Çulluk, öncelikle Münevver ile Murat Çavuş arasında yaşanan bir aşk öyküsüdür, ancak edebiyatımızın değerli aşk öykülerinden ve romanlarından çok daha farklı bir yerde durmasının nedeni ilk işçi romanı olmasıdır. Üstelik sadece erkeklerin üstüne kurulu bir öykü de değildir. 1928 yılında, kadınların öğretmenlik, hemşirelik ya da ev işçiliği gibi ‘‘kadına yaraşır’’ dünyalarda anlatıldığı bir zamanda Münevver, ‘‘erkek’’ ortamında çalışan bir fabrika işçisidir. Geçim sıkıntısı, fabrikanın acımasız dünyası, hak mücadelesi ilk kez edebiyatımızda kendine yer açarken, bir kadın da yaşamının yükünü ve sorumluluğunu modern anlamda sırtlamış emekçidir artık. Bu nedenle edebiyat tarihimizin dönüm noktalarından biridir Çulluk. Okudukça, yeni kurulmuş Cumhuriyet’in ivme kazandırdığı kentleşme, sanayileşmenin yarattığı işçi sınıfının erken günleri hakkında da çok şeyler söyler bize. Ama en çok da kadının bu yeni Cumhuriyet’te değişmekte olan rolünü anlatır bize.
1895 yılında İstanbul'da doğan Mahmut Yesari, 16 Ağustos 1945'te öldüğünde arkasında en az yirmi beş roman, yüzlerce hikâye, elliden fazla oyun bıraktı. Geçimini kalemiyle sağladı; otuz yılı aşkın çalışması, İstanbul'da, Yakacık Sanatoryumu'nda veremle bitti. Yazar Afif Yesari'nin de babasıdır. Romancılıktaki şöhretini ilkin Çoban Yıldızı (1925) ile sağlayan Yesari, romanlarında toplumsal sorunlara, hayat sahnelerini açık dille ve ustalıkla yansıtarak eğildi.
müthiş bir fabrika ve işçi romanı olarak başlayan çulluk niye yarıdan sonra karmakarışık bir köy romanına dönüştü vallahi anlamadım. istanbul’u, cibali tütün fabrikasını, fakir fukaralığı, meyhaneleri anlattığı bölümlerin dili, anlatımı öyle lezzetli ki... mahir kullanılan argodan başı dönüyor insanın. yani murat’ı zaten pek tanıyamıyoruz bir de durup dururken köylü güzeli esma takıntısı çıkıyor ve o bitirim murat’ın köy günleri başlıyor. köylünün kurnazlığını filan yine iyi anlatmış ama nerde istanbul nerde burası yani... sanki yesari hayri’den, münevver’den sıkılıyor, hop rotayı başka yere çeviriyor. murat’a kıyamıyor ama onu çok sevdiği belli :) anlamsız bir aşka yelken açtırıp son sayfada iki mektupla romanı toparlayıp bitiriyor. yazık olmuş ilk bölüme. ama canı sağ olsun yine de müthiş yazmış o kısmı.
Cibali tütün fabrikasında başlayan Çulluk'un, Türk edebiyatında işçi konularına değinen ilk eser olması bakımından önemi büyüktür. Harf devriminden önce yazılması nedeniyle Osmanlıca yazılan kitap Latin harfleriyle ilk defa 68 yıl sonra M. Sabri Koz'un çevrimyazısıyla 1995 yılında basılıyor ve Latin harfleriyle ilk ve tek baskısı bu oluyor. 1926'da yürürlüğe giren Türk Kanunu Medenisi'nin de izlerini taşıyan kitap başkarakteri Murat Çavuş'un çevresindeki kişilerle olan mikro ve makro ilişkileri üzerine şekilleniyor. Dönemin insanlarının davranışları hakkında ipuçları veren Yesari, Tipi Dindi kitabındaki gibi yine acı bir sonla Çulluk'u nihayete erdiriyor.
Kitabın ilk bölümü İstanbul’da tütün fabrikasında çalışan işçilerin hayatına odaklanıyor. Son derece sürükleyici bir anlatım, iyi bir kurgu, pırıl pırıl bir dil ve (Yesari’nin adeti olduğu üzere) Rumcanın yerinde ve doğru kullanımı.. Fakat ikinci bölümde kahramanın köyüne dönmesiyle birlikte kitap biraz yalpalıyor sanki. Yine de kötü diyemem ama ilk bölümün tadı damağımda kaldı. Emin de olamıyorum, belki de taşranın durağanlığını aktarmak için özellikle bu tekleyen anlatımı seçmiştir yazar, kimbilir?
Aynı “Bir Namus Meselesi”nde olduğu gibi, dönemin yaşayışına dair verdiği ayrıntılar insanı bambaşka bir dünyaya götürüyor. Didaktiklik desen hiç yok, hayatın tam içinden bir takım olaylar. Çok seviyorum Mahmut Yesari’yi!
Tanıtımında işçi romanı yazıyordu. Bence bir kitabın işçi romanı olması için fabrikada geçmesi yeterli değil. O yüzden bir işçi romanı diyemem bu kitaba. Ama anlatımı oldukça akıcı. Elimden bırakmak istemedim. Ayrıca arka planda dönemin yaşam tarzını çok güzel işlemiş... En kısa sürede üçlemenin diğer kitaplarını da okuyacağım.
#23 Kasımpaşa tersanesi işçileri toplumsal savaşım tarihimizin ilk grevini 1872'de yaparlar. Ne var ki romanlarımızda işçilerden söz açılması için 1927 yılını beklemek gerekecektir. Mahmut Yesari Çulluk'u 1927'de yayımlar. İlk grevden tam 55 yıl sonra.
Çulluk'u yazabilmek için Mahmut Yesari'nin tütün fabrikasında 'bir hafta çalıştığını' biliyoruz. Bir hafta içinde ne öğrenilebilir? ... İşçilerin 'iç dünyaları'nı tanımayan Mahmut Yesari 'işçi' diye iki 'kabadayı'yı anlatıyor... Mahmut Yesari de bütün 'tefrika' romancıları gibi sözü uzatıyor... dönemine göre oldukça 'ilerici' düşünceleri var. Türkçesi, temiz bir Türkçe... Bu önemin yazınsal açıdan değil, edebiyat tarihi açısından olduğunu eklemeye gerek yok.
Hayatı, sokağı, taşrayı, kenti ve tabi insanları iyi tanıyan Mahmut Yesari kitabın her bir satırında ne kadar iyi bir gözlemci olduğunu gösteriyor. Özelikle tütün fabrikasında geçen bölümler şahaneydi. Hatta bu bölümlerde sık sık Suat Derviş'i ve Bu Roman Olan Şeylerin Romandır'ı andım. Derviş bu kitapta fabrikaları, çarkların insanları nasıl yediğini muhteşem anlatır. Yesari'de bu kadar keskin bir anlatım yok ama dönemi ve çalışma koşullarını satırlardan takip etmek mümkün.
Bu arada Yesari taşrayı da ve küçük kurnazlıkları da iyi tanıyormuş. Okurken hiç yabancılık çektirmedi. Bir de ben genel yorumların aksine fabrikadan taşraya geçişte sorun yaşamadım. Akışı bozmadan kentte taşraya geçti ama o bölümler biraz hızlı yazılmış ve kitabın sonu da aceleye gelmiş gibi. Böylesine yüksek başlayan bir kitaba, o fabrika bölümlerinin doygunluğuna pek olmadı o bitiş. Olsun canı sağ olsun:)
Bahsi geçen zamanın hem şehir hem de köyün günlük yaşamlarını, dönemin olağan ferdi meselelerini ziyadesiyle muntazam bir şekilde aktarıyor. İstanbul'da geçen kısım ile Murat'ın köyüne dönüş sürecine kadar ki süreç gerçekten iyi kurgulanmış. Lakin nihayetlendirmeye doğru olan kısımlar, evvel ki olaylarla daha bağdaştırılabilir ve iyi kurgulanabilirdi.
Bol güneş!..Bol hava!.. Kuru, bayat ekmek için; gençliğini, taravetini, sıhhatini, hulasa bütün hayati varlığını veren fakir insanlara, bol gıda tavsiye etmek, mahrumiyet acılarına yeni bir elem katacak bir işkence değil miydi? s.98
Ne yazık ki talihsiz bir şekilde başarısız bulduğum bir eser. Talihsiz deme sebebim hikaye ve mesajları dolayısıyla iyi bir seçim yapılmasına rağmen okuyucuya aktarma konusunda çok başarısız buldum.
Konu çok dağınık bir şekilde ele alınmış ve karakterler tam oturmamış. İki bölümden oluşuyor ve ikisi arasındaki bağ çok zayıf. Sanırım bu sebeple de dağınık hissi veriyor. Murat Çavuş’un Esma takıntısı ve sonrasındaki hamleleri hele çok havada kalmış. Altı boş olaylar yaşanıyor ve tuhaf bir son.
Mahmut Yesari’nin romanı (1927) • Olay İstanbul’da Cibali reji (tütün) fabrikasında başlar. Tütün işçisi Murat, aynı fabrikada çalışan Münevver’e ilgi duyuyor, onu belki de seviyordu. Murat bir gün haklı olduğu bir kavga sonunda fabrikadan çıkarıldı, babasının çağrısına uyarak köyüne gitti. Dönüşü uzayınca isteyenleri çoğalan Münevver’i bir başka işçiyle evlendirdiler. Murat da köyde evlendirilecekti, ama çocukluğundan beri nişanlısı Esma’yı artık ona vermiyorlardı. Murat, Münevver’den de Esma’ya benzediği için hoşlanmıştı. Murat Esma’yı kaçırdı; silâhlılar peşine düştüler, kız nefes darlığı çekiyordu, bu heyecan ve yorgunluğa dayanamayarak, tenha bir yerde attan indikleri sırada Murad’ın kollarında can verdi. Su çulluklan da yakalanınca böyle sessiz, onurlu ölürlerdi. Murat ayağından ve omuzundan yaralanmıştı, iyileştikten sonra aa anılarla gene İstanbul’a döndü. (Zahir Güvemli, Türk Romanları, 1954) • Roman, Orhan Kemal’den çok önce, fabrika işçilerinin çalışma biçimlerini göstermesiyle de ayrı bir önem taşıyor.