. Yüzyıl klasiklerine öykünen anlatım ve Eski Türkçe’ye hapsedildiği için günümüzde pek karşılaşılmayan kelimelerin çokluğu romanın başından itibaren okurun dikkatinden kaçmıyor. Kimi okurun bunu garipseyeceğini, hatta bu yüzden ilk bölüm sonunda kitabı okumayı bırakan okuyucuların olabileceğini düşünen anlatıcı, bize 253. Sayfada güzel bir sürpriz yapıyor: ”Biliyorum. Anlatımım ‘klasik’ bulunacak, sonra modern romanları öveceksiniz. Oysa romanımı bu biçimde yazmamın benim tercihim olduğunu, bunu kasıtlı yaptığımı anlamak istemeyeceksiniz.”

Yazarın çokça etkilendiği Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanında yaptığı gibi sayıp dökmeler (Türkiye’de lüzumsuz derecede fazla olanlar ve lüzumsuz derecede eksik olanlar listeleri) bu romanda da sıklıkla kullanılmış. Ancak bir süre sonra bu biraz fazla geliyor. Belki de Orhan Pamuk’un bunu romanda bir kez kullanması bu biçimi daha etkili kılıyor.

Romanın Paris’te geçen bölümleri Türkiyeli okur için fazla frankofon kaçıyor. Gezilen yerlerin detaylı anlatımı, Paris’i iyi bilmeyen okuyucunun ilgisini kaybetmesine neden olabilir. Hatta bazı yerlerde sorun bilinmeyen bir şehri anlatmaktan öteye gidiyor, fazla anlatmak oluyor.

Kitapta beni rahatsız eden temel bir durum var. Roman boyunca olayları anlatıcı Cemşit’in zihninden izliyoruz. Baştaki ‘Yaslı 29 Mayıs’ bölümünü saymazsak olaylar kronolojik bir sırayla ilerliyor. Anlatıcı olayları dile getirirken araya girip yorum yapmayı ihmal etmiyor. Bunda bir yanlışlık yok, anlatım Cemşit’in zihin akışından doğduğu için tutarlı. Ayrıca anlatıcı anlatım biçiminin ‘klasik’ olduğunu dile getiriyor. Özellikle 19. Yüzyıl klasiklerinde rastlanan, hikâye akışının bir anda kesilip yazarın okuyucuya ‘parmak sallaya sallaya nasihat vermesi’ ya da ‘bir olay hakkında fikir beyan etmesi’ durumları bu romanda da sıkça karşımıza çıkıyor:

“Toplumumuzda kadına karışırlar, karışırlar, karışırlar, sonra onu mahvederler.” (sayfa 147)

“Bir silah edinmem gerekiyordu. Onu da gizlilik içinde hallettim. Ülkede ruhsatsız silah almaktan kolay ne var.” (sayfa 200)

“Salona hemen iki polis geldi, İstanbul’da polis her yerdedir.” (sayfa 232)

“Bu ülkede izlediği filmi şöyle oldu, böyle oldu diyerek baştan sona anlatıp, yazıya başka hiçbir şey eklemeden eleştiri yazısı yazanlar var. Filmin konusunu baştan sona anlatmayı film eleştirisi yazmak sanıyorlar. Bu ülkede filmi izlemeden eleştirisini yazanlar bile var. Bu ülkede çıldırmamak çok zor.” (sayfa 127)

“Makinist olasından gelen o büyülü makara tıkırtısı, o güzelim ses yok bugün. Film boyunca konuşan, uyarılmaya rağmen susmayan, saygısız seyirci kitlesi var. Koltuk tekmeleyen seyirci bile var. Saygı mı demiştim? Kimse işini sevmiyor. Eskiden sinemada çalışanların gözlerinin içi parlardı. Şimdi o parıltıyı kimsede göremiyorum.” (sayfa 109)

“Sinemacılar torrent illeti yüzünden emeklerinin karşılığını da alamıyorlar. Bu yol öğrencinin, orta sınıfın tercihi, doğru; önlerinde böyle ucuz bir seçenek varken ona yöneliyorlar. Esasen ben insanlardan değil, onlara bu kirli yolu açan sisteme kızgınım. Sinemalar alışveriş merkezlerinin içine itildiğinden beri öyle ticarileşti, bilet fiyatları öyle uçuk rakamlara ulaştı ki merak edilen filmlerin hepsini sinemada izlemek imkânsızlaştı. Eskiden film izlemek böyle masraflı değildi. Torrent belasına ne kadar kızsam da onu kullananlara hak veriyorum. “ (sayfa 110)

Anlatıcının kurduğu yapıya (ve ifadelerine) göre bu tip araya girmeler normal oluyor. Yine de anlatıcının (hatta bence zaman zaman yazarın) yaptığı bunun gibi yorumlar biraz ‘çiğ’ kalıyor. Milan Kundera romanlarında düşüncelerine sıklıkla yer veren, hatta bazen romanlarının içine sayfalar süren denemeler yerleştiren bir yazar. Ancak bu durumu o kadar ustalıkla yapıyor ki anlatıdan Kundera’nın yorumlarına geçişler hiç göze batmıyor. Kundera’nın müdahaleleri hem yerinde olduğu için hem de anlatıcıyla Kundera’nın sesleri farklı olduğu için ‘çiğ’ olmanın ötesine geçiyor. Bir öneri olarak; yazar bu tip ifadeleri klasik anlatıda olduğu gibi bir karakterinin ağzından dile getirerek anlatı-yazar dengesini sağlayabilir ya da aşağıdaki, yine bu romandan yapılan alıntıda görüldüğü şekilde ustalıkla yapabilir:

“Bizde eleştirmenlik yazık ki yeterli düzeyde değil. Sinema dergilerinin kıtlığı, eleştirmen sayısındaki azlık; var olan, sayıca az eleştirmenlerin üzerine büyük bir yük bindiriyor. Yönetmenlik yapmak arzusuyla yol çıkan, yönetmen olamadığı için de ‘bari sinema eleştirmenliği yapayım’ diyenler var. Haliyle onlar da vasat oluyor, tarafgir oluyor, birbirinden berbat yazılar yazıyorlar. Bu vaziyete hayli kızdığımı Vecdi Bey’e anlattığımda bana hak verdi. (sayfa 188)

Romanda kurgu olarak bir problem bulunmuyor. Ancak küçük devamlılık hataları var. Örneğin Cemşit eski ev arkadaşının evlendikten sonra eşiyle oturduğu eve ziyarete gidiyor. Burada ev sahibinin Almanya’da olduğunu söylüyor. (sayfa 174) 211. Sayfada ise hem kendi evini hem de babasından kalan evi satacağını söylüyor. Devamında bunlar yazılı: “Bir ay içinde iki evi de sattım. Abdullah’la beraber kiraladığımız, Abdullah evlendikten sonra da satın aldığım evimi elimden çıkarmak çok ağırdı.” (sayfa 212)

Ya da Jülide’yi takip etmek için “cebindeki son yirmi lira” ile Gezi Parkı’ndan Kuzguncuk’a kadar taksiyle gitmek gibi anlatıda mantık arayan okuyucuyu rahatsız edecek çok küçük detaylara rastlanıyor.

Sonuç olarak Godard Makinesi iyi bir ilk roman, Merve Yakut da bundan sonra yazdıklarını ilgiyle takip edeceğim bir yazar.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Profile Image for Banu Yıldıran Genç.
Author 2 books1,455 followers
December 22, 2019
başarılı bir ilk roman. merve yakut üstünde çok çalışmış. sinemaseverler için hele müthiş kitap. cemşit'le jülide'nin gelgitli ilişkisi cemşit'in geçmişi hatırlamasıyla aktarılıyor. epigraflar, metne yedirilen politik olaylar, alıntılar, atıflar, hatta tonla film-yönetmen adı insanı hiç rahatsız etmiyor. romanı ve karakterleri iyi kurmuş.
onun dışında bugünden geçmişi anlatmanın teknik zorlukları yer yer kendini belli ediyor, zaman kargaşası oluyor. anlatıcı çok fazla açıklama yapıyor. bazı maddi hatalar var ve maalesef belli ki pek editör desteği görmemiş. ilk roman için çok doğal bu hatalar ama iyi bir editörle düzelebilirdi.
Profile Image for güzin tekeş.
257 reviews11 followers
January 15, 2020
Godard Makinesi, Tuna Kiremitçi romanlarından beri okuduğum en popülist iş. Zaten kitabın Ot, Kafa gibi dergilerde yayınlanan uzunca bir öykü olacakken roman olmuş gibi bir hali var. Fazla iddialı bir dili olmadığı için kolay okunuyor ama yazarın popülist üslubu kitabın edebi değerini iyice düşürüyor. Yolda okunacak çıtır çerez bir şeyler arıyorsanız bir şans verebilirsiniz.
2 reviews
December 26, 2019
Betimlemeleri çok kaliteli kesinlikle güçlü bir kalemden çıktığı belli oluyor.
Profile Image for Levent Utku.
54 reviews5 followers
September 1, 2021
Sonucu baştan söyleyelim, güzel bir ilk roman. Dört yıldızdan biri ilk roman olması şerefine verildi.

Öncelikle açılışı çok güzel. Başka bir kitap okurken sıkılıp, göz atmak için elime almıştım, ilk bölümü okuyunca elimden bırakamadım. Yalnız benim gibi düşünecekler için uyaralım, bu bölüm hikayenin bütünü ile çok alakalı değil, sonlara doğru yaşanan bir detay sadece.

Hikaye, Cemşit Somel adlı başarısız bir yönetmenin hayatı. Arka fonda 70'lerden baslayip 2000'lere uzanan bir İstanbul/Türkiye panoraması var. Bu panoramaya Fransız Yeni Dalga Sineması filmleri ve yönetmenleri eşlik ediyor. Hikayenin başrolü de Cemşit bey'e ait değil, gençliğinden beri saplantılı bir aşkla sevdiği Jülide Simten'e ait.

Kitap boyunca Cemşit'in umutlarının aşınmasını ve çöküşünü kendi ağzından dinliyoruz. Sadece ruhen değil, ahlaken de çöküyor. Çoğu kitapta, filmde görmeye alıştığımız, her şeyini kaybetse de eğilip bükülmeyen, dürüstlüğünden ve duruşundan taviz vermeyen "delikanlı kaybeden"lerden değil o, Muhsin Bey'in sıkışınca, "Tamam ulan, yapalım şu arabesk kasedini" diyen hali. (Bu arada Muhsin bey de kitabın içerisinde mevcut.)

Hikaye, kahramanının ağzından anlatıldığı için arada neredeyse 'didaktik' diyebileceğimiz saptamalar ve kısa pasajlar da mevcut. 'Efendim anlatmayın, gösterin' tarzı okur buna burun kıvırabilir ama bence dozunda, eğreti durmuyor, rahatsızlık vermiyor, anlatıyı sekteye uğratmıyor. Hatta bazılarını özellikle sevdiğimi söyleyebilirim.

Haddim olmayarak, eksik gördüğüm iki noktayı da belirtmek isterim (kim bilir belki yazar da burayı okuyordur);
- Cemşit'in gençlik yılları tam bir flanör hayatı. Ev arkadaşıyla yaşıyor ama doğru düzgün bir işi olmamasına rağmen neredeyse hiç parasızlık çekmiyor. Aileden mi zengin diye düşünürken öğreniyoruz ki aile emekli memur. Ama Cemşit ev arkadaşı evlenip kendi evine taşınınca oturduğu evi satın alıyor. Nasıl? Bilemiyoruz. Kitabın son bölümünde yaşlı Cemşit işsiz kaldığı için doğal olarak fakirlik neredeyse başrolde, fukaralık diz boyu. Fakat kitabın başındaki genç Cemşit'in işsizliği aynı duruma sebep olmuyor. Belki hikayenin sonundaki çöküşü katmerlemek için tercihen boyle yazıldı ama yine de bir mantık hatası gibi dikkat çekiyor.
- Diyaloglarda yan karakterlerin kendine özgü bir dili yok. Cemşit'in üç arkadaşı var, Abdullah, Erkan, Tayfun. Bu üç kişi hikayede mühim bir yer kaplamıyor, oldukça silik oldukları söylenebilir ama yine de Cemşit üçünden biri ile bir diyaloğa girdiğinde sanki aynı insanla konuşuyor gibi. Her ne kadar silik de olsalar, tarzlar biraz olsun farklılaştırılsa daha zengin bir metin elde edilirdi diye düşünüyorum.

Neticeten; umutsuz ve saplantılı aşk hikayelerini sevenler, Fransız Yeni Dalga'yı sevenler, genel olarak Fransa'yı, Paris'i sevenler ve Frankofonlar (yazarı tanımıyorum ama Frankofon olduğunu düşünüyorum), ilk romanlara şans vermeyi sevenler kitabı sevecektir. Şahsen ben yazarın diğer kitaplarını da -yazılırsa- okumayı düşünüyorum.

Son not: Yazarın nasıl biri olduğunu merak ettiğimden Twitter profiline bir göz attım, orada A klavye bir daktilo fotoğrafı gördüm. Eğer 2021 yılında hala onu kullanıyorsa ayrıca saygılarımı iletiyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Profile Image for Sevim Tezel Aydın.
815 reviews55 followers
March 17, 2022
Godard Makinesi'ni keyifle okudum… Sinemada bir türlü istediği başarıyı yakalayamayan yönetmen Cemşit ile çarpıcı bir güzelliğe sahip oyuncu Jülide'nin uzun yıllara yayılan çalkantılı ilişkisini anlatan, buram buram nostalji kokan bir roman. 1970'lerden 2010'lara uzanan hikayenin arka planında ülkemizde yaşanan gelişmeler, sanat dünyasının kamera arkası var. Roman ile sinemanın birbirinin içinden geçtiği metni sevdim, beni "aşk", "karşılıksız aşk", takıntı, hayattan beklentilerimiz üzerine düşündürdü. Ayrıca İstanbul ve Paris sokaklarında turlamak, satırlar arasında bir görünüp bir kaybolan ünlü isimlere selam vermek hoşuma gitti:) Bazı yerlerde betimlemeler, detaylar üzerinde fazlaca durulmuş hissine kapıldım. Sonra düşündüm ve "belki de yazar durup etrafımıza bakmaya fırsat bulduğumuz, detayların aslında hayata ilişkin önemli şeyler söylediği zamanlara, durumlara dikkat çekmek istemiştir" dedim. Merve Yakut'un yeni kitaplarını sabırsızlıkla bekleyeceğim, eminim çok daha iyisi gelecek...
Profile Image for Basak Candan Nyc.
1 review
August 16, 2020
Fransız Yeni Dalga sinemasever olarak kitabı oldukça akıcı buldum.Konu ve karakterler güzel kurgulanmış.Kitabı okurken Godard’ın farklı film sahneler arasında kaybolduğumu söyleyebilirim:) Benim şahsi fikrim kitapta Yeni Dalga sineması yönetmenlerine bu kadar yer vermişken Çemsit’le Jülide arasındaki ilişkide bir parça Eric Rohmer’e ve Altı Ahlak hikayesine de değinilebilinirdi:)
İkinci kitabı heyecanla bekliyor olacağım..
Profile Image for Atilla Gallipoli_1915.
69 reviews1 follower
December 27, 2021
Promosyon olarak almistim kitabi. Daha en baslarda sarmamasina ragmen emege saygi icin, basili kitap ziyan olmamasi icin sonuna kadar okudum ama benim icin zaman kaybiydi. Sinemaseverler icin guzel gondermeler icerdigine eminim ama ben bir sinemasever degil edebiyatsever olarak okudum. Zevk almadim.
Spoiler: Bogazici koprusunun yikilmasinin hikayeye etkisi ve Azrail metaforu neydi allasen? Anlayan varsa beri gelsin.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Profile Image for Volkan Arslan.
6 reviews5 followers
May 4, 2020
Sartre ve Simone de Beuvoir ile yan yana masalarda oturabileceğiniz,sinema ile edebiyatın koşulsuz birlikte anılması gerektiğini bize anlatıp bir de bunun içine sürüncemeli ve okunması keyifli bir aşk hikayesi sıkıştıran Merve'nin bu ilk kitabı bence ilk kitap olmak için fazla iyiydi. Yazarın diğer romanlarını sabırsızlıkla bekliyorum.
Profile Image for Duygu Tosunay.
55 reviews8 followers
July 21, 2020
Ne yazık ki akıcı üslubuna rağmen özellikle "sinemaseverler" için oldukça klişe hissettiren bir yapıt. İyi bir editör desteğiyle sırtını sinema tarihine dayayan bir Yeşilçam hikâyesi olmanın ötesine geçebilirmiş.
Profile Image for Zeynep  Bayraktar .
10 reviews
July 17, 2022
Hızlıca okunan bir kitap. Sinemaya çokça atıf var, ilgi alanıma girmediği için etkilenmesem de beni sıktığını da söyleyemem.
Displaying 1 - 11 of 11 reviews

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.