Kitabı okuduğum ve bitirdiğim gün (21 Nisan 2025), Türkiye’de genel tüketim boykotunun sürdüğü günlerden biriydi; bir aydır yaşadığımız kaosun devamı niteliğinde. Kitabın konusu olan kepenk kapatma olayının üzerinden 45 yıl geçmiş olmasına rağmen, ülkede bazı şeylerin değişmediği, faşizmin sadece kılık değiştirdiği çok açık.
Türkiye neredeyse sinüzoidal bir döngüyle işliyor; her 20 senede bir akla gelebilecek en kötü şeyler yaşanıyor, ülke tekrar tekrar en kötü haline bürünüyor. Elden de bir şey gelmiyor. Ne yapmalı?
Edgü, bazı bölümlerde adeta içimde dönüp duran soruları kağıda döküyor:
"(...) Ne bekliyordun bu gençlikten? Ne verdik onlara? İnanç mı? Bir baltaya sap olmanın erdemlerini mi? Sen ne diyorsun yahu, çocuklar önlerindeki örnekleri gördüler; diplomalı işsizler ordusu. (...) Ne ideali? Hangi umudu verdik? Umutsuzluk insanı her yere götürür. Evet, tabii, intihara bile."
Aynı umutsuzluğu bugün de yaşıyoruz.
Bu ülke hep böyleydi demek istemiyorum çünkü bu kadar derin bir hukuksuzluğun ve kötülüğün, Türkiye tarihinde benzeri olduğunu düşünmüyorum. Siyasal islamla olan bu mücadelenin kaybını düşünmek bile istemiyorum.
Yalnızca kenarda köşede, böyle boş boş yorumlar yazabiliyorum. Ama elden ne gelir ki?
Bir şeylerle uğraşıyoruz ama işin içinden nasıl çıkılacağını bilmiyorum. Edgü de bunu söylüyor gibi ve tam 45 yıl önce, sanki benim aklımdan geçenleri yazıya dökmüş:
"Garip bir dönemde yaşıyoruz. Bunun bilincindeyim. Ortada bir kavga var. Bu kavgayı anlıyorum (...) İster istemez böyle olacaktı. Kaçınılmazdı. Gidişatımız böyleydi. Bunları görmek, anlamamak için kör olmak gerekirdi. Anlıyorum. Ama ne yazık ki elimden hiçbir şey gelmiyor."
Her şey çok güzel olacak demek istiyorum ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum, böyle kenarda köşede susarak oturarak olmayacağını biliyorum. Taşın altına elimi nasıl sokacağımı biliyorum ama belli ki yeterli şekilde yapmıyorum.
"Quo Vadis? Yanıtı bilen varsa beri gelsin."