“Heykeller… nereye doğru yol aldığı belli olmayan insanlık tarihinin en ‘canlı’ tanığı. Her defasında daha gürültülü, daha gösterişli bir başka yalana ihtiyaç duymayan tek tanık… Kırılan, yok edilen, etrafa dağılan paramparça halleriyle… Hem trajik, hem komik!” Bir yanda, “Heykeli dikilecek adam!” yüceltisine konusu olanlar...
Kadın heykelleri, zaten pek nadir! Diğer yanda, nefretin hedefi olarheykeller heykellerden çıkartılan hınçlar… Ve “Heykeli dikilecek adam” sayılmaktan “Yıkın bu heykeli!” hıncının hedefi olmaya doğru, şaşırtıcı geçişler. Belma Akçura, heykellerin başlarına gelenleri anlatıyor. Dışkıdan yapılan heykel, devrilip kafası ezilen, bombalanan, ipe dolanıp yerlerde sürüklenen, boynuna ilmek geçirilip köprüden sallandırılan, mohikan kesimi saç eklenen heykeller… “Put kırma” gerekçesinin, insanlık tarihine karşı kıyıcılığa dönüştüğü durumlar…
Türkiye’de heykellerle ilişkimizin nasıl “sorunlu” olduğunu da gösteriyor kitap. Heykel kaldırma gerekçeleri, adeta başlı başına bir mizah dalı. Heykel tutuklama vakası, törenle heykel gömme vakası… ve tabii, heykelde “müstechenlik” keşfetme takıntısı…
Heykeller üzerinden, toplumların kendileriyle ve bellekleriyle sınavına dair acı hikâyeler…
Gazeteci-yazar. Yirmi beş yıllık meslek hayatına çeşitli dergilerde muhabir olarak başladı. Kanal E’de televizyon programı editörü, Radikal gazetesinde editörlük yaptı, Star’da “Dört Açıdan” başlıklı köşede gündemdeki konuları tartışmaya açtı. Milliyet gazetesinde insan hakları alanında kendisine sayısız ödül getiren röportaj, dizi ve özel haberler yaptı. Halen Milliyet gazetesinde ombudsman olarak görev yapmaktadır. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın Gazetecilik Okulu’nda “Gazetecilikte Pratik Araştırma Yöntemleri” başlıklı seminerler de veren Akçura, iki yıl Polonya TVN ekibi ile İpekçi suikastı ve İtalya’da Papa’nın Ağca tarafından vurulmasını konu alan belgeselde çalıştı. Bu çalışmayı kitaba dönüştürdü. Mesleğin etik kuralları ve araştırmacı gazetecilik üzerine hem meslek içi kurumlarda hem de çeşitli üniversitelerin konferans ve panellerinde konuşmacı olarak yer aldı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Altan Öymen’in başkanlığında kurduğu Etik Kurulu’nun iki dönemdir koordinatörlüğünü yürütmekte olan Akçura, aynı zamanda İoanna Kuçuradi başkanlığında oluşturulan İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesi.
Kitapları: Derin Devlet Oldu Devlet (2006), Devletin Kürt Filmi: 1925-2007 Kürt Raporları (2008), Ağca’nın Derin İlişkileri (2009), Teşkilatın Adamları (2010), Devletin Kürt Filmi: 1925-2011 Kürt Raporları (2011), Olay Yargıya İntikal Etmiştir! (2012) Sayısız kurum ve kuruluşlardan aldığı ödüllerden bazıları şunlardır: 2004 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Gazetecilik Başarı Ödülü (röportaj dalında), 2007 Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülü (haber dalında), 2007 Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri Jüri Özel Ödülü, 2010 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Gazetecilik Başarı Ödülü (araştırma dalında), 2015 Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Cemiyeti Ödülü, 2015 Demokrasi Denetçileri Yılın Lider Kadını Ödülü.
çok beklenti doğurmuştu. keyifli bir okuma da oldu ama biraz analiz de arıyor insan. bir de en başta ankara sıhhiye'deki hitit güneşi heykelinin hikayesini, bilmediğim olayları ilgiyle okurken heykelin kaldırıldığında ilişkin bir dönem çıkmış spekülasyonları veri kabul eden, belediye seçimleri sonrası "sessiz sedasız" yerine konduğu şeklindeki maddi hata beni çok şaşırttı. belma akçura gibi bir gazeteciden beklenmeyecek bir hata ve yayınevinin de gözünden kaçmış olması ciddi bir sorun bence.
Kaçırılan, yıkılan, parçalara ayrılan,tecavüze uğramaktan son anda kurtulan, göz altına alınan heykeller... Çıplak heykeli giydirmeye gönüllü terziler... Çıplak kadın heykellerine “edep yahu” yazıp cinsel anlam addedilen organları kırmızıya boyayanlar... Balerin heykellerine tecavüz etmeye kalkanlar... Sevmedikleri siyasi bir figürü işeyen bir heykele çeviren, Hitler heykelinin kafasını koparan polisler... Sevmedikleri politikacıların heykellerinin ağzına pabuç tıkanlar... Marilyn Monroe heykelinin uçuşan etek altına saklanıp gülenler, Monroe’nun bacağını yalamaya çalışanlar, tacizci, sömürgeci, diktatör kişiliklerin heykellerini kırıp parçalarına ayıranlar....
Bu kitabı ABD’de Georg Floyd cinayetine karşı ırkçılık karşıtı olarak başlayan ve Avrupa kıtasına da yayılan protesto haberlerine denk gelmeden çok önce almıştım. Protestolar ve akabinde sömürgeci kişiliklerin heykellerinin yıkılmasına doğru evrilen süreçte kitap daha da çok okuma isteğimi artırdı.
Heykellerle arası çok da iyi olmayan bir ülkede yaşıyoruz malum. Bizde daha farklı bir şekilde işlese de heykellere şiddet, heykellerin taşıdığı kültürel, siyasi, cinsiyetçi, sembolik anlamlar çok değişkenlik gösteriyor. Aynı zamanda da belirli ortak özellikler de taşıyor.
Heykellerin Türkiye’de siyasi, dini, cinsiyetçi ve muhafazakar bir kültür dünyasında çok ciddi tartışmalara, yıkımlara, tahribatlara maruz kaldığını haberlerden, takip edebildiğimiz kadar güncel olaylardan, yolda yürürken birdenbire gördüğümüz bir heykelin kırılmış bir kolundan vs hepimiz biliyoruz. Heykellerin siyasi, dini, muhafazakar, cinsiyetçi ve birçok anlamda saldırıya uğramasına ciddi tartışmalara yol açmasına yönelik “heykel politikaları”yla ilgili oldukça bilgilendirici bir kitap. İçinde yer alan heykel resimleri, haberlerden küpürler ve anlatımın sadeliği ilgimi çeken unsurların başında geliyor. Heykellere yönelik ilgim kitabı almak konusundaki en büyük motivasyon kaynağımdı zaten. Gündeme de oturan heykellere yönelen şiddetin ve heykel eleştirisinin kaynağının ne olabileceğine ilişkin tartışma ve bilgilendirme konusunda başarılı bir kitap.
Ben heykellere yönelen şiddetin özellikle Türkiye açısından düşündüğümde bunun siyasi, dini, muhafazakar ve cinsiyetçi bir zihniyetin izdüşümlerine sahip olduğuna inanıyorum. Çıplak bir heykeli giydirme çabası ya da Atatürk’ün atlı heykelinde atın penisinin çalınması, Türkiye’nin ilk balerin kadın sanatçısı için yapılan heykele tecavüz girişimi, işçi heykellerine saldırılar gibi eylemlerin temelinde birçok faktörle birlikte bu üstteki hususların yer aldığına inanıyorum. Heykele saldırmanın şiddeti meşru hale getirdiğini de düşünüyorum açıkcası. İnsanların bir başka İnsana ya da bir başka canlıya yapmak isteyip yapamadıklarını sembolik olarak bir heykele yöneltmeleri, şiddet eğilimlerini ve öfkelerini hınçlarını heykellere “kusmaları”nı bu şiddet eğilimleri ve farklı olana tahammülsüzlüklerine meşru(!)(kendi eylem ve fikirlerince) bir zemin hazırlama isteği duyduklarına inanıyorum. Bunun payının yüksek olduğunu düşünüyorum açıkçası. İlgi çekici bir kitap. Keyifli okumlar (:
This entire review has been hidden because of spoilers.