Toplumsal tertibat, genç insanların önüne seçenek sunmuyor değildi: Nihilizme yönelebilirsin ya da depresyona girebilirsin… Ben depresyona girmedim. Yamalı, melez bir ucube olup çıktım sanırım. Amerikan filmlerindeki kaslı adamlara benzemek için apış arası kıvamında bir spor salonunda idman yapıp ucuz steroid kullanıyordum. Asker kaçağı olduğum için kayıt dışı çalışıyordum. Bana “Apaçi” diyorlardı. Çok uzun zamandır bana böyle seslendikleri için adımı bile unutmuştum.
İkinci kısa romanında yazar tarz değiştirmiş. Distopyadan realiteye dönmüş. Gerçekçi bir roman, anlatıcısı kitaba ismini veren Apaçi namlı delikanlı. Muhtemelen Y kuşağına ait bir genç. Dönemin sosyal gerçeklikleriyle başladığı roman bir anda iç savaşın olduğu bir ortama sıçrıyor. Anlatılanlar kolayca anlaşılacağı üzeri ülkemize, ülkemizde yaşananlara ve insanlara dair şeyler.
Anlatım samimi ancak gerillaya esir düştüğü ve kaçtığı andaki olanları, konuşmaları oradaymış gibi aktarması teknik bir hata (hem yan odadaki delikten kaçıyor hem de öbür odadaki konuşmaları birebir aktarıyor). Sencer Turunç’un kumaşı sağlam ama kafası karışık, 85. sayfada dediği gibi “hayatımdaki çelişkileri, benliğimdeki büyük açıklıkları doldurup kapatabilen bir şeydi para” şeklindeki arayışta olduğu gibi. Aslında kafasındaki politik düşünceleri ve siyasi bilincini biraz geriye atarak edebiyatın metafor, betimleme, alıntılama vb araçlarına daha önem verse yaratıcılığı daha belirginleşecek.
İyi bir yazar kazandığını düşünüyorum yazın hayatımızın, tabii yazmaya devam ederse…
Bu kitap, sevgili yazar Sencer Turunç’la güzel bir tesadüf eseri tanışma kitabım. Ayrıca son zamanlarda “bir türlü odaklanarak kitap okuyamıyorum” döngüsünden beni çekip çıkaran bir kitap olma özelliği de taşıyor. Merakla elime alıp okumaya başladığım kitabı aynı gün, birkaç saat içerisinde bitirdim. Sayfadan sayfaya hiç sıkmayan bir hikaye olmasının yanı ısıra okudukça merak uyandıran bir hikaye oldu Apaçi’nin hikayesi benim için. Dil sade, akıcı ve ifadeler oldukça net. Yazın hayatının henüz başlarında sayılabilecek genç bir yazarın, okuyucuya bu denli kestirme bir yoldan ulaşmayı başarabilmesi büyük bir takdiri hak ediyor.
Birtakım zorluklar ve kaygılar içerisinde hayata tutunmaya çalışan bir gencin duygu dünyasına, yaşadıklarına ortak olduğumuz bu hikayede ülkenin siyasi, sosyal, dinsel ve teknolojik yapısının da başarılı bir şekilde yansıtıldığını görüyorum. Bu yapılar özelinde yapılan bir takımlar sorgulamalar ve analizler bizi ana karaktere daha da yaklaştırıyor. Yaşam mücadelesi, kaybetmişlik, bağımlılıklar, ilişkiler, terk edilmişlik bağlamında Hakan Günday, Emrah Serbes gibi yazarların hikayelerinden benzer tatlar yakaladım. Ayrıca Haruki Murakami’den alışık olduğumuz, senaryoların içerisine zaman zaman müzik parçalarının serpiştirilmesi şeklinde bir paylaşım tarzına bu kitapta da yer verilmiş. Bu, okuma deneyimini benim için daima daha keyifli bir hale getiren bir durum.
Kitaba yönelik tek eleştirim hikayenin sonlarına doğru ana karakterin bir çatışma ortamında esir düştüğü, kendisini esir alan kişilerden kaçış planının anlatıldığı kısımdaki mantıksal hata ile ilgili olabilir. Karakterin o an fiziki olarak var olmadığı bir mekanda gelişen süreçleri/diyalogları oradaymış gibi anlattığı bir bölüm söz konusu.
Gelecekte yazarımızın kaleme aldığı daha nice edebi eserler okuyabilmeyi diliyorum. Güzellikler katacağından eminim.
Genç yazarın, akıcı ve sakin bir yapısı olan dilini sevdim. İlk bölümler bana , her ne kadar roman kahramanlarinin sosyo ekonomik yapisi birbirlerinin tam zitti da olsa, Hakan Günday'ın "Piç" ini anımsattı. " demir gibi gençlerin hurda yığınına ( syf: 66 ) dönüşmesi iki kitabı aynı eksene oturttu zihnimde. Yoksul lumpenligin tembel ve aciz oluşu da, günümüz toplumuna dair yapılmış yerinde gozlemlerden sadece biri. Kitapta buna benzer bir çok saptama daha var.
Gayet güzel ve akıcı bir anlatıma sahip bir eser olmuş. Başlarda hikaye ana karakter üzerinden olay anlatımı ağırlıklı giderken bir noktadan sonra ana karakterin düşünceleri ve gözlemleri üzerinden devam eder hale geliyor. Aslında günümüzde az veya çok içinde olduğumuz yada yakın olduğumuz gerçekler, ana karakterin başından geçen olaylar olarak karşımıza çıkıyor (işsizlik, ekonomik sıkıntılar, sıkışmışlık hissi vs.)
“Ağır çekim bir yok oluşun içerisinde, geçen her saniye kendinden uzaklaşan, elleri gözünde silikleşen, kimseyle konuşmayan, içindeki soğuk ile havadaki soğuğu birbirinden ayırt edemeyen” bir zamane toplum prototipi Apaçi.
“Mahalleye çöken alacakaranlığı lavanta rengine boyayan” bıçkın vücutçu, “Ateşin sindirebileceği ne varsa yuttuğu” savaş alanında “Baba, komutan, patron, devlet başkanı ya da Tanrı, fark etmez, şimdiye kadar gık çıkarmadan itaat ettiklerinin gelip o korkudan kendisini çıkarmasını bekleyen” bedelsiz sözleşmeli, “göğsünde ömrü boyunca ilk kez para pul sıkıntısından başka bir darlık hisseden, yavan bir hiçlik hissinin içine batan” uyuşturucu zengini Apaçi.
Tanıdık bir yozlaşma ve yabancılaşmanın çevresel gerçekleri, sadeleşip yerleşmiş kitaba, Apaçi’ye.
Kendine, sisteme, zamana, hayata, doğal ve evrensel değerlere yabancılaşıp, kaçınılmaz kaosa hızla yol alan insanın entropik seyrüseferi için Sencer Turunç’a teşekkürler.
Apaçi'de İntikal'e kıyasla ferahlamış bir dil ile karşılaştım. Sempatik bir birinci tekil anlatıcı, ülkenin güncel tarihine dair yenilik ve travmaları(Youtube'dan propaganda yapan savaşçıları, Spotify'i, Whatsapp'ta profil resmi dikizlemeyi, steroidle şişen kol damarlarını, Starbucks'ı, çatışma hendeklerini, yıkık şehirleri) yerli edebiyata başarıyla taşıyor. Karamsarlığı, kısaca belirip sonra meçhule gömülen insanları, finaldeki uyuşma ve hiçleşmeye dair metaforları, karakterin yalnızlığına duyduğu isyanı ve çaresizliği sevdim. İtiraz edebileceğim tek nokta, karakterin klasik bir yoldan, biraz tekdüze bir şekilde kendini anlatması, halbuki edebiyatın bambaşka ve etkili yöntemleri mevcut. Yine de bu bir tercih.
Aynı statüde oturan, aynı şeyleri yiyip içen, aynı etiketleri taşıyan pek çok kişi...
Vee onlarla boy ölçüşemeyecek kadar farklı biri.
İsimsiz namıdiğer Apaçi'nin tam yükselecekken inişe geçmiş hayatının çok uzun olmayan bir dönemi anlatılıyor.
Kayıtsız çalışıp kazandığı parayı-parasızlığı-çokta kendine dert etmiyor. Çevresi tarafından bir isim dahi bahşedilmemiş biri olarak bireysellikten pek de şikayetçi sayılmaz. İyileştirilmiş bir hayatın ortakçısı ; kedisi, kitaplara ve spora olan ilgisi.
Yazarın okuduğum ikinci eseri. Her iki kitabının da hayli akıcı bir üsluba sahip olduğunu söylemeliyim. Bazı kitaplar zorlukla akar, ite kaka okursunuz, Turunç'un eserleri çok akıcı. Bu öne çıkan bir unsur.
Bu eserde en dikkat çekici şey ise farklı mekan ve ortamlarda gelişerek ilerleyen bir hikayesi olması. Sayfa sayısı az olduğu için geçişler hızlı. Hikaye kahramanı ile birikte bir anda kendimizi farklı bir atmosfer içinde buluyoruz.
Okuduğum başka öykülere kıyasla konuşma dili ve jargonu açısından çok farklı bir dili var Turunç'un eserlerinin. Bunu nasıl isimlendirebilirim bilemiyorum ama en genel geçer tabirle "sokak dili" diyebilirim sanırım (aklımdan geçenleri değil de bu satırları okuyacakları ikna edecek bir tanımlama yapmak istedim). Bu tercih gerçeklik hissini artırıyor.
Son olarak satır aralarında politik unsurların ve imaların daha fazla karşımıza çıktığı bir kitap Apaçi.