“Koğuşta yazdığım yazılarda kendi yaşamımı anlatmıştım, ama yalnız içimi dökmek, tutuklulukla savaşımda özbenliğimi yitirmemek için mi, yoksa özel durumumun dışında herkesçe okunup benimsenebilecek bir söz söylemek, bir bildiride bulunmak için mi? Kısacası bir yazın değeri var mıydı bu yazıların? Koğuşta bunu hiç düşünmedim, içimden geldiği gibi yazdım.”
12 Mart 1971. Hümanizim anlayışının Türkiye’de yaygınlaşmasına öncülük etmiş yazar ve çevirmen Azra Erhat, o dönem pek çok aydın gibi tutuklanır ve dört ay Maltepe Askeri Cezaevi’nde kalır. Yaşamöyküsünü kaleme almaya da o günlerde başlar. Yeğeni Gülleylâ’ya öyküler anlatır gibi yazdığı anılarında çocukluk ve ilkgençlik yılları vardır. Gülleylâ’ya Anılar, “En Hakiki Mürşit” adıyla ve dört bölüm olarak yayımlamayı planladığı anılarının ilkidir. Cezaevinden çıktıktan beş yıl sonra yazmayı sürdürdüğü yaşamöyküsünün “Koğuştan Sevgi’ye” adlı ikinci bölümünü tamamlayamadan aramızdan ayrılır Azra Erhat. Burada anlatılanlar, onun kırılmaz aydın duruşunun en canlı örneğidir.
4 Haziran 1915’te İstanbul-Şişli’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Belçika’da yaptı. 1939’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitirerek Klasik Filoloji Bölümünde asistan olarak göreve başladı. 1946’da doçent oldu. 1948’de aynı fakültedeki öğretim üyeleri Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes’le birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. 1949-1950 arasında Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde çalışti. Uluslararası Çalışma Örgütünde (ILO) kütüphanecilik yaptı.
İlk çevirileri Tercüme dergisinde çıktı. Sofokles, Aristofanes gibi yazarların eserlerini Türkçeye kazandırdı. Yeni Ufuklar dergisinin yazarlarından biri olan Erhat, bu dergi çevresinde gelişen hümanist anlayışın öncüleri arasında yer aldı. Batı uygarlığının kökenini ve Anadolu’ya dayandıran ve Anadolu kültürlerini bir bütün olarak gören Halikarnas Balıkçısı ile aynı görüşleri paylaştı ve aralarında derin bir yakınlık doğdu. Yine çok yakınındaki Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte çevirdiği Hesiodos’un Theogonia ve "İşler ve Günler" adlı yapıtlarıyla Hesiodos üzerine araştırmaları, 1977’de "Hesiodos, Eserleri ve Kaynakları" adıyla basıldı. Bu üç isim bir arada "Mavi Yolculuk" terimini Türk ve dünya literatürüne kazandırdılar.
Azra Erhat, kansere yakalandı. Londra'da tedavi gördü, ama sonuçsuz kaldı. 6 Eylül 1982'de 67 yaşındayken İstanbul’da vefat etti. İstanbul-Üsküdar Bülbüldere Mezarlığına defnedildi.
Atatürk'ü İlyada kahramanlarindan Hektor'a benzetmesinin bir dönem sebep olduğu tartışmalarla da gündeme gelmiştir.
Bir süredir erken cumhuriyete tanıklık edenlerin anılarını okuyorum ve okudukça görüyorum ki pek çok dünya klasiğini Türkçe'ye çeviren, tartışmalarıyla, yazıp çizdikleriyle, ürettikleriyle, şiirleriyle, öyküleriyle bir grup insan ne emeklerle bir zamanı var etmişler. Geçmişin peşine düşünce hem bugünkü sığ gündemden uzaklaşmak hem de memleketin bugüne uzanan sorunlarını sarih biçimde anlamak mümkün oluyor.
Azra Erhat bu kitabı 12 Mart'tan nasiplenen aydınlardan biri olarak, Maltepe Askeri Cezaevi'nde kadınlara ayrılmış T biçimindeki büyük barakasında yazmış. Yeğeni Gülleyla'ya yazılan bu mektupları kamuya açıp açmamakta epeyce kararsız kalmış ama nihayetinde bizimle buluşmuşturmaya karar vermiş. Yayımlanmadan evvel anıları okuyanlardan biri olan Şevket Süreyya Aydemir, Erhat'a kabaca "elâleme ne senin anılarından" demiş olsa da ve Azra Erhat bunu kafasında epeyce tartışmışsa da kendisinin edebiyat için söylediği gibi -... asıl tarihi yansıtan yazarlardır, şairlerdir, sanatçılardır. Edebiyat, tarihin en belirgin aynasıdır- tarihi, olayları anlamak, zamanın ruhunu koklayabilmek için anılar çok iyi bir araç.
Bu kitap bir insanın "olma hikayesi" olarak okunabilir. Hiçbir zaman tamam olmayacak hayatımızda çocuklukta ve ilk gençlikte dokunduklarımız, bize temas edenler ve içinden gectiğimiz tedrisat ne kadar hayati, ne kadar hassas. Erhat şanslı bir çocukluk yaşamış, klasik bir eğitim almış. Aldığı Batı klasik eğitiminin izlerini ise tatlı tatlı anılarını anlatırken görüyorsunuz. Erhat, anılarını yazıyor ama bir yandan da bir tartışma yürütüyor. Anlatma çabasına bir de anlama çabası ekleniyor. Bu bazen dikkati dağıtsa da kitabı kapattığınızda bir bütüne bakma ve tamamlanmışlık hissi geliyor. Keşke ömrü vefa etse imiş ve anıların devamı gelseymiş. Onları da okuması eminim çok keyifli olurdu.
*Bu arada 12 Mart demişken cezaevi günlerinde Azra Erhat; Sabahattin Eyyüboğlu, Vedat Günyol, Magdi Rufer, Tilda Kemal ile birlikte imiş. Dönemin aydın kıyımında bu isimlerin olduğunu bilmiyordum. Bu isimlerin onca acıya rağmen küsmeyip üretemeye devam etmesi ise göz yaşartıcı. Anılarıyla hep var olsunlar!
Kitaplarını severek okuduğum, insansever Azra Erhat üstattan bir anı kitabı. Kitabın sonunda yer alan "Yazılmayan Anılar" kısmında bu anıların başkalarında okunmaya, yayımlanmaya değer olup olmadıklarını sorgulamış Azra Erhat. Yazdıklarını okuyan dostu Şevket Süreyya Aydemir'in bu anıları yayınlatma konusunda olumsuz eleştirilerde bulunmuş, bu anıların okuyucuları ilgilendirip ilgilendirmeyeceği konusunda olumsuz bir tavır takınmış. Evet, belki bu anılar Şevket Süreyya'nın 'Suyu Arayan Adam'ını meydana getiren anıların aksine bir milletin kurtuluşu ve bir neslin hikayesiyle paralellik taşımıyor. Ancak eserlerini okuduğum, Anadolu sevgisine, imkansızlıklar içinde Anadolu uygarlıklarının eserlerini keşfetme azmine, kültür konusundaki çabalarına hayran olduğum Azra Erhat'ın yaşamı, beni ilgilendirdi bir okur olarak. Aldığı eğitim, gördüğü klasik Batı eğitime rağmen milletine olan sevgisinin nasıl geliştiğini öğrenmek beni mutlu etti. Yazarın sevenlerine ve Türkiye'de eğitimin, kültürün, hümanizmin nasıl geliştiğini, nasıl doğduğunu okumak isteyenlere öneririm.
Bir dostumun hediye ettiği ve iki gün içinde okuduğum bu kitap, Azra ERHAT’tan okuduğum ilk kitap oldu. Sıcacık ve içten dili sizi hemen sarıyor, su gibi akıp gidiyor sonrasında…
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatıyor Azra ERHAT, 12 Mart 1971 muhtırası sonrası tutuklandığı cezaevinde, yeğeni Gülleyla’ya seslenerek, bir mektup diliyle, ama bir mektubun çok ötesinde…
Viyana ve Brüksel’de geçen çocukluk ve gençlik yılları, özellikle Brüksel’deki lisede bir Türk öğrenci olarak çok başarılı olup dereceye girmesi, Almanca’yı, Fransızca’yı, Latin dillerini , Yunanca’yı lise çağında öğrenmesi, Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesinde hem öğrenci hem de çevirmen olarak okuması ve çalışması hem de tüm bunları 1920’lerin, 1930’ların genç bir Türk kızı olarak başarması, çok şaşırtıcı ve takdire şayan.
En çok da hümanist yönünü ve kitabın son bölümünde büyük Atatürk ile ilgili düşüncelerini beğendim. Özellikle kadınlarımızın bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum ve de tavsiye ediyorum…
Azra Erhat ile tanışmam bu kitap sayesinde oldu. Onun daima yaptığı her işi sorgular ve fayda arar halini çok iyi anladığımı düşünsem de iyi ki düşünmüş, taşınmış ve paylaşmış anılarını. Satır aralarından öğrendiklerim ve eriştiğim farkındalıklar bana kalsın, sadece Belçika ve Belçika kültürüne dair söyledikleri için bile okumaya değerdi benim için :) Cumhuriyetin kurucu değerlerine, onu sahiplenişine ve bu uğurda bir hayat geçirmesine sonsuz saygı duydum. Başta çalışkanlığından, dolayısıyla anılardan öğreneceğim çok ama çok şey varmış!
"Çok haksız yere tutukluyum.. Suç işlemek şöyle dursun, 56 yıllık ömrümü, insanlık ve özellikle Türkiye diye, yalnız içinde doğduğum için değil, bütün bilincim ve sevgimle, kendime yurt, biricik vatan olarak seçtiğim bir ülkenin kültür hizmetine vermiştim."
Umarım bana da böyle adanmışlık dolu cümleler kurmak nasip olur. (Yine de tutukluluk kısmının hariç olmasını dilerim. :))
azra erhat'ın türkçesine dalıp gideyim diye başlamıştım okumaya. üçüncü denememde bitirebildim çünkü anı okumak bir kumar. türkçesi çok güzel, akıp gidiyor ama anlattıkları tıkanıyor bazen. tutuklu olduğu sırada, yeğeni gülleylâ'ya hitaben mektup yazarcasına yazdığından "ben bunu niye okuyorum şimdi?" hissi geldi yine bazı yerlerde. belçika'ya gittiğinde belçika'nın coğrafyasını filan anlatmaya koyuldu örneğin. sonlarda da atatürk alıntılayıp durmuş sayfalarca, koca bir bölüm boyunca.
Yaşamının ilk 25 yılını yazmış Azra Erhat, bunu da tutuklu bulunduğu 4 ay içinde yazmış. Devam etmesini geciktiren ve nihayete erdiremeyen sebepler arasinda "ne amacı var ki bu anıların, ne değeri olabilir" düşüncelerinin yanında Şevket Süreyya'nin (ve benzerlerinin) "kime ne senin anilarindan" küstahlığı da var. Keşke okuyabilseydik yaşamının devamını, karakterlerle, olaylarla çok keyifli bir okumaya olacağına şüphem yok.
Tamamlanmamış bir anı kitabı... Osmanlı'nın Türkiye'ye dönüşmesi sürecini bir çocuğun, bir cumhuriyet aydının gözünden görmek, o yılları yaşamak gibi hissettiriyor.. Bir alıtı ile incelemeyi bitireceğim, "Bak Gülleyla, dil gerçeklerin yankısıdır, dilin belli sözcüklerle tanımlamadığı bir değer, bir kavram aslında yok demektir."
Azra Erhat'ın koğuşta geçirdiği 4 aylık sürede yeğeni Gülleyla'ya yazdığı çocukluk, ilkgençlik ve mesleğe adım attığı yılların anılarından oluşuyor bu güzel kitap. 20.yüzyıl başı Avrupa'sı, Cumhuriyet Türkiye'si, hiç bitmeyen bir öğrenim aşkı ve insan sevgisi görmek mümkün kitapta. Azra Erhat'ı okumaya devam edeceğim.
Azra’yı okumak her zaman büyük bir keyif, ciddi bir kültürel birikim benim için. Ayrıca yaşadığı ve benim de pek meraklı olduğum dönemi daha iyi anlamama vesile oluyor kitapları. Müteşekkirim kendisine ve anılarına.. “Mavi Anadolu”culara da selam olsun.💙