Emre Kongar, bu kitapta bizi kişisel tanıklık ve renkli anıları eşliğinde bir İstanbul yolculuğuna çıkarıyor.
Bu yolculukta İstanbul’un, başta Yahya Kemal Beyatlı olmak üzere, sanatçılarla ve kültürel etkinliklerle zenginleşen yakın tarihinin yanı sıra kentin bağrına 1950’lerden sonra saplanan hançerler de var. Cadde genişlemesi uğruna yıkılan yapılar… Yerleşim için katledilen yeşil alanlar bunlardan bazıları…
İstanbul’a ağıt mı yakmalı yoksa her şeye karşın umudu mu yeşertmeli? Bu sorunun yanıtı ve ufuk açıcı saptamalar Kongar’ın bu yapıtında…
Emre Kongar, 13 Ekim 1941’de İstanbul’da doğdu. Annesi Mesude Kongar Zapyon Kız Lisesi’nde ve Şişli Terakki Lisesi’nde felsefe öğretmenliği yapmıştı, babası İhsan Kongar da Pertevniyal Lisesi ve Şişli Terakki Lisesi’nin felsefe öğretmenlerindendi. Kongar, 1959’da Şişli Terakki Lisesi’nden mezun olduktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Maliye ve İktisat Bölümü’ne girdi. Buradan 1963’te mezun oldu. Başarılı bir öğrenci olan Kongar, 1964 yılında Birleşmiş Milletler’den kazandığı burs ile Michigan Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksekokulu’na kaydoldu. 1966’da okulu bitirdi ve master derecesine sahip oldu. Öğrenim hayatını Amerika’da tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönen Kongar, Hacettepe Üniversitesi’ne akademisyen olarak girdi. Bir yandan da Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nde çalıştı. Üniversitede Sosyal Çalışma Yüksekokulu’nu kurdu. Akademik anlamda yükselmeye devam etmek isteyen Kongar, “İzmir’de Kentsel Aile” konulu doktora tezini verdi ve doktor ünvanını aldı.
Akademik hayata 1972 yılında askerlik yapmak için ara veren Kongar, 1974’te Hacettepe Üniversitesi’ne geri döndü. 1976’da “Toplumsal Değişme Kuramları” tezi ile doçentlik ünvanını aldı. Aynı yıl Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda başladığı danışmanlık görevini 1979’a kadar sürdürdü. Aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı’nda da danışmanlık yaptı, Gençlik ve Spor Bakanlığı için bir proje hazırladı. Kültür Bakanlığı’nda da Kültür Yüksek Kurulu üyesiydi.
1981’de, “Atatürk ve Devrim Kuramları” tezi ile profesörlük ünvanını alan Kongar, 1983 yılında üniversiteden, askeri rejimin etkilerini protesto etmek amacıyla istifa etti. Bu sırada Hürriyet Gazetesi’nde danışmanlık yapmaya başladı. Ayrıca Amerika’da yayınlanan “International Journal of Sociology of Family” ve “American Journal of Political and Military Sociology” adlı dergilerin kurullarında da danışmanlık yaptı.
1987’de KAMAR adlı kamuoyu araştırma şirketini kurdu ve 1991’de buradaki görevinden ayrıldı. 1992 – 1995 yılları arasında Kültür Bakanlığı’nda Müsteşar olarak görev yaptı. 1992 yılıda kısa bir sure TÜSES’te genel sekreter olarak çalıştı.
1996’da akademisyen olarak geri döndüğü Hacettepe Üniveritesi’nden Yıldız Teknik Üniversitesi’ne atandı ve buradaki görevine 1997’de başladı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yaptı. Çeşitli gazetelerin ödül jürilerinde bulundu.
Kongar’ın aldığı ödüller şöyleydi; 1977’de “Türkiye’nin Toplumsal Yapısı” kitabıyla Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü, 1979’da ”Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği” kitabıyla Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilim Ödülü, 15 Ocak 1996'da Federal Almanya Devleti tarafından Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı, 1 Şubat 1996'da İtalya Devleti Commandatore Madalyası, 15 Şubat 1996'da Polonya Devleti Commandor Nişanı, 1998’de “21. Yüzyılda Türkiye” kitabıyla Aydın Doğan Sosyal ve Beşeri Bilimler Ödülü, aynı yıl Nokta Dergisi’nin Doruktakiler Ödülü ve İstanbul Üniversitesi Yılın İletişimcisi Ödülü, 2001’de “Kızlarıma Mektuplar” kitabıyla Marmara Üniversitesi En Beğenilen Kitap Ödülü, 2003’te Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nin En Beğenilen Yazar Ödülleri’ne layık görüldü.
Kongar, yazarlık yönüyle de öne çıkmış, onlarca kitap yazmıştır. En son 2006 tarihli “Tarihimizle Yüzleşmek” adlı kitabını çıkarmış, geniş kitleler tarafından büyük ilgi görmüştür. Şu anda bir televizyon kanalında Mehmet Barlas’la birlikte “Yorum Farkı” adlı tartışma programını sunmaktadır. Evli ve üç çocukludur.
Emre Kongar sevdiğim bir yazar ama bu kitabı çok sevmediğimi söylemem lazım. Kötü bir eser değil ancak anlatıda bir kopuk kopukluk var sanki. Finaldeki bilim kurgu tadındaki bölümlerse bence hiç olmamış. Sonuçta, eski İstanbul'u merak edenler aradıklarını bir miktar bulabilirler.
Allah için, Adnan Menderes hiç kimsenin burnunu bile kanatmamıştı velakin çok yıkım yapmıştı ve çok beddua almıştı. Burada mevzubahis olan istimlak faaliyetlerinin vahim iki noktası vardır. Bunlardan birincisi mahalle hayatına vurulan darbedir. Bu istimlakler neticesinde, İstanbul’lunun dini ve ahlaki hassasiyetler çerçevesinde şekillenmiş olan ve birçok sosyal faziletin yaşama alanını oluşturan mahalle nizamı bir daha inşa edilemeyecek surette yok edilmiştir. İkinci vahim noktası da yine maneviyata darbe vasfı taşıyan cami ve tarihi eser yıkımlarıdır. Yalnız İstanbul’da elli cami yıkılmıştır... Kemalizm’i Kenanizm olarak saptıran ve anayasaya din dersini zorunlu ders olarak koydurarak Atatürk’e en büyük ihaneti yapan 12 Eylül derbecileri... İnsan, evrenin ve zamanın sonsuzluğundaki HİÇLİĞİNİ, “Ölüm” ile “Ebediyet” arasındaki eşlenik ilişkide algılar ve anlar: çünkü insan, ancak ölümle ebedileşir!.. Evrenin yaratıcısı ve zamanın efendisi Allah/Tanrı, kimi inanca göre Baba-Oğul ve Ruh’tur, kimi inanca göre insan ruhunda ve hatta bedeninde bile vardır, varlığını hissettirir; ama bütün inançlara göre her zaman her yerdedir, herşeye muktedirdir ve insan öldüğünde ona, onun yarattığı ‘öbür dünya’ya kavuşur. İşte bu nedenle, inanç/din, insanın sonsuzluk karşısındaki HİÇLİK duygusunun ve özellikle çok sevilen yakınların kaybı karşısında duyulan üzüntünün/depresyonun/isyanın aşılmasında en önemli araçtır: çünkü semavi dinler, insan bilincinin, ölümlülüğe direnişini simgeler. Bu nedenle de ölümsüzdürler. Kimi insan ölümlülüğe karşı, “Ebediyet” gibi sonsuzluk kavramına değil, daha mütevazi olan, ‘İnsanlık’ kavramına sığınır. Elbette ‘İnsanlık’ kavramı da, evrenin ve zamanın sonsuzluğu karşısında bir HİÇTİR. Malum, sonlu herhangi bir sayıyı sonsuza bölerseniz, sonuç sıfır, yani HİÇ olur. İnsanlık, evrenin sonsuzluğu karşısında zaten bir HİÇ olan dünya üzerinde var olduğu için daha en başta HİÇLİK ile sakattır...
Bu sene okuduğum üçüncü İstanbul/hatırat kitabı olan Emre Kongar'ın "İstanbul, 1940'lardan Bugüne Efsaneler, Anılar, İzlenimler" kitabını (epilogdaki distopya/ütopya denemeleri hariç) çok beğendim. Biri Orhan Pamuk'a, diğeri Aydın Boysan'a ait olan diğer hatıratlarla birlikte İstanbul'un benim maalesef ucundan, köşesinden bile yakalayamadığım eski güzel günlerini bir yapbozun parçaları gibi birleştirmek, (zor da olsa) hayalimde canlandırmak iyi geliyor. Belki hala ümit vardır, kimbilir?
3 yildiz verdim ama kisisel olarak kitabi sevdim. Istanbul'un benim tam yasamadigim ama annemdn, halalarimdan, teyzemden, babamdan dinledigim gunlerini yeniden yasadim. Kendi adima gokdelenler tam oalrka Istanbulu esir alamdan Istanbulda yasamis olmaktan, onlardan cok daha uzun yillar once de Istanbulda dogmus olmaktan cok mutluyum. Emre Kongar'in "perisan sevgilim" dedigi Istanbul benim de ' perisan sevgilim" sanirim. Saclari tarumar, ruhu orselenmis ama yine de cok guzel. Umarim daha fazla bu capulcu, onune cikan her turlu kulturel ve tarihi degeri hice sayan cekirge surusune yenilemeden kendini toparlamanin bir yolunu bulur. Bunu da ancak bizler yapabiliriz. Onu severek ve ona deger vererek.
Yoksa yazim olarak aceleye gelmis ve oradan huardan toplamayla yapilmis izlenimi veriyor. Bu nedenle de 3 yildiz.
Bu kadim şehre ağıt mı yakmalıyız ? Yoksa her şeye rağmen ümidi kaybetmemeli miyiz ? Mitoloji kaynaklı hikayelerden günümüze uzanan İstanbul tarihi. Çocuk Kongar, ailesi, okulu, genç Kongar ve “perişan sevgilisi” İstanbul’dan süzdükleri ile bir İstanbul yolculuğu. Kitaptaki harika kaynakça da İstanbul’u anlamak isteyenlerini ufkunu açacak seviyede. Önsöz şöyle bitiyor: “Her aşk bir tutsaklıktır: Hem aşka, aşkın kendisine ve hem de maşuka, aşık olununca olan tutsaklık. Bu kitapta yüreğinin ve zihninin zincirlerine karşın dili çözülen bir İstanbul tutsağının izlenimlerini okuyacaksınız.”
Emre Kongar'ın birçok şey öğrendiğim kitapları vardır. Bu onlardan biri değil. Hoca yaşlandıkça daha da "katı ve keskin"leşiyor. Esprileri pek de tat vermiyor artık.
Emre Kongar’ın biraz hayat hikayesinin İstanbul ile ilgili kısımlarını, biraz bu şehir üzerine öğrendikleri ile kente dair düşüncelerini derlediği hoş bir kitap. Aslında biraz dağınık buldum kitabı ama hocayı çok severim, ona puanım biraz torpilli :)