Ölümle nasıl yüzleşiriz? Bu soru, hayati tehlike arz eden bazı kritik anlarda kendini özellikle dayatsa da aslında bizi hiç terk etmez, bütün varoluşumuzu sımsıkı sarmalar. Ne de olsa insan bir gün mutlaka öleceğini bilen şu tuhaf hayvan değil mi? Tüm canlılar temel bir zafiyet duygusunu paylaşırlar şüphesiz. Ancak yalnızca insan, varoluşun geçiciliğinin bilincinde olan canlıdır. İlelebet sürmeyeceğini, başlamak zorunda olduğu bu hayatın bir gün nihayete ereceğini bilir. Ölümü pekâlâ hızlandırıp yavaşlatabiliriz, intiharda olduğu gibi onu tahrik edebilir, ya da titiz bir bakım ve tedaviyle geciktirebiliriz. Ancak hiçbir zaman ölüp ölmeyeceğimizi seçemeyiz, aynen doğumumuzu seçmemiş olduğumuz gibi. Nasıl ki doğmuş olmak, her birimiz için pek çok belirlenimi ister istemez miras almak anlamına geliyorsa, gelmekte olan ölümümüzle de öyle yüzleşmeye mecburuz. Peki, dünyada var olmadığımızı hayal bile edemiyorsak, kendi ölümümüzle nasıl bir bağlantı kurabiliriz?
this is a great little book that made me think in a pretty different way about how to coexist with death and why I should try to incorporate it into my life. highly recommend! I read this for a graduate seminar in Metaphysics with Dr. Evan Thompson on Death and the Self.
"Hiçbir zaman ölüp ölmeyeceğimizi seçemeyiz, aynen doğup doğmayacağımızı seçemeyeceğimiz gibi."
"Din ve felsefe, hâlâ belli formlarda var olmakla birlikte, yetkilerinden arındırılmıştır. Doğum, hastalık ve ölüm gibi temel insani hadiseler ve bizzat insanın kendisi de tabii, doğa bilimlerinin sorgulanamaz otoritesine tabi kılınmıştır. Bunun doğal sonucu ise şu olmuştur: Bu hadiseler "nesnel" süreçlerden ibarettir, olumsaldır ve insandan bağımsız şekilde gözlemlenebilir. Ölüm, işte bu sayede insan hayatının reddedilemez olgusu olmaktan çıkmıştır artık."
"Hans Jonas, insan türü için daha iyi ve yaşanabilir bir dünya vaadiyle yükselmiş olan moern teknolojinin günümüzde artık bir tehdide dönüştüğü gerçeğini vurgular. Bu tehdit, sadece atom çağında tüm gezegenin fiziksel açıdan imha ihtimalini içermemekte, aynı zamanda insanın insanlığının imhası ve ahlâki ölümünü de ima etmektedir."
"Bazı canlı türlerindeki bireyler, amaçlarını gerçekleştirdiği anda sanki artık yaşamlarının uzamasının herhangi bir işlevi kalmamış gibi ölmektedir. İnsanlarda ise böyle bir durum kesinlikle söz konusu değil. İnsanlar üremeyi çoğunlukla varoluşun amacı olarak görmedikleri gibi, kendi varlıklarının tüm olanaklarını henüz tüketmedikleri hâlde ölmeye hazır hissedebilirler."
"Kan bağını değil, bilgiyi, eyleme biçimlerini ve tüm bunları mümkün kılan yaşam dünyasını aktarır ve miras alırız."
"Asıl önemli olan öbür dünyadaki ölümsüz yaşam değil bu dünyadaki kolektif belleğe bir şekilde tutunabilmektir."
"İntihar dürtüsü, gerçekliği karşısında tamamen iktidarsız olduğumuz kaçınılmaz bir yazgıyı sanki özgürce seçebileceğimize olan inançta yatar."
"Platon'a göre asıl mesele Montaigne'in de sonradan diyeceği gibi 'ölmeyi öğrenmek' değil, yaşamaya değer tek yaşam olan düşüncenin yaşamına ulaşmak için bu hayatta 'ölü olmak ve ölmeyle' meşgul olmaktır."
"Özgür insan ölümü aklının ucundan bile geçirmez. Çünkü bilgelik ölümü değil yaşamı düşünmektir."
"Endişeye karşı boş mücadeleleri bir kenara atmalı ve endişenin kendini neşeye bıraktığı o anı yakalamaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki böyle bir dönüşüm aynı anda hem içimizde hem dışımızda, fakat kendi kendine gerçekleşir. Bu dönüşümü ifade eden en iyi kelime, 13. ve 14. yüzyılların büyük Alman mistik düşünürü Meister Eckhart'ın kullanmış olduğu Gelassenheit kelimesidir. Gelassenheit, kendi amaçlarımız doğrultusunda kullandığımız şeylerin, onları bıraktığımız anda eski hâllerine geri dönmelerine 'müsaade etmek', yani kendimizi kendi egomuzdan kurtarmak demektir."
"'Kendin ol!' diyerek insanlığa seslenmişti Nietzsche Pindaros'tan ödünç aldığı bu buyrukla ve toprağın anlamını öğretmek istemişti onlara Zerdüşt'ün öğretileriyle. Heidegger de kendini bu çizgide konumlar ve varlığını dönüştürmeye, akıllı hayvandan ölümlü hayvana geçmeye insanlığı çağırır. Ölümlü olmak ölümsüzlük yanılsamalarına dur demektir, bedenlerimizde ikamet ederek toprak üzerinde hakikatle yaşamak demektir. Dolayısıyla ölümlü olmak sadece ölümle yüzleşmek ve onun gözünün içine bakabilmek değil, ölebilmek ve böylelikle ölümü insana yapışmış bir kusur yerine bir imkan olarak görebilmektir. Ancak bu sayede insana malum olur ki ölüm endişesi hiçbir biçimde yaşama sevinciyle uyumsuz değildir."
Sanırım başucu kitaplarımdan biri olacak bir kitap okudum. Şu cümle beni büyüledi; “ Felsefe okumaya başladığımda sorularımı cevaplamak için izlemem gereken yolun bu yol olduğunu hemen anladım. Sonra fark ettim ki felsefe cevapları vermiyor; daha ziyade, doğru şekilde sorgulama sanatı bahşediyor. Artık bir cevap bulma derdinde değilim, her halükarda düşünen bir varlık olarak kalmaya gayret ediyorum. Aslında aradığım şey tam olarak şu: İnsanın esas doğasını oluşturan şeyi icra edebilmek, yani düşünmek, bir başka deyişle, kendi bencil ihtiyaçlarımıza alet etmeden varlığı anlamaya çalışmak.”
Kitabı okurken Spinoza, platon, Nietzsche, Heidegger, Marx ve diğer adını sayamadığım düşünür size eşlik ediyor. Ölümle nasıl yüzleşiriz sorusunu soran güzel bir kitap.
“Doğum ve ölüm varoluşun dış sınırlarını tayin eden hadiseler değil varolmanın temel boyutlarıdır.”
" Hiçbirimiz doğumumuzla eşzamanlı değilizdir çünkü doğum, isteğimiz dışında gerçekleşmiş, asla mevcut olmayan ve dolayısıyla asla hatırlanamayacak olan mutlak bir geçmişi imler. Aynı şekilde ölüm de deneyimleyemeyeceğimiz fakat bir gün mutlaka olacak olan bir hadisedir zira o geldiğinde, ondan kaçamayacağımızı bilmemize rağmen, onu karşılayabilecek bir ben olmayacaktır. Hiç doğmamış olmayı hayal dahi edemiyor oluşumuzun doğumumuza dair bir şeyleri hep anlaşılmaz kılması gibi, aklımız da ölüm karşısında, yani kendi varlığımızın sırra kadem basması karşısında, çaresizdir. Dolayısıyla doğum ve ölüm varoluşun dış sınırlarını tayin eden hadiseler değil, var olmanın temel boyutlarıdır." (s.7)
This entire review has been hidden because of spoilers.
Meh. Not poor, but bloodless and thin. The phenomenologist Dastur writes about death as if she has never experienced it as a historic or personal phenomenon.