“Fransızların bir deyimi vardır: Başpiskoposu yanınıza çekmeden devrim yapamazsınız.” (s.262)
Kitap yer yer öyle böyle yarmamıştır beni. Hele sonlara doğru Goebbels kat çıktı. Tabii kendisi sıradan biri değil. Çok fazla karikatürize edilen "propaganda peygamberi" kısmını geçiyorum, bu konu hakkında da çok galat-ı meşhur var. Aynı şey Makyavel için de geçerli; kendisi "Hükümdar" kitabında yazdığı prensipler gibi prensibi olmayan bir hükümdar olun demiyor — zaten kendisi ahlak profesörü, bunu demez. Dediği şey: bunu yapanlar başarılı oluyor.
Aynı şekilde Goebbels, "çok yalan söylerseniz inanan bulunur" diye tavsiye niteliğinde söylemiyor. Aksine, Churchill’i kastederek “Bu İngilizler öyle utanmaz adamlardı ki, yalanları onlarca yıl tekrarlarla inandırdılar” diyor.
Nazi tarihini okumama, hatta çok fazla araştırmama rağmen bu kitapta anladım ki kaçırdığım bir konu olmuş. Goebbels, Nazi denen pür-i saf oevlatrının ideolojinin sözcüsü gibi. Daha doğrusu, Nazi diye bir şey dile gelse, Goebbels olurdu. Ama bu monstrumların Yahudilere muamelesinde ya da saldırılarında bir bahane sunduklarını bilmiyordum. Meğerse Yahudilere yaptıklarını — ve sonra Sovyet işgalini — neredeyse "meşru müdafaa" bendinden açıklıyorlarmış. Bu kısmı kaçırmışım. Hele 1945'te finale gelirken yazdığı:
“Doğuda on binlerce Alman kadının işkenceye maruz kalıp tecavüze uğramasını yahut da on binlerce Alman çocuğunun korkakça ve korkunç yöntemlerle öldürülmesini veyahut yüzlerce insanımızın düşmanın barbarca hava saldırılarında katledilmesini haklı çıkaran uluslararası yasalar tam olarak nerede?” — 22 Nisan 1945 (s.466)
...bunu okuyunca zaten kahkahayı atıyorsun
Tek prensibimiz var: Tanrı ancak kendi kendine faydası dokunabilen milletlerin yanındadır” (s.34)
“Propaganda bir teori üretme meselesi değildir, bilakis konuşulanı pratiğe dökmekle alakalıdır” (s.47)
“Propaganda materyalinin ne kadar akıllıca olduğunun bir önemi yoktur, propagandanın amacı, bünyesinde başarılı akıllıca öğeler barındırması değil, aynı zamanda başarılı olmasıdır. Bu yüzden ben, propaganda üzerine yapılacak her türlü teoril tartışmalardan kaçınırım çünkü bu tartışmalardan bir sonuç çıkmayacağını bilirim. Bir propagadanın iyi olup olmadığını, belirli bir süre içinde insanları ateşleyerek belli bir fikre yöneltmeyi başarmasından anlayabilirsiniz. Şayet propagandanız o süre içerisinde hedeflenen kitleyi kazanabiliyorsa, kabul edilebilir ölçüde başarılıdır; kazanamıyorsa da şüphesiz başarısız olduğu ortadadır. Kimse size propagandanının kötü, basit ya da fazla sert olduğunu ve hatta yeterince samimi olmadığını söyleyemez çünkü propagandanın başarısında etkili olan kriterler bunlar değildir; propagandanın amacı ne samimi, ne nazik, ne zayıf ne de mütevazı olmaktır, propaganda yalnızca başarılı olmayı hedefler” (s.47)
“Kant şöyle demiştir: “Hayatınızın en önemli prensibi aynı zamanda ulusunuzun en önemli prensibiymişçesine hareket edin” (s.49)
“...aşırı milliyetçilik ideali Marsizmden çok daha büyük bir fikirdir” (s.53)
“Hitler de Münih’teki mahkemede kendisine sorulan şu soruya aynı şekilde karışılık verdi: “Böyle ufacık bir azınlıkla altmış milyon insan üzerinde bir diktatörlük kurabileceğinizi nasıl düşündünüz? Hitler’in yanıtı şöyleydi: “Eğer koca bir ulus delicesine korkuyorsa ve korkaklardan geriye, harika bir şeyler yapmak ve devleti dönüştürecek güce sahip olmak isteyen sadece bin kişi kaldıysa, ulus dediğiniz aslında o bin kişiden ibarettir” (s.56)
“Eğer saygıdeğer bir beyefendi karşınıza çıkıp size, “Siz sadece bir propagandacısınız,” derse verebileceğiniz en iyi yanıt şu olacaktır: “Peki sizce İsa bundan farklı bir şey mi yapıyordu” (s.66)
“Bu nüfus azalmasının Alman halkının kaderi olduğuna asla inanmıyoruz. Almanya’nın bu dünyada gerçekleştirmesi gereken önemli görevleri olduğuna inancımız tam.” (s.109)
“Napoleon basından -dünyanın yedinci süper gücü- diye bahseder” (s.119)
“Tek millet, tek devlet, tek amaç: Almanya’nın parlak geleceği” (s.127)
“Nasyonel Sosyalizm ve Faşizm hoşlanmadığı ortak bir mesele var: Fazla rahat ve bu vesileyle de fazla keyif alınan bir hayat sürmek” (s.162)
“Ahlaklı olmak, zenginler için fakirlere nazaran çok daha kolaydır, bu tecrübeyle sabit bir durum. Zenginliğin etrafında bir koruma kalkanı varken fakirlik içten içe çürümeye yıkılmaya meyilidir.” (s.176)
“Dua ederken en çok bağıranlar, gedikli günahkarlardır” (s.177)
“Tarih kendini tekrar etmez; yaratıcı olan her şeyde olduğu gibi tarihin de hayal gücü ve barındırdığı ihtimaller sınırsızdır. Aynı zamanda zamanda sonsuza dek geçerli olacak bazı kanunlar vardır ve insanlar bu kuralları görmezden geldiği ya da çarpıttığı için hep aynı olaylar yaşanır durur” (s.197)
“Tanrı, cezalandırmak istediklerini gerçeğe kör kılar” (s.205)
“İngilizler hala yalan söyleyeceksen sonuna kadar git ve yalanını asla itiraf etme, prensibini izliyorlar. Yalanlarına da öyle sıkı sıkıya tutunuyorlar ki sık sık aptal duruma düşüyorlar” (s.254)
“Fransızların bir deyimi vardır: Başpiskoposu yanınıza çekmeden devrim yapamazsınız” (s.262)
“Bolşevizsmin yarattığı sosyal illüzyonu koruyabilmesinin tek nedeni; aldatılmış halkın içinde bulunduğu şartları kıyaslayabileceği herhangi bir düzen tanımamasıdır. Kişi yirmi beş sene boyunca karanlık bir hücrede kalınca ufacık bir gaz lambasını bile güneş zannebilir ve yirmi beş yıl boyunca sözde SSCB denen ülkenin vatandaşı olan bir kişi ise korkunç bir kulübeyi bir saray, bir parça ekmeği tanrıların yemeği olarak görebilir zira yıllar boyu, Bolşevik olmayan ülkelerdeki insanların hiçbir yiyecek bulamadığına dair masallar dinlemiştir” (s.279)
“Lemberg’e doktorlar, hukuçular, gazeteciler ve radyo programcılarından oluşan bir heyet yolladık ve döndüklerinde hepsinin yüzleri asıktı, şahit olduklarını tasvir dahi edemiyorlardı. Gazetelerimiz, Bolşeviklerin yönetimi altında yaşananların yalnızca ufak bir kısmını yazdılar. Öldürülen Ukraynalıların fotoğraflarını halkla paylaşmak istemedik zira görenlerin insanlığa olan inançlarını kaybedeceklerinden korktuk” (s.283)
“Yahudiler, kendi doğalarında herhangi bir değişiklik yapmaksızın etraflarına uyum sağlamak konusunda uzmandır. Tehlikeyi algılarımını sağlayan doğal içgüdülere sahipler ve kendilerini korumaya yönelik eğilimleri genelde, tehlikeden kendi yaşamlarını riske atmadan ve herhangi bir gereksiz cesaret örneği göstermeden kaçmalarını sağlahacak yollar bulmarına vesile oluyor” (s.284)
“Bir zamanlar Schopenauer’in dediği gibi, Yahudilerin yalanın ustalarıdır” (s.284)
“Askerlerimiz Moskova’nın planlarını bizzat şahit oldu ve önce Almanya sonra da Avrupa’nın yıkımı için yapılan hazırlıkları kendi gözleriyle gördüler”-28 Eylül 1941 (s.291)
“16 Kasım 1941- Dünyadaki bütün Yahudilerin, bu savaşın patlak vermesi ve büyümesindeki tarihsel sorumlulukları öyle aleni bir biçimde kanıtlandı ki artık bunun tekrar tekrar konuşulmasına gerek dahi yok. Savaşı Yahudiler istedi, şimdi istedikleri savaşta mücadele ediyorlar. Führer’in 30 ocak 1939’da Reichstag’ta yaptığı konuşmasında söyledikleri de bir bir gerçekleşti: Eğer Yahudilerin idare ettiği uluslarası ekonomik güçler dünyayı bir kez daha savaşmaya sevk etmeyi başarırsa bu savaş, dünyanın Bolşevizmi kabul etmesi ve Yahudilerin zafer kazanmasına değil, Avrupa’da Yahudi ırkının tükenmesine vesile olacaktır” (s.303)
“Şikayet, ruhu arındıran bir eylemdir” (s.379)
“Barış zamanında nasıl barışçıl oluyorsanız, savaş zamanında da birer savaşçı olun” (s.374)
“Tarihleri boyunca Ruslar saldırı konusunda özellikle yetenekli olmadıklarından bilhassa savubma konusunda inatçı ve sert tutum sergilemişlerdir. Ulus olarak karakterleri gereği savunmacı bir doğaya sahipler. Barbar denilebilecek kadar ilkeller. Katı ve yoksul bir varoluşa alıştırıldıkları için yaşama öyle sıkı sıkıya tutunma gereği duymuyorlar. Ortalama bir insanın bir bisikletten bile daha az değeri var onların gözünde. Yüksek doğum oranları sayesinde kaybedilen her bireyin yeri kolayca doluyor. Her biri, cesaret olarak adlandıramayacağımız primitif ve cok farklı sertliğe sahip. Cesaret dediğimiz insan ruhundan gelen cüretkar bir histir. Bolşeviklerin Sivastopol’da siperlerini savunurken takındıkları türden bir sertlik daha çok barbarca bir dürtü ve bunun kaynağının Bolşevik görüş ya da Bolşevizm eğtiminin bir sonucu olduğu tartışma götürmyecek bir gerçek” (s.391)
“Amerikan’nın dünya çapında tanınan ne bir şairi, ne bir ressamı, ne bir mimarı ne de bestecisi var. Elinde kültür namına var olan ne varsa Avrupa’dan devşirildi. Kendi diline, kültürüne, ve medeniyetine sahip olamayan bir ülke yalnızca. Her şeyi bir yerlerden çalarak, üzerine hiçbir şey koymaksızın basitçe Amerikanlaştırmaktan kastım ise şu; her bir kültürel değere Amerikan damgası vurarak olgun bir ifadeyi bir tür slogana dönüştürmekten ibaret, valsı caza, bir edebiyat eserini suç romanına çevirmek gibi..”
“Şayet Amerikalıların parası olmasaydı, muhtemelen dünyanın en bayağı halkına dönüşürlerdi” (s.398)
“İngilizler Hindistan’da koca bir kadim kültürü yok ettiler ve ülkenin ne tarihini ne de kültürünü değerlendirmeyi düşünmediler bile. Sonuç olarak kendiler İngiliz, dünyanın kendileri için yaratıldığını düşünüyolar ancak biz Almanlar, dünyaya hizmet etmek için yaratıldığımızı sanıyoruz” (s.406)
“NE PAHASINA OLURSA OLSUN DİRENECEĞİZ” (s.463)
“Doğuda onbinkerce Alman kadının işkenceye maruz kalıp tecavüze uğramasını yahut da on binlerce Alman çocuğunun korkakça ve korkunç yöntemlerle öldürülmesini veyahut yüzlerce insanımızın düşmanın barbarca hava saldırılarında katledilmesini haklı çıkaran uluslarası yasalar tam olarak nerede”-22 Nisan 1945”(s.466)