Türk edebiyatının en temel probleminin yazarların düşünür olmaması olduğunu düşünürüm hep. Üslup sahibi olmaya ya da hikâye anlatmaya harcanan çaba, anlamak için harcanmaz. Bunun tipik örneği Hasan Ali Toptaş'tır, kitaplarında bir derinlik yoktur, üslup vardır. İhsan Oktay Anar, yüz küsur yıl önce zaten eleştirisi yapılmış bir önermeyi ele alıp Amerika'yı yeniden keşfeder, kartondan karakterleriyle ne bu topraklarla ilgilenir, ne çağımızla, ne hayatla, ne de insanla. Oğuz Atay, en azından şimdilik sadece Tutunamayanlar'da diyelim, aynı dertten muzdariptir.
Bunun dışına çıkan tek örnek Orhan Pamuk'tur, yazdığı her satır için 20 sayfa yazsak az kalır. İnanmayan açsın okusun Jale Parla'nın kitabını, İletişim'den Yky'den çıkan derleme eserleri. Türkiyeli "nitelikli okurun" niteliksiz olduğunun en büyük kanıtı Pamuk'tur; onun değeri, derinliği kavranamamıştır genel olarak. Niteliksiz okur dediğimiz kitlenin durumundan bahsetmeye gerek yok zaten.
İşte bu yazar-düşünür kimliğinin hakkını veren bir yazarın da Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu görüyoruz bu kitapla. Zaten Pamuk'un da çok etkilendiği âşikar. Doğu-batı meselesinin, sıkışmışlığının önemini kavramış, milliyetçi sığlığa kaçmadan bu durumu incelemiş yazar. Bunu da bilhassa müzik üstünden yapmış: Hem Itri'den, hem de Debussy'den bahis açmış.
"Erenler, yanlış kapı çalıyorsun... demişti. Ötekiler sanat yapıyor. Biz sadece duadayız. Bilirsin, bazı tarikatlerde değil eser vermek, kabrinin üzerine adını yazdırmak bile iyi sayılmadı. İşte bu şarktı. Mümtaz’a göre hem şifasız hastalığımız, hem de tükenmez kudretimiz olan şark!"
Doğu-batı karmaşasının anlaşılmadan Türkiye sosyolojisinin de kavranılamayacağını düşünüyorum. Ahmet Hamdi'nin açtığı, Orhan Pamuk'un ilerlediği yol bizim belki de en önemli meselemiz. Bunu yalnızca seküler-mütedeyyin ayrımı yapmadan, Tanpınar'ın da Mümtaz'da dile getirip gösterdiği gibi, hem doğulu, hem batılı olmanın, iki ayrı düşünme biçiminin arasında sıkışmanın önemi büyük.
Kitapta bahsi geçen bir diğer mesele de ölüm, ki aslında romanın merkezi burada, ben bu romanı bir aşk romanı olarak değil, bir varoluş ve ölüm romanı olarak okudum. Bunu biraz açalım. Bundan sonrasında spoiler olabilir, demedi demeyin.
İhsan'ın ölümünü düşünen, bekleyen Mümtaz'ın hikâyesini okuyor ve kitap boyunca ölüm korkusunun hayattaki karşılıklarını görüyoruz. Ölümün yıkıcılığı karşısında yaşama inanan Mümtaz'ın ağbi dediği İhsan'a, çaresiz Macide'yi yalnızca yaşamın gücüne inanarak hayata döndürdüğünü aklımıza getirelim, ölümün yaklaşması, ölümün kaçınılmazlığı fikrinin Mümtaz'da güçlenmesine neden oluyor.
"Kendi ölümümüzle bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle insan temelinden yıkılıyor. O zaman ne yapacaksın?.. Mağlûbu atmağa razı mısın?.. Senin için söylemiyorum, fakat böyle düşünen, böyle düşündükleri için kendilerini kuvvetli bulan budalalar var. İşte Naziler... Halbuki insan doğduğu günden itibaren mağlûptur, şefkate muhtaçtır."
Ölümün, ölüm tecrübesinin, dünyadan ayrılan, toprağa gömülen insan tarafından değil, o kişinin yakınları tarafından yaşandığına vurgu yapılıyor ve biz bir anlamda "ölmekte olan" Mümtaz'ın kafasının içine giriyoruz. Nuran bölümünün her şey bittikten sonra anlatılması da böyle yorumlanabilir. Yani aslında, olan olayları Mümtaz'ın ölümü yaşadığı için çarpılmış hafızasından görüyoruz ve bu yüzden de ölüm her yerde: Kitapta sık sık görülen uzun tartışmalardan birinde, inanç ile ölüm korkusu arasındaki paralelliğe vurgu yapılıyor. Bu tartışmalardan birinde, sanatın ölüm korkusu ile ilişkisine de değiniliyor.
Hatta Mümtaz'ın Nuran ile yaşadığı aşkın da, Kara Kitap'ta esini-hayali-yaratıcılığı simgeleyen Rüya'nın varlığı gibi, hayatı ve yaşamı sembolize ettiği bir alternatif okuma yapabileceğimizi düşünüyorum. Mümtaz Nuran'a bakıp "Acaba genç olduğu için mi ona âşığım?" diye soruyor kendine. Onun Nuran'a bağlandığını, ona sahip olabilmek için her şeyi yapsa da en baştan beri Nuran'a sahip olamayacağını korkuyla bildiğini ve buna sık sık atıf yapıldığını, kaçınılmaz sonun gelişini kaygıyla izleyişini görürsek, Nuran bölümünün ardından Ölümü simgeleyen Suat'ın gelmesinin tesadüf olmadığını görebiliriz. Mümtaz'ın Nuran ile, hayat ile mücadelesi, yerini Suat ile, yani ölüm ile giriştiği mücadeleye bırakır. Suat'ın odanın ortasında tavandan sarkan bedeni, hayatın ortasına düşen, hayatı kaçıran, bütün saadeti engelleyen Ölüm'dür.
Suat'ın kitabın sonunda Mümtaz'ı kendisine çağırması da budur, hayatı kavrayamayan, elde edemeyen Mümtaz'ın ölüme yaklaşmasıdır. Ama Mümtaz daha zamanının olduğuna inanır ve Suat'ı reddeder. Buna paralel olarak da İhsan hayatî tehlikeyi atlatır. İkisi de bir süre daha yaşayacaktır, ama sadece bir süre.