“Bu hayatta her şeyiyle güvenebildiğiniz en az bir kişi olmalı. Yoksa kendinizi hep yalnız hissedersiniz. İnsanların çoğu yalnızdır o yüzden, yapayalnız. Yaşananlar kelepir bir hayatın ikinci el versiyonu gibidir. Yaptığınız hiçbir şey size ait değildir, benliğinize, özünüze. Hayatınız, tümüyle güvensiz bir ortamın mecburen size yaptırdıklarından ibarettir.
“Saf çocukluk halinizden geriye yüzünüzde ‘memur gülüşü’, dudaklarınızda ‘gammaz öpüşü’ kalır. Öptüğünüz yer kirlenir, güldüğünüz zaman herkes incinir. Elinizde etrafı yeşil dantelli beyaz bir mendil de yoksa temizleyemezsiniz hiçbir yerinizi.
“Ben Serap’ı böyle sevdim, en saf halimle, uzaktan.”
Yaşadığımız bu kekre, nefes aldırmayan, “tuhaf” dönemin Diyarbakır’da başlayıp İstanbul’a, oradan Zürih’e uzanan ve Nusaybin’de sonlanan hikâyesi... Muktedirlerin kirli sırıtışlarına inat, hülyasının, serabının üzerine titreyen, acısını içinde koyultsa da yalan ve şiddet üzerine kurulu “zulüm makinesini” sabırla, mizahla, yoldaşça dayanışmayla, zekayla maskara eden insanlar.
Selahattin Demirtaş is a Zaza Kurdish politician who is co-leader of the left-wing pro-Kurdish Peoples' Democratic Party (HDP), serving alongside Figen Yüksekdağ. Demirtaş was the presidential candidate of the HDP in the 2014 election, coming in 3rd place with 9.77% of the vote.
Selahattin Demirtaş was born in a Zaza-speaking family in Elazığ in 1973 where he completed both his primary and secondary education.
Upon graduation from secondary school, he took the university entrance exam and started his college education in Dokuz Eylül University in the department of Maritime Commerce and Management where he would face political problems that would force him to leave school without finishing his degree. He returned to Diyarbakır and retook the university entrance exam, after which he enrolled at Ankara University Law Faculty. After college, Demirtaş worked as a freelance lawyer for a time before becoming a member of the executive committee of the Diyarbakır Branch of the Human Rights Association (IHD). The IHD Chair at the time was Osman Baydemir who was elected as the mayor of Diyarbakır in the following local election and Demirtaş replaced him as the chair of the IHD Diyarbakır. During his term as chair, the association focused heavily on the increasing unsolved political murders in Turkey. Demirtaş is among the founding members of the Turkish Human Rights Association (TIHV) and the Diyarbakır post of Amnesty International.
Demirtaş started his political career as a member of the Democratic Society Party (DTP) in 2007 at which time he stood as one of the ‘Thousand Hope Candidates’ for the DTP and several other democratic organizations in Turkey. He was elected to the 23rd Parliament and became the Parliamentary Chief Officer for the party at the age of 34.
The DTP was closed down by a Supreme Court order in 2009 and the DTP MPs moved to the Peace and Democracy Party (BDP). The BDP held its first congress in 2010 and elected Selahattin Demirtaş and Gültan Kışanak as its new co-chairs. Demirtaş contested the 2011 elections as part of the joint ‘Labor, Democracy and Freedom’ list endorsed by the BDP and 18 different democratic political organizations, this time from Hakkari. He was re-elected to the 24th parliament.
Demirtaş was the co-chair of BDP during the period when the peace process and negotiations kick-started in Turkey. In 2014 Demirtaş and Figen Yüksekdağ were elected as the co-chairs of the Peoples' Democratic Party (HDP) – a new initiative originating from a three-year-old coalition of the BDP and various different political parties and organization under the auspices of the Peoples' Democratic Congress (HDK) - for the 2014 presidential elections of Turkey, being one of three candidates and hoping to attract left-wing voters. He came third with 9.77% of the vote.
Demirtaş was co-leader along with Figen Yüksekdağ during the June 2015 Turkish general election, the party's first campaign in a general election. The HDP came in fourth place with 13.12% of the vote and 80 out of 550 seats. Celebrating the victory, he stated: “From now on, the HDP is Turkey’s party. HDP is Turkey, Turkey is HDP.”
On November 4 2016, he was arrested along with other HDP MPs.
Beklediğimden çok farklı bir kitap çıktı Leylan... Çok şaşırttı beni. Ben baştaki hikaye asıl roman diye düşünürken ters köşe oldum. (Bu hikayenin de sonunu okuyabilsek daha hoş olurdu belki...)
Demirtaş diğer kitaplarından farklı çıktı karşımıza. Tamam, diğerleri öykü kitabıydı ama edebi açıdan gelişmiş, değişik şeyler deneyen bir yazar var burada. Merak unsuru kendini sürekli koruyan, içinde bilim, tıp, biraz gizemli olaylar olan bir roman çıkmış ortaya. Tabi o dalgacı tavır, esprili dil duruyor. İsyan kendini hissettiriyor.
Belki de bambaşka bir şey beklerken kendimi böyle bir romanın içinde bulduğum için etkilendim... Son edebi eseri olabileceğini söylüyor kendisi, umarım değildir.
⭐
"Bazen de yaşanan her olayda tek gerçek varmış gibi düşünürüz. Oysa gerçek herkese göre farklıdır. Olayları kendimize göre eğip bükerek öznel gerçeği yaratmada üstümüze yoktur. Sonra da kendi yarattığımız gerçeklerin peşinden koşarız, ya da kaçarız gerçeklerimizden."
Kudret'in ağzından Diyarbakır ilkokulunda başlıyor hikayemiz. Onu ve iki arkadaşını küçüklükten 30lu yaşlara kadar takip ediyoruz. Hem gerçekçi hem esprili hem de duygusal bu bölümlere bayıldım. Okumayı Mehmed Uzun ile biraz geç bulan ancak bulduğunda da kitap kurdunun tanımına bürünen Kudret'in yolu, üniversitede edebiyat hocası olan ilkokul arkadaşıyla kesişir. Barış imzacısı olduğu için okuldan atılan Netice boş vaktini kitap yazmaya ayırır ve bir taslağını Kudret'e okuması için bırakır.
Bu noktada Kudret'in platonik aşkıydı işiydi derken Hayat Hep Yarımdır kitabının taslağını okumaya başlıyoruz. Beyin cerrahı Sema ile tarih hocası Bedirhan merkezli geçen öykü psikolojik ve bilim kurgu elementleriyle örülü. Karakterler arasında geçen çevresel ve toplumsal konuşmalar insanın ihtiyac duyduğu entellektüel devinimi karşılıyor.
Hayat Hep Yarımdır kitabının adından olsa gerek Kudret'in hikayesini de öyle yarım bırakmış olduk. Leylan'a kavuştu mu yoksa diye hala düşünürüm.
“Dünyadaki varlığıma kendimce bir değer katmaya çalışıyorum. Hayatımın anlamını kendim yaratmaya çabalıyorum. ‘Yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz,’ demiş Nietzsche. ‘Anlamlı bir hayat zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir,’ diyor ayrıca. Bu daha çok kafama yatıyor benim.”(s.213)
Leylan aslında 2 farklı romandan oluşan bir kitap. Kudret, Kemo ve Süphan adlı Diyarbakırlı 3 arkadaşın 30’lu yaşların ortalarına kadar gelen yaşamlarını okuyoruz önce.Kudret’in Leylan’a olan saf ve temiz aşkı ( Kızın asıl adı Serap, Kürtçe Leylan ) çok güzel anlatılmış. İçinde bolca mizah da var, çok sevdim bu kısmı. Sonra, bu 3 arkadaş 30’lu yaşların ortalarına geliyorlar ve ortaokuldan arkadaşları olan Netice onları buluyor. Netice, meğer edebiyat okumuş, üniversitede hoca olmuş. Barış imzacılarından olduğu için üniversiten atılmış, memleketine dönmüş. Buradan sonra onun yazdığı Hayat Hep Yarımdır adlı roman başlıyor. Bu kısım ise son derece farklı. İçinde bilim kurgu da barındıran fakat gayet inandırıcı bir tarzda yazılmış. Çok fazla detaya girip tadını kaçırmak istemem. Bence kitabın tek eksiği ilk romana geri dönüş yapıp ondan sonra bitirmemiş olması. Buna rağmen iki ayrı roman da ( birisi sanki yarım kalmış gibi ) çok güzeller.
Bu hem onun üçüncü kitabı hem de benim ona ait olanlardan okuduğum üçüncüsü... İkincisine pek güzel övgüler düzmüştüm; lakin bu üçüncüsü var ya bu üçüncüsü... Ne demeli ki şimdi! Çok güzel desem; yetmez! Yürek dağlayıcı desem; söndürülemez! Olmuşsun artık be usta desem; kabul etmez! Bu öyle bir roman ki, anlatılamaz! Okumak gerek; dalıp derinlere, hissetmek, hüngür hüngür ağlayarak, içindeki yaşamı paylaşmak gerek! Sormak da gerek kendimize; tutsaklık hep kötü mü olacak diye! Çünkü burada, bir tutsaklığın yarattığı, yücelmiş bir zihnin haykırışı var! Tüm insanlığa ve doğaya...
Roman içinde bir roman Leylan..Zaman zaman uzun monologlara, tıbbi terimlere yer verse de son derece yalın ve akıcı bir dille kaleme alınmış, bir sayfa daha; bir sayfa daha dedirtecek kadar merak unsuru yüksek, yakın geçmişi konu edindiği için karakterlerle kolayca bağlar kurduran ve bence ileride çok değerlenecek bir ilk roman aynı zamanda..Teorik birkaç hatası -ki Demirtaş kitabın Teşekkür kısmında bu hataları kurguya uydurmak için yaptığını belirtiyor- ve ilk hikayenin yarım kalmışlığı dışında çok sevdim. Tabii her ne kadar burada bir yorum yapmasam da Devran’ın yeri bambaşka bende..Bir de son olarak Demirtaş, Leylan’ın yayımlayacağı son edebi metin olabileceğini yazmış ama umarım bu fikrini değiştirir, onun kaleminden okuyacağımız daha çok hikaye olduğuna eminim.
Selo başkan, yine temiz yüreğini kağıda döküp paylaşmış. Sonunda teşekkür ederken bile o sınır tanımayan alçak gönülluğü ile emin olamamış romandan. Olmuş başkan, olmuş, çok da güzel olmuş. Ellerine sağlık.
Ο Dermitas δεν είναι ο καλύτερος Τούρκος συγγραφέας, γιατί ούτε Τούρκος είναι ούτε συγγραφέας. Είναι ένας κουρδος πολιτικός φυλακισμένος από το καθεστώς Ερντογαν. Έπρεπε να βρίσκεται με τους δικούς του ανθρώπους, να μιλάει τη δική του γλώσσα, να γράφει ελεύθερος ποιήματα και εκ περιτροπής να πετάει και κανένα πολιτικό σχόλιο. Αφού όμως η ίδια του η ύπαρξη είναι μια πολιτική θέση, επωμίζεται όλη την αγριότητα προς το έθνος του. Και αυτό είναι που κάνει το συγκεκριμένο βιβλίο σημαντικό• ο άνθρωπος που το γράφει, οι συνθήκες στις οποίες γράφτηκε και τα στοιχεία της κουρδικής ταυτότητας των πρωταγωνιστών του.
Oldukça sıcak ve samimi bir üslup hakim. Birinci bölümde kinayeli söyleyişle oldukca hakim: Bu Demirtaş'ın espirili yönünün ağır bastığı bir anlatım. İkinci kitap kitap ise: Demirtaş'ın yazar yönünü ortaya koyduğu bir kitap. Her iki bölüm ayrı ayrı kitap olabilecek tat ve farklı usluplarda. İkisinin de ayrı tadı var. Başarılı bir roman.
Yine sıcacık öyküler, nefis ifadelerle, bu sefer bilim kurgu bir roman içinde hayatın anlamını sorguluyoruz. ———— Gerçekler herzaman doğru olmayabilir, doğrular da gerçek. Olayları kendimize göre eğip bükerek öznel gerçeğimizi yaratmada üstümüze yoktur. Zorla gözümüze sokulan yalanlar, riyakarlıklar, hırslar, mallar mülkler, hevesler hakikati görmemize engeldir.
Aşkın büyüsü imkansızlığındadır. Çaktırdın mı platonik aşk biter, ya ayrılık olur ya sıradan aşk. Gereksiz hiçbir şeyi görmezsiniz aşıkken. Gereksizler ayıklanınca sadece hakikat kalır gözlerinizin önünde.
Şevkinizin ya da ayağınızın kırılmasına benzemez onurunuzun kırılması.
Açken kılıcına davranmayanın aklına şaşarım (Ebuzer Gıffari). Hırsızlık yasadışı değildir, hırsızlık yaparken yakalanırsanız yasadışı olur.
Hayatınız, ortamın size yaptıklarından ibaret olunca, saf çocukluk halinizden geriye, yüzünüzde memur gülüşü, dudaklarınızda gammaz öpüşü kalır. Öptüğünüz yer kirlenir, güldüğünüzde herkes incinir.
Yoksuluz, gecelerimiz çok kısa, dört nala sevişmek lazım.
Hayatı itmene gerek yok, kendi kendine gidiyor zaten. Sen yetişmeye bak.
İnsanlar doğduklarında aptal değil, cahildir, gördükleri eğitimin etkisiyle aptallaşırlar.
Yaşamı hep kendimize, ölümü başkalarına yakın görürüz. Ölen her zaman başkasıdır. Oysa;
Hayat Hep Yarımdır:
Bazen kafamızdaki karmaşayı gidermeden yaşamaya devam edemeyiz; bazen gidersek bile devam edemeyiz. Hayat kafamızın içindeki midir, dışındaki mi, çoğu zaman bilemeyiz.
“Yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. Anlamlı bir hayat zorluklar içinde geçse de, son derece tatmin edici olabilir“(Nietzche). Varlığıma değer katmaya çalışıyor, hayatın anlamını kendim yaratmaya çabalıyorum.
Hayata anlam katmaya çalışırken bazen hayatın kendisini unutuyoruz. Anlamlı bir yaşam uğruna mücadele ederken yaşamın kendisini araçsallaştırıyoruz.
İnsanlığın binlerce yıllık zorlu mücadeleler ve ağır bedellerle biriktirdiği onur, şeref, haysiyet gibi manevi duygular ile eşitsizliğe, zulme, sömürüye, ayrımcılığa, savaşa karşı olmak anlamlı bir yaşamın en önemli referanslarıdır.
Spinoza “zihin ve beden ayrı şey değildir, tek ve bütündür” diyordu. Şimdi zihin bedenden ayrılıyor, modern felsefe çöküyor. Bütün insanlar teknoloji sayesinde zihin üzerinden birbirine bağlanabilecek imkanı yakalarsa, yeryüzünde giderek herşey tekleşecek.
Robotların artışı kapitalizmi büyütmüyor, krizi derinleştiriyor. Üretimde artı değer yaratacak tek şey emektir. Artı değer yoksa kar da yoktur, kar yoksa kapitalizm de yoktur.
Bir insanın mutlu olmasını istemek başka onu mutlu etmek başkadır. Özünde iyi bir insan olduğunu düşünüp insanların mutluluğunu istemek seni iyi insan değil, zararsız yapar. İnsanların mutluluğu için yapacak şeylerin var ve yapmıyorsan bu seni kötü insan yapar.
İyi insan olmanın temel kriteri başkalarının mutluluğuna açılan kapının anahtarını elinde tutmamaktır. Ya kimseye mutluluk vaad etmeyeceksin ya da anahtarı elinde tutmayacaksın. Özgürlüğü olmayanın mutluluğu olmaz, senin mutluluğun bana değil, sana bağlı olmalıdır.
Haz arama isteği sınırsızdır. Daha fazla haz için çiğneyemeyeceğin ilke ve kural yoktur.
Her yaşamın anlamı özgündür. Hiç bir anlam başkasının ki ile örtüşmez, yakın olabilir, ama aynı olamaz.
Öncülerin bazıları kolaylaştırıcı olmanın, rehber olmanın ötesine geçip, kendi anlamını, tamamlanmış örnek olarak dayatırlar. Böyleleri, kerameti kendinden menkul şekilde, sözüm ona, büyük uğraşlarla hayatın anlamını bulmuştur. Özgür düşüncenin ve ruhun ortadan kalktığı kritik anlardan biri, hazırdaki anlamı olduğu gibi benimsemektir.
Sevmek; ortak anlam yaratmak adına ilkesiz uzlaşmalarda bulunmak değildir. Hayatın anlamı ilkesiz buluşmalardan değil, amansız çatışmalardan ortaya çıkar.
"... Böyle konuşma Gulê, zaten ciğerim lime lime olmuş, şişe takılmış gibi közün üzerinde cızırdıyor..." (s.12)
"... Mamoste, heke em deriyê axur bidin xelkê wê hemû pezê me birevin biçin." (S.18)
"... Kudret! Kalk bakalım doğruca lavaboya, o 'kîr'i çıkarmadan da gelme!" (S.20)
"... Belki de Ermeniler hayatta kalmanın sırrını çözmüşlerdi: Öfkeni, acını sır gibi sakla!..." (S.22)
"... Aşk'ın Kürtçesi 'evîn'dir. Ve senin evin dünyadaki en güvenli yerindir." (S.27)
"... Bazen kaçamak bir bakışını yakalardım. Lokal anestezi etkisi yapardı, gözlerimde, dudaklarımda." (S.31)
"... Teşekkür eder gibi iki gözünü kapatıp açtı, gülümsedi. Ben de ' Lafı mı olur, ben sana ölürüm be' anlamında gözlerimi yana devirdim. Sonra o ' çabuk sıktır ol git, babam gelir şimdi' manasında gözlerini kocaman açtı. Ben de tek gözümü kırpıp ' Merak etme, yakalanmam' dedim. ..."(S.41)
"... Çaresizseniz, üstelik hem yoksul hem çaresizseniz, göze almayacağınız şey yoktur." (S.57)
Ceyla bu kitabı benle paylaştığında hızlı okuma kursu için bir kitap seçmemiz gerekiyordu. Ben de isteksiz de olsa kabul ettim; ne de olsa, benimsemeyerek bir eyi hızlı okumayı becerirsem, sevdiklerimi hayli hayli hızlı okuma becerisini elde edebilirdim. İçselleştirmekte zorlanacağım bir kitap olduğu önyargısını bir kenara koyarak çevrimiçi olarak günlük yarım saatlik dersimize koyulduk.
Henüz dersimizin ikinci haftasındayız ve ders bitmeden kitap bitti! Düzgün bir yazım dili, mizahı ve birbirinden bağımsız gözüken üç hikayesi ile, Leylan, ilerledikçe tümünün birleşeceği bir yere varacağı hissiyle beni sürükledi ve seans dışında da aldı, götürdü.
Platonik aşk ve mizah bir araya geldiğinde okumak gayet keyifli oluyormuş. Bilim kurguyu çağrıştıran son bölümde ise kendimi Inception filmine benzer bir senaryoda buldum. Karakterler, verilen subliminal mesajlar (sosyal ve felsefi) ve samimi bir anlatım dili ile güzel bir bütün oluşturmuş.
Politik olarak kafa karışıklığını bir yana koyarsak, ruhu ve kalemi iyiyi arayan meraklı bir insanın elinden çıktığı belli olan bir kitap. Tavsiye ediyorum.
Leylan'ı göğsümde ve gözlerimde bir ağırlıkla bitirdim. Aşkolsun Selo Başkan. Haaanım yakında olmasaydı, akıbetim başka olurdu.
Çok akıcı, kolay okunan bir roman olmuş. Öyle ki iki oturuşta bitirdim romanı.
Bir ilk romana göre büyük iş başarılmış. Okurken bazı cümlelerin, bazı kelimelerin kulağı tırmaladığı olmuyor değil ama romanın geneline yayılan bir anlatım sorunu görmedim. Romanın başlarında bu sorunu daha fazla olduğunu, gittikçe azaldığını göreceksiniz. Bunun yanında roman içinde roman ve hatta onun içinde başka bir deneme kurgusu çok başarılı oluşturulmuş. Yer yer beni zorlasa da çok zekice olduğunu düşünüyorum bu kurgunun.
Ben herhalde tekrar okuyamam bu romanı. Oğlum okusun isterim ama; aşk ile umut ile özgürlük hayalleri ile...
Demirtaş son kitabında, “insan ne için yaşar?” sorusunu hikayesinin merkezine yerleştirmiş. Demirtaş bu soruya yanıtlarını verirken, arka planda yaşanmış, henüz yazıl(a)mamış insanlık dramlarını da tarihe not düşüyor. Dipnot...
Selahattin Demirtaşın edebi yaratıcılığıyla ilgili hissettiklerimi Oya Baydar Demirtaşın ''Seher'' kitabı için kaleme almış: ''Demirtaş’ın hikâyelerini okuyunca, keşke halkına, ülkesine, dünyaya karşı duyduğu sorumluluk ağır basmasaydı da yazar olsaydı diye hayıflandım. Sonra, edebiyat-sanat damarımın bencilliğinden utandım: o zaman, edebiyat bir yazar kazanacak ama Türkiye Demirtaş kalibresinde bir siyasetçiden, geleceğin önemli bir liderinden, barış ve özgürlük umudundan yoksun kalacaktı''. En kısa zamanda özgürlüğünü görmek, ceza evinde kaldığı süreç boyunca kaleme aldığı eserlerinin imza günlerinde görüşmek ümidi ile..
Öyküden devam etmeli Demirtaş. Kitabın kurgusunda ciddi kopukluklar var. Konusu da çorba gibi. Kitabın ilk kısmı Devran'daki öyküler gibi cezbedici. Sonrasında iş çığrından çıkıyor, sadece kolay okunan bir kitaba dönüşüyor. Kitabın en sonundaki Huxley atıflı Bedirhan-Sema konuşması hatırına 2.5 puandan 3. Demirtaş'ın yeni öykü kitapları yazması dileğiyle. Roman yazmak üzerine biraz daha düşünmesi gerekiyor.
bir öykü derlemesi beklerken bambaşka bir roman çıktı Leylan ve ilk kez bir kitabi okurken ağladım. aslinda 3 farkli hikayenin bu kadar ustaca kurgulanmasi ve kronolojisinin basarisi bu kitaptan cok iyi bir senaryo cikacagina dair de umutlandirdi.
"Adı Feryat Mahir'di ve feryadın bütün dillerdeki karşılığı aynıydı. O gün hepinizin çocuklugunun son günüydü. Büyümüştük ertesi gün, oysa küçüldüğümüzden emindik."
Hayata anlam katmaya çalışırken hayatın kendisini yaşamayı unutuyoruz. Anlamlı bir yaşam uğruna mücadele ederken bazen işin öznesini yani yaşamın kendisini araçsallaştırıyoruz. Mutlu olmayı ya unutuyoruz ya da mutluluğu hayatın büyüsünü kutsiyetini bozacak olan gamsızlık olarak düşünüp olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz. Kronik mutsuzluklarımıza umarsızca çözüm arayıp duruyoruz sonra. Anlam ile mutluluğun bağını koparıp çırpına çırpına boğuluyoruz bunalımlarımızda.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Benim için kitabı bir yana yazarının kıymeti çok büyük. Demirtaş’ın bu düzene çokça itirazı var, kitapta da itirazlarını cömertçe dile getirmiş, beklendiği üzere. Parmaklıklar ardından duyduğum ve çok özlediğim bu mizahi sesi, edebi olarak çok objektif değerlendiremiyorum. Ne kadar yazarsa o kadar okuyacağım.
Çok keyifle okudum. Yazar kalıcı bir edebiyatçı olma yolunda. Tabi ki keşke koşulları farklı olsaydı. Benim bu kitaptan anladığım düşüncelerin tutsak edilemeyeceğidir. Görsem kendisini “yazmaya devam” derdim.
Diyarbakır’da, pencereler önünden de olsa, sevdiği kadın Leylan(Başak)’ı görebilmek için yanıp tutuşan Kudret(Selo)’in hikayesiyle başlayan roman (bkz: coğrafya kader), ikinci kısmında heyecanlı bir bilim kurguya evriliyor. Yine bu bölümdeki kahramanlarımız olan Sema ve Bedo da, Başak-Selo çiftiymiş gibi hissettim. Özgürlüğü yıllardır elinden alınmış olan Selahattin Demirtaş’ın hikayelerine de, romanına da, bestelerine de, çizdiği resimlere de, sanatsal üretimlerinin tümüne şapka çıkartıyorum. Belki romandaki yapay kasklarla birbirimize bağlı değiliz ama bilinçlerimiz her daim yan yana.
Bence birinci kitabi bitirmemis olmasi daha heyecan verici oldu. Kudret'in sonunda Leylan'ina kavusup kavusamadigini asla ogrenemeyiz. Arkadaslarin hayati duzelmis gibi oldu, gerisi artik bizim fantazimize kaldi😊. Ben ikinci kitabin biraz etkisi altinda kaldim; aglayarak bitirdim. Yani Demirtas yine daha onceki romanlarinda yaptigi gibi beni hem guldurup hem aglatip farkli duygulara suruklemeye basardi. Kendisini kutlarim, romanlarinin devamini sabirsizlikla beklerim...
This entire review has been hidden because of spoilers.