“Yürümeye devam ediyor. Hava eskisi kadar soğuk değil, yakında bahar gelecek, ardından yaz, dünya dönmeye devam edecek. Peki dünya ne zaman duracak? Yaşamın hep böyle süreceği bilgisi, karanlıkla birlikte derisinden içeri sızıyor. Dünya dönmeye devam edecek. Sabah, gece birbiri ardına, korna böğürtüleri, kaldırımlar, insanlar arasında, bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının, kim bilir neyin.”
Güzel Ölümün Öyküsü Ayşegül Devecioğlu koleksiyonunun altıncı kitabı.
1956 doğumlu. İstanbul'da yaşıyor. 1977 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden öğrenimini tamamlayamadan ayrıldı. 1986'dan sonra gazete, dergi ve televizyonlarda çalıştı. Çeşitli dergilerde makaleleri, denemeleri yayımlandı. Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı.
Acı, anı ve umutların arasında sıkışmış bir hikaye. Çocukluğumda mahallemizde çocuk bakım evi lojmanı vardı, oranın penceresinden bakan oğlan çocuklarının gözleri aklıma düştü her bir satırda.. Güzel bi okumaydı vesselam.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Fakat bir de yazıda kapsam dışı bıraktığım sorunlu yönleri var romanın. Bunlardan biri karakterizasyon, diğeri tahkiyede - ki bu ikisinin birbirine bağlı tek bir sorun olduğu da söylenebilir.
Karakterizasyon sorunundan kastım şu: Romanda hayatlarını takip ettiğimiz madunlar sanki "toplumsal belleğin sol yanı"ndan fırlamış gibiler. Yani bu romanı okumadan önce, evsiz bir insanla hiç oturup konuşmamış, haklarında akademik bir çalışma okumamış, konuyu yalnızca ikincil kaynaklardan bilen birinin (en azından "sokağa düştüyse hak etmiştir" ya da "mukadderat" deyip geçmeyecek solcu birinin) zihnindeki "sokak çocuğu" tahayyülü neyse onu veriyor kitap. Bali koklayan, adi suça meyilli, cinsel istismara aşina, öğretmen ve psikolog da dahil olmak üzere hiçbir kamu personelinden gerekli desteği görmemiş gençler bunlar. Buna hiçbir itirazım yok, eğer "hak etmiştir" ya "mukadderat" diyenlerden değilsek her toplumsal yaranın böyle sistemsel vehametlerden kaynaklandığını biliriz. Fakat bir roman belleğimizde halihazırda yer alan hikayeyi derinleştirmeli, bazı düşünülmemiş detaylara büyüteç tutmalı değil midir? Zeki Demirkubuz'un Masumiyet ve Kader'i geliyor aklıma bu noktada. O da bir kenar mahalle öyküsü olarak "toplumsal belleğimizin sol yanı" neyi biliyorsa onu söyler (bir yoksul kadının seks işçiliğine mahkum olmaya uzanan hikayesi) ama bu "hepimizin hikayesi"nin özel bir varyantına odaklanır: O seks işçisine aşık olup hayatını onun peşinde savrularak geçiren ve onunla bir kez bile beraber olmamış bir adamı da hikayeye dahil eder. Demirkubuz'un varoluşçuluğu toplumsal gerçekliğin üstünü kapatmaz, aksine teorinin iskeletine insani bir ten giydirir. Güzel Ölümün Öyküsü'nde de buna benzer bir çaba var, örtülü bir eşcinsellik hikayesi söz gelimi, ya da bazı enteresan yan karakterler falan, fakat bir romanı unutulmaz kılacak "o" detay nakşedilememiş maalesef.
Bununla bağlantılı olan ikinci sorun da, tam olarak derinleşmemiş, "teorik" olmaktan henüz çıkamamış karakterlere tam alışmak üzereyken romanın apar topar sonuca bağlanması. Oysa geçmiş hikayeleri vasıtasıyla derinleştirilme imkanı kaçırılmış bu karakterlerin en azından başlarından geçecek farklı karşılaşmalarla "meseller" zinciri genişletilmeliydi. Örneğin Nişantaşı sokaklarında görmek isterdim onları, Çarşamba'da görmek isterdim, veya bir siyasi miting esnasında ne yaparlardı acaba, ya da bir kazanılmış bir milli maç kutlanırken vesaire... Böylece kolayca "epik" olabilecek bir anlatı (ki romanı beğenmemin başlıca sebebi barındırdığı ilahiyat ironisi zaten) aceleye getirilerek tabiri caizse çar çur edilmiş göründü gözüme.
Biz bu romanı 2010'lu yılların 90. dakikada gelen golü gibi görebilirdik, ilerideki on yıllarda referans göstereceğimiz, yerli kanona dahil edeceğimiz bir kitap olabilirdi (bazı açılardan hâlâ olacak benim için, orası ayrı). Fakat şimdi kıl payı kaçmış çok şık bir gol fırsatı olarak hatırlayacağım onu. İzlemiş olmaktan zerre kadar pişman değilim, yürekleri ağza getirdiği de muhakkak ama maalesef maçın skorunu değiştirmiyor.
Devecioğlu'nun kalemi, hikayeyi anlatış şekli tıpkı önceki kitaplarında olduğu gibi bunda da çok iyi. Ve yine öncekilerde de olduğu gibi, naçizane fikrim, kurgular daha iyi olabilir. Kitabın sonlarına doğru, sanki asıl hikaye yeni başlıyormuş gibi hissettim. Kitap bu haliyle de olmuş elbette ama bu hali, çok daha uzun bir romanın ilk kısmı da olabilirmiş.
Tam da 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü'nde bitirdim bu kitabı. Emenike'nin hikayesini okuduk. Peki, Cansu ne olacak? Adeta ona hayat veren Cansu. Bu sistemde sınıf var; görünmeyen birçok insan var ve sesi duyulmayan, hatta çıkamayan birçok azınlık var. Ama kadınlar, ezilenler sınıfının bile en alt kademesinde. Erkek ezilirken, erkekten de daha çok ezilen, daha çok çeken hep kadın. Keşke kitapta sadece arzu nesnesi olarak yer alan Cansu'yu tanıyabilseydik. Her şeyin kırılma noktası Cansu ile başlamış olsa da, Cansu'yu bunun ötesinde bir insan olarak okuyabilseydik. Cansu ile ilgili kısımlar aklıma Emin Alper'in "Tepenin Ardı" filmindeki "Meryem" karakterini getirdi. Ama Meryem daha iyi oluşturulmuş bir karakterdi; Meryem'i tanımıştık.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Hikaye anlatımı olarak gerçekçiliğiyle fazlasıyla vurucu bir eser. Bittiğinde insanın boğazında büyükçe bir düğüm bırakıyor ve ölüm, yaşam, yitmişlik ve sevgi gibi olgular üzerine düşündürüyor. Olay örgüsünde boşluklar bırakarak okuyucuyu kendisine bağlamayı iyi başarmış Ayşegül Devecioğlu ki bu kitap kendisine ait okuduğum ilk kitap, tarzına hakim değilim. Bana hitap etmeyen tek yönü ise o gerçekçiliği sağlamak için kullanılmış fazla ayrıntılı betimlemeler oldu. Anlatımı güçlendirse de bu ölçüde betimlemelerin okuyucunun hayal gücünü kısıtladığını düşünüyorum; bir eserin değerinin anlatıcının anlattığı kadar okuyucunun ona zihninde ekledikleri ile arttığına inanıyorum. Bu noktada yazar okuyucuya ekleyecek pek alan bırakmamış.
"ulaşılacak başka bir dünya, gidilecek başka bir yer var mı?" diye soruyor güzel ölümün öyküsü... cevabı hayır. yetimhanede büyüyen bir çocuğun kaybedişe tutturulmuş girdabın içinde almaya çalıştığı nefesi anlatıyor. dili ve üslubuyla her karakterin attığı adımı hissettiren belgesel gibi bir roman. çok iyi bir roman. ıskalamayın derim.
"Belki de başka bir dünya, yaşanacak bir dünya var, nasıl ulaşmalı oraya?" Asla bakmak istemediğimiz, sadece görmenin bile rahatsız ettiği hayatlara dair kısa ama çok çarpıcı bir roman.