Vedat Türkali, 5 yıl aradan sonra yazdığı bu romanında Türkiye'nin 70'li yıllarına ayna tutuyor. Üniversiteli, sol görüşlü bir gencin gözünden Türk siyasi tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinin geniş bir panoramasını çizerken, barınamadığı bir toplum içinde yolunu çizemeyen Muhsin'in tutkulu aşkını da zor günlerin öyküsüne katıyor. Kökleri o yıllara dayanan ve ağırlığını günümüzde çokça hissettiren toplumsal ve siyasal gelişmeler, sağ-sol çatışmaları, toplumsal güç olarak din ve sendikalaşmalar gibi konuların ve olayların sağlam bir fon oluşturduğu roman, 12 Eylül Darbesi'ne doğru giderken, kahramanlarının hayatları üzerinden farklı bir bakış açısı getiriyor.
"Doğru söylemiyordu. Sözünü etmişti ya, ev mev aramamıştı. İçinden gelmiyordu aramak. Daracık çatı katında onu bırakmayan bir şey vardı sanki! Reyhan'la bölüştüğü mutlulukların o dağınık odaya sinmiş anıları mıydı? Olabilirdi, niye olmasındı!.. Devrimcilik savıyla diretmişti Reyhan'a! Devrimcilik adına ne yapıyordu peki? Hiç! Gizli örgüt bağı yoktu. Olmasını istememişlerdi… Kanlı olaylar, aylar boyu, beklentilerin de ötesinde, çeşitli illerde öylesine sıralanmaya başlamıştı ki, bu sağlıksız ortamda tek başına, neyi, nasıl düşünüp nasıl davranacağını bilmek başlı başına sorundu. Yapanı bilinmeyen tek kişilik cinayetlerle topluca saldırılar iyice sarıyordu ülkeyi."
1919 yılında Samsun’da doğan Vedat Türkali, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde tamamladı. Maltepe ve Kuleli askeri liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951’de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı. Vedat Türkali 1944-1950 yılları arasındaki ağır baskı döneminde devrimci sanat çevrelerinde elden ele gizlice dolaştırılan şiirleriyle, özellikle “İstanbul” şiiri ile tanındı. Şiir uğraşını hapishane yıllarında da sürdürdü. 1958 yılında tahliye olduktan sonra sinema alanında çalıştı. 40’ın üzerinde senaryo yazdı ve üç filmin yönetmenliğini yaptı. Yazdığı dört tiyatro oyunu, ulusal gelenek ve değerlere dayanan özgün, öncü nitelikler taşır. Türkülerle işlenmiş epik yapıdaki 141. Basamak, 1970’de Ankara’da sergilendi. Aynı özellikteki Bu Ölü Kalkacak, 1976 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda sergilenirken yasaklandı. Dallar Yeşil Olmalı, 1985’te yayımlandı. Yazdığı son tiyatro oyunu olan Şeytanın Kaşık Oyunları (2000) deprem konusunu işlemektedir. Vedat Türkali’nin ilk romanı Bir Gün Tek Başına, 1974 yılında yayımlandı. Aydınlar arası hesaplaşmaya dayanan umutsuz bir aşk romanı niteliğindeki ikinci romanı Mavi Karanlık 1983 tarihini taşır. Üçüncü romanı Yeşilçam Dedikleri Türkiye Türk romanında bir dönüm noktası olarak anılmaktadır. 1990’da yayımlanan Tek Kişilik Ölüm, gerçek kişilere ve gerçek olaylara dayalı bir dönem romanıdır. Takip eden on yıl boyunca Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi niteliğindeki, İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği Güven adlı iki ciltlik romanını kaleme aldı; roman 2005’te yayımlandı. 2004 yılında yayımlanan Kayıp Romanlar adlı romanı ise 90’lı yıllar Türkiye’sini, siyasi sürgünden ülkesine dönen emekli bir doktorun gözünden anlatır. Yalancı Tanıklar Kahvesi (2009), 12 Eylül’e giden süreçte geçer. 2014’te Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Bitti Bitti Bitmedi adlı romanında ise Türkiye’nin tartışmalı konularından olan Ermeni meselesini mercek altına almıştır. Vedat Türkali’nin düzyazıları, söyleşileri, savunmaları Tüm Yazıları Konuşmaları adı altında, 2001 ve 2014’te iki ayrı cilt halinde yayımlandı. Yazarın Kürt sorunu ile ilgili yazıları da Özgürlük İçin Kürt Yazıları adı altında, 2002 ve 2014’te yine iki ayrı cilt halinde yayımlanmıştır. Vedat Türkali’nin, çocukluğundan tutuklanma sürecine kadarki yaşamından kesitler içeren, Komünist (2001) adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır.
Edebiyatın neredeyse bütün alanlarında ürenler veren Vedat Türakli, 29 Ağustos 2016’da hayatını kaybetti.
Bu kitap 12 Eylül öncesi dönemi, yani 1979-80 yıllarını, Ankara’da felsefe okuyan bir üniversite öğrencisinin, Muhsin’in gözünden anlatıyor. Muhsin Ege’li bir ağanın tek oğlu. Ankara’ya geldiğinde sol çevrelerle ilişkisi oluyor. Bir süre hapiste yatıp çıkıyor. En sevdiği arkadaşı Salih sendikal çalışmalarda bulunurken kurulan bir pusu ile öldürülüyor. O sırada Muhsin’de yanında. Korkup kaçtığı için kendisini hiç affetmiyor. Muhsin zayıf kişilikli, sorumluluk almaktan kaçan, ne yapacağına, nasıl yapacağına bir türlü karar veremeyen bir karakter. Baba parasıyla solculuk yapmaktan utanan ama kendi yağıyla kavrulmayı da bir türlü başaramayan biri. Vedat Türkali’nin “Bir gün tek başına” kitabının baş karakteri Kenan’da böyle zayıf kişilikli biriydi. Okuduğum iki kitabın da erkek kahramanlar ne kadar zayıf kişilikli ise kadın kahramanları da o kadar kararlı ve güçlü. Kitap zaman zaman roman olmaktan çıkıp bir tarih anlatısına dönüşüyor. O yıllarda 14-15 yaşında bir çocuk olarak yaşadığım pek çok olayı tekrar anımsadım. Kitapta solcuların dine yaklaşımı ve bu konuda halktan uzak olmaları ile ilgili uzun bir bölüm var. Oldukça ilginç. Yazarın bu konuda okuyucuya vermek istediği mesaj ortada kalmış bence. Bir Gün Tek Başına’yı 30 yıl arayla okuyup aynı tadı almıştım. Fakat bu kitabı bir kez daha okumayı düşünmüyorum.
“Anahtarları çıkarmış arabanın kapısına yönelmişti ki arkalarında tabanca patladı birden. İkinci kurşun kulağının dibinden geçmiş gibiydi Muhsin’in. Güdüsel bir ürküyle fırlayıp arabaların geçtiği ışıklı anayola doğru koşmaya başladı. Yola vardığında soluk soluğa durdu birden. Köşeyi siper edip loş sokağa baktı. Ta uzakta koşan bir adam, elektrik direğinin yanından köşeyi dönüp kaybolmuştu. Şaşkın kaldı birden. Sen de kaçtın! Ürküye kapılmış yabanıl hayvan gibi hem de! Ne yapacaktım peki? Salih de yoktu görünürlerde. Sağlı sollu evlerden çoğunun ışıkları söndürülüyordu. İçindeki ürpertiyi bastırmaya çalışarak dönüp yeniden girdi sokağa. Evler önünde dizili duran arabaları siper ederek kıyıdan kendi arabalarına doğru yürümeye başladı. Sağlı sollu evlerden ürkek sesler geliyordu. Bir bahçeye mi atladı bu oğlan?
Türkali'nin mavi karanlık ve bir gün tek başına romanlarında hem hikaye hem de anlatımdan öyle etkilenmiştim ki, gözlerim dolu dolu kapatmıştım kapaklarını. Dolayısıyla bu romana da aynı beklentiyle başladım. Ancak ancak klişelerde bulduğum Vedat Türkali anlatımı dışında maalesef hiçbir şekilde hikayeye "yakalanamadım, ait olamadım"...
Bahsettiğim iki romanda da son derece derinlikli çözümlemelerle anlatılmış karakterler vardı. Ancak bu roman bunun tam tersi istikamete koşarak gitmiş gibiydi. Karakterler sanki sadece isimleriyle vardı ve öyle yüzeysel bir yerde kalmıştı ki anlatımları bende hayal kırıklığı yarattı. Ana karakter muhsin bile ne vardı diyebilirim ne de yoktu. Tüm karakterler birer gölge gibi geldi ve geçti...
Hikaye zaten bildik bir yerden çıktı, yürüdü ve yine beklediğimiz bir yere vardı. Orada da olmadı. Bilindik olanın samimiyetini bile bulamadığım, kekre bir okuma deneyimiydi... Okumasam da olurmuş gibi...
Vedat Türkali'den yine lapacı, çok konuşup konuşup gezdiği idealleri doğrultusunda pek bir iş yapmayan, inandığı gibi yaşamaya iradesi olmayan, hayatına yön veren temel güdü cinsel arzuları olduğu halde, nedense kadınlar tarafından hak ettiğinden çok fazla sevilen, öğrencilikle falan da aslında işi de olmayan komünist öğrenci tiplemesiyle daha karşı karşıyayız: Muhsin. Türkali'nin Muhsin ve benzeri tipleri devlet ve faşist çetelerin gadrine uğramasalar, zerre sempatik tipler değiller, ama işte uğradıkları işkenceler, sokak ortasında vurulup öldürülmeleri var...
Bu kez olaylar 71 darbesi ertesi başlıyor, 80 darbesiyle son buluyor. Çok da çarpıcı ve Muhsin'in günahlarını bi parça affettiren bir sonla bitiyor.
Yine Vedat Türkali romanı klasiği olarak kahramanın kafasında kendisinin iyi ve kötü yanları sürekli ona düşünce ve edimlerini sorgulatma halinde.
Yine Türkali klasiği olarak, cinselliklerini yaşamaktan çekinmeyen güçlü kadın tiplemeleri var ve o kadınların yaşadıkları toplumda dikbaşlılıklarının maliyeti çekilerini de yazar hissettiriyor. Ha, bu Muhsin gibi adamlar için bunca çekiye girmemek gerektiğini de! Yine en iyisini Reyhan yaptı... Neyse spoiler vermeyeyim.
Vedat Türkali'nin romanlarının alt zeminini oluşturan TKP ve Türkiye tarihini Türkali'nin karakterlere uzun uzadıya anlattırmasına aşinayız, ama bu romanda artık direkt indoktrinasyona girmiş yazar.
Türkali romanıyla birlikte aynı anda Hikmet Kıvılcımlı okur gibi oluyoruz. Romanı siyasi fikirlerini yayma aracı olarak kullanması açısından Vedat Türkali Kemal Tahir'e benziyor. O da uzun uzadıya kahramanlarına Asya Tipi Üretim tarzını falan anlattırır. Bana dozu bazen bi hayli fazla geliyor. Hikmet Kıvılcımlı okumak istesem onu okurum, neden Nedim Hoca'nı ağzından dinleyeyim?
Romandan bütün bu indoktrinasyon bölümlerini çıkartsanız roman kurgusu yarıya iner ve şahsen öylesini tercih ederdim. Kafaya dan dan vura vura roman okurunu "bilinçlendirme" çabasını kibirli buluyor ve roman akışını bozduğunu düşünüyorum. Kurguya yoğunlaşsa aslında Türkali sağlam bir kurgu yazarı ve gerçekçi karakter betimlemesinde çok başarılı. Ne yazık ki caaanınım kurguyu uzuuuun mesaj kaygılarına kurban ediyor. Bu roman da onlardan biri.
12 Mart sonrasını, değişen koşulları ve bu ortamda sürüklenen insanları çok güzel resmetmiş. Sürekli anlatılan ideal devrimci dışında artık hareketin biraz dışında kalmış, ne yapacağını bilemeyen Muhsin profili de çok başarılı. Belki Muhsin'e sinir olup yargılayarak okuyorsunuz ama bu da zaten Türkali'nin karakteri yaratmadaki başarısından geliyor
"Halk uyuyor. Ekmeği çalışanlar uyuyor. Tek umudu Allah'ta! O yolu da dinli, dinsiz eşkıyalar tutmuş! Uyutanlar da onlar. Halkı koyun etmişler! Çobanlar kurtların ortağı. Köpekler kuduz! Ne halt etsin bu halk?"
Tüm kitap bu seyirde olsaydı kesinlikle çok daha iyi bir eser çıkardı ortaya. Evet, eserin özü bu. En azından ana fikir olarak verilmek istenen bu olsa gerek. Ancak neyin ana fikri? Eserin içine olması gerektiği gibi yayılamadığını düşünüyorum. 80 darbesini hazırlayan etkenlerin anlatılmak istendiği bir eser için oluşturulan karakterler genel olarak çok itici geldi bana. Muhsin, kendi kişisel devrimini yapıp otokontrolünü sağlayamayan, davranışlarıyla kapitalist fikren devrimci bir ana karakter. Muhsin'in seks hayatı hikayede epeyce yer tutuyor gereksiz yere. Hele öyle karakterler vardı ki neden oluşturulma gereği duyulduğunu pek anlayamadım. Neyse, gerçekten çok daha fazla şey beklemiştim bu kitaptan. Özellikle de o son, of!
400 sayfalık kitabı cep kitap yapmak kimin fikriyse kendisini kınıyorum. kitabı okumak fiziksel açıdan zor, neyse ki vedat bey turkuvaz'ı bırakıp everest'e geçti. bundan sonraki baskılar daha düzgün olacaktır. birkaç bariz yazım hatası vardı kimden kaynaklanıyor bilemiyorum ama vedat beye yakışmıyor tabii. kapak tasarımı da nasıl rezil, neyse biz içeriğe bakalım.
yazarın önceki kitaplarının atmosferi bu kitapta da aynı şekilde devam ediyor. 1980 darbesi öncesi anadolu, ankara, istanbul'da olup bitenleri birkaç insan üzerinden anlatmış üçüncü biri olarak. aralarda kitabın ana karakterinin kendi kendine konuşmaları var onları çok beğendim. hatta daha sonra birkaç hayali konuşma da ekleniyor bunlara, baya hoş.
tanrı kelimesi kitapta inanılmaz sakil durmuş. çünkü türkiye'de kimse "tanrı belasını versin" demez, inanmıyor bile olsa allah der bela okurken vs. bu yüzden ne karakterlerin ağzına ne de yazarın ağzına oturmamış bu kelime, ve beni de okurken rahatsız etti, zorlama olmuş bariz olarak.
kitabın 2009'da basılmış olması kitabın 2000li yıllarda yazıldığını düşündürdü bana. kitap 80 yılında geçiyor ve ülkenin siyasi durumuyla ilgili geleceğe dönük porjeksiyonlar yapılmış ama 2000li yıllarda yazıldığını düşünürsek o projeksiyon olmuyor da sanki, şu anda neler yaşandı/yaşanıyor ona göre yazalım gibi bir etkisi olmuş. ya da bana öyle geldi bilemiyorum.
Vedat Türkali külliyatını 60'lardan beri zihni olarak takip ederseniz geldiğimiz noktada ülkede 60 senede değişen tek şeyin faşizmin galip geldigi, solun kaybolduğu, neo liberalizm adı altında söylense bile dinbazların bu ülkeyi 1950'den beri yiyip durduğu. Çok acı.
80 darbesine giden süreci iyi işleyen, dönem hakkında fikir veren ve derinlikli sayılabilecek karakterlere sahip bir kitap. Yer yer sürprizli, yer yer tahmin edilebilir. Aynı hayatın kendisi gibi..
Cinselliği, mizahı, çelişkili baş kahramanı, sonunu okuyucuya bırakması, hatta ve hatta okuyucunun ortası sandığı yerde hikayenin bitmesi ile akıcı bir Vedat Türkali kitabı.
Baslarda biraz durgun olsa ve cok olumlu bir izlenim vermese de ilerledikce ilginclesen, hem kisileri hem hikayesi cok canli bir hal alan bir kitap. Bir noktadan sonra elimden birakamadim. 70'lerin sonlarinda ilerici ama ne yapacagini tam bilemeyen bir gencin hikayesi... Bir yandan koklerini ve toplumunu sorgulayan, bir yandan tehlikeler atlatan ve kanli olaylar yasayan, bir yandan ne yapacagini/yapmasi gerektigini bilememenin verdigi istirapla kivranan, ama bir yandan da hayatin basit guzellikleriyle mutlu da olabilen (ve gonul eglendirmeleri bazen alay/elestiri konusu bile olan) bir gencin hikayesi. Vedat Turkali akilda kalacak karakterler yaratmis yine, ozellikle Nedim hoca hem kisiligiyle hemde yorumlariyla akilda kalacak biri ('Guven'deki kadar guclu ve sarsici karakterler olmasa da yine de guclu). Zevkle ve hizla okunan bir roman.
Merak ettiğim bir dönemin duygularını, düşüncelerini ve tarihini k��smen de olsa öğrenmiş oldum.... Özellikle 250-255.nci sayfalardaki Felsefe Hocasının yarumları kemiklerime işledi