Bilge Karasu ile Walter Benjamin arasında bir bağ olabilir mi? Birbirinden farklı ve uzak görünen bu iki isim arasında ortak noktalar var mıdır? İkisini karşılaştırmak mümkün müdür?
Hafıza Kazısı Bilge Karasu’nun Lağımlaranası ya da Beyoğlu başlığı altında toplanmış metinlerini Walter Benjamin’in Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk ve hafıza ile ilgili diğer metinleriyle birlikte okuyan ve Karasu’nun metinlerindeki tarihsel hafıza katmanlarını araştıran bir çalışma. Ülker Gökberk kişisel olarak da tanımış olduğu Bilge Karasu’nun anlatılarında kurmacayla birlikte var olan gerçeklik parçalarını bulup çıkarmaya çalışırken Lağımlaranası’nı kişisel ve kolektif hatıraların yansımış olabileceği bir Beyoğlu anlatısı olarak okuyor. Gökberk “hafıza kazısını” bağlamına oturturken Benjamin’in yanı sıra Freud, Bergson, Ricoeur, Barthes gibi düşünürlerin geliştirdiği yaklaşımlardan yararlanıyor, bunlara ek olarak Türkiye’nin yakın tarihinde Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları gibi önemli konuları ele alıyor.
Walter Benjamin’le diyaloğa soktuğu Bilge Karasu’yu dünya edebiyatının bir parçası olarak yorumlayan Hafıza Kazısı, Karasu hakkındaki eleştirel yazına kapsamlı bir katkı.
Bilge Karasu, Beyoğlu'na ilişkin yazdıklarının sadece roman olduğunda ısrar edip biyografik yorumlara karşı çıkarken, Ülker Göktürk Beyoğlu'nu yazarın ötekiliğini (gerçek ismi İsrail Karaso, Safarad-rum ve eşcinsel) dışavurmaya çalışırken bir simge olarak kullandığını, bunu da Benjamin'in Berlin için uyguladığı hafızaya süreksiz, bütünlüksüz arkeolojik kazılarıyla yaptığını öne sürüyor. (FNK).
***
"Yazarlar arasındaki ortaklık, yerinden edilmiş iki insanın geçmişlerine ait hatıraları bütünlüksüz ve bazen de sembollerle anlatmalarıdır." (Ü.Göktürk).
***
"Benjamin, standart tarihselci-pozitivist tarihyazımı yerine, tarihin izlerinin gömülü olduğu diyalektik imgeler (Freud benzeri hafıza izlerinin dışavurumu) üzerinden geçmişin izlerini yakalayan materyalist bir tarihyazımını önerir. Bunu yaparken de otobiyografik anlatımda eksik olan deneyim derinliğini yakalamaya çalışır ve kendisini, yani özneyi geri çekerken, mekanı, mekan haline gelen geçmişi öne çıkarır (denkbilder/schauplatz)." (Ü.Göktürk'ten)
***
"... benim çocukluğumun Potsdam'ı da öyle, sanki söğüt kelebekleri, atalantaları, gündüztavusları ve turuncusüslüleri, Kudüs'ün burçlarıyla surlarının lacivert zemin üzerinde belirdiği o pırıltılı Limoges minesi resimlerden birinin üstüne serpilmişçesine, maviliklere bürünmüş halde duruyor." (W.Benjamin)
"Fakat ben, burada beni çevreleyen her şeyle öyle bir benzerlik içindeyim ki, ben olmaktan çıkmışım. Nasıl pavurya bir deniz hayvanının kabuğunda barınırsa, ben de içi boşalmış bir kabuk gibi önümde duran on dokuzuncu yüzyılın içinde öyle barınıyorum. Kabuğu kulağıma tutuyorum. Ne işitiyorum? Sahra toplarının veya Offenbach'ın balo müziğinin gürültüsünü değil, fabrika sirenlerinin haykırışını veya öğleleri borsa salonlarını çınlatan bağrışları da değil, hatta atların parke taşlarından gelen nal seslerini ya da muhafız takımının marş müziğini de değil." (W.Benjamin)
"Benjamin, şehir pasajları gibi mimari yapıların varlıklarını endüstriyel üretim düzenine borçlu olduğuna, bu üretim düzenine hizmet ettiğine, öte yandan bünyelerinde gerçeğe dönüştürülememiş bir şeyler, kapitalizmin sınırları dahilinde asla gerçeğe dönüştürülemeyecek bir şeyler de barındırdıklarına dikkat çekmek istemiştir (R. Tiedemann)."
***
"Analizimde de göstermeye çalıştığım gibi "Beyoğlu” imgelerinin meydana getirdiği mekân kesinlikle nötr bir mekân değildir. Semtin adı tarihi boyunca pek çok çağrışımla yüklenmiştir: Etnik çeşitlilik, farklı farklı dillerin konuşulduğu bir Babil Kulesi, sanat ve kültür bölgesi, bohemya, azınlık basını, özgür düşünceli insanlar, toplum düzenine aykırı faaliyetlere elverişli olduğu düşünülen bir alan. Beyoğlu kolektif imgelemde Türk veya İslam geleneğine ait olmayan, yabancılıkla ilişkili kozmopolit bir yerdir. Bu nedenle akla çoğunlukla ötekiliği, marjinalliği, şehveti, fuhşu ve suçu getirir. Beyoğlu şehrin bel altıdır." (Ü.Göktürk'ten)
"Bilge Karasu'nun çocukluğunu kapsayan ciddi ayrımcı uygulamalar, kaygı ve belirsizliğin hakim olduğu bir ortam oluşturur: 1920'lerden 40'lara kadar süren "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası, 1934 Trakya pogromları, 1941'de askerlik yapmış olanlar dahil 25-45 yaş arasındaki tüm gayrimüslümlerin askere alınması (yol inşaatlarında çalıştırılmak üzere), 1942-44 varlık vergisi (sadece ödeyemeyen gayrimüslümlerin Aşkale ve Sivrihisar çalışma kamplarına gönderilmesi), 1955, 6-7 Eylül İstanbul pogromu, 1964-67 İstanbul Rum-Ortodoks sürgünü." (Ü.Göktürk'ten)
"Kendisiyle tanışıklığı da olan Prof.Talat Halman, 8 dil konuşan ve annesini bırakıp gitmeyen Karasu'nun Fransa, İngiltere, ABD'ye yerleşseydi büyük ün kazanabileceğini ve Nabokov gibi birkaç dilde eser verebileceğini yazar. Karasu ve ait olduğu Türkiye Yahudi Cemaatinin, gayriresmi baskılara karşı geliştirdiği hayatta kalma stratejisi ve huzur içinde yaşamak için kolektif unutuş (İsrail kuruluşunda Yahudi göçmenlerin siyonist faaliyetlerini belgeleyen arşivin yok edilmesine benzer maksatla), göze batmamak ve sessiz kal anlamındaki kayadez'dir." (Ü.Göktürk'ten)
"Karasu'nun ailesini seven ama sert bir babası (anlatılarında baba neredeyse hiç yer almaz) , tüm hatıralarının temeli gibi olan ellerinde büyüdüğü annesi ve teyzesi (ailenin geçimini temin eden terzi teyzenin iki kızı ve kadın çırakları ile birlikte), aile dostları Adile, Nevzat, Leman hanımlar, annesinin taparcasına sevdiği ağabeyi, gizli sırlarla erken ölen, kendisinin de hayran olduğu çok yakışıklı (belki de eşcinsel) bir dayısı vardır; Rumca konuşan anne tarafının, Venedik-Katolik kökenli (perote), Ege adalarına yerleşip dönen bir aile olması ihtimali de mevcuttur." (Ü.Göktürk'ten)
"Beyoğlu pasajı iki anlamda içselliği temsil eder: İki yanındaki binalarla sokaktan ayrılmış, fiziksel olarak kapalı bir mekândır; Freud'un bilinçdışında depolandığını söylediği "izler"i hatırlatan bir hatırlama mekânıdır. Dolayısıyla pasaj içselliğin, öznenin imgelemin alanına çekilişinin simgelerinden biri haline gelir. Söz konusu rüya, Benjamin'in modelinde olduğu gibi, rüya gören on dokuzuncu yüzyıl burjuvazisiyle doğrudan ilişkili olmasa da pasaj bir rüya mekânıdır. Ancak Benjamin'in Paris pasajlarına ilişkin yorumunda olduğu gibi Karasu'nun Beyoğlu'ndaki loş pasajı da annenin çocukluk dönemi olan yirminci yüzyıl başındaki Pera kültürünün gömülü olduğu bir 'diyalektik imge'ye dönüşür." (Ü.Göktürk'ten)
"Burada Ispartalı figürü her şeyden önce Pera-Beyoğlu kültürünün tarihsel çöküşünün habercisidir; bununla birlikte Ispartalı-Beyoğlulu ya da Perote denkleminde somutlaşan burjuva zihniyetinin bir eleştirisi olarak da işlev görür. Perote burjuva tipi "yarın"ın beraberinde getireceği, kendisini ortadan kaldıracak tehlikeden habersiz, geleceğe maddi kazanç beklentisiyle yaklaşan biridir. Eski Pera'ya ait bu burjuva tipolojisi Benjamin'in Berlin'de Çocukluk'taki Berlin apartmanlarına ilişkin temsilini, akla getirir." (Ü.Göktürk'ten)
***
(Beyoğlu'nu gezerken) "Gününe göre, günün değişik saatlerine göre kabarıp çekilen kalabalıkları, gelen ya da giden bildikleri gözledikçe, karartma gecelerinde ışıkları söndürüp kara perdeleri kaldırarak belli belirsiz ışıkların devindiği karanlık bir sıvanın altında bildiği yerleri görmeğe, sezmeğe çalıştıkça, yaşamının ana damarlarından birini ele geçirme hazırlığında olduğunu nasıl bilebilirdi? Yıllarca sonra, bu hisardan çok uzaklarda yazmağa başlayabilecekti bu karasuyu, bu karasunun söylencesine gelip katılacak kendi dereciğini." (B.Karasu)
"Yıllar geçtikçe de Beyoğlu, bir ara teyzemi, birçok yakınımı, arkadaşı, tanıdığı da sarıp içine almış, ötelere iletmiş bir su, ağır bir su, kokulu, kirli, çiçeklerle sevinçleri, yoksulluklarla gözyaşlarını birbirine katarak sürükleyen bulanık bir su, binlerce yaşamı yıllar boyu taşıyıp götüren güçlü bir su haline geliyor." (B.Karasu)
"(Annesi için) Evinde ölmedi. Yatağında ölmedi. Kömürün tükendiği, radyatörlerin donup patladığı evimizden bir dost evine gidip sığınmıştık. Bir "başka yerde" öldü. Kırk saat boyunca şarkı söyledikten sonra. Bir ara şarkıları çok iyi seçebildim, tanıyabildim. Hepsi çocukluğunun, Beyoğlu döneminin şarkılarıydı." (B.Karasu)
(Sakızağacı'ndaki evin bireylerinden birinin ağzından B.Karasu'ya) "Sizin evleriniz hep ışıklıydı, biliyor musun? Her zaman bir rüzgâr eserdi evlerinizin içinden. Çocukluğunda karanlıktan ürkerdin. Karanlıkça geçeneklere seni alıştırmak için az mı uğraştım. Halanın, teyzenin evlerinde nasıl da sıkılırdın. Kedi buldun muydu yakalar pencerelerden birinin önünde severdin saatlerce, arkanı karanlığa, sözlere, yüzlere dönüp, kedi bulmadığın zamanlar dergilere, modellere saldırırdın. Tek seni pencere önünde, yüzün sokağa dönük tutacak bir şey olsun da." (B.Karasu)
"O sıralar, Beyoğlu'nun geniş ölçüde biçimlendirdiği bir dünyayı anlatmak, yazmak istiyordum. "Ispartalılar" adını vermek istiyordum bu yazacaklarıma: Bir kentsoylular dünyasını dile getirmekte kullanılabilecek en iyi deyimlerden biri gibi geliyordu bu bana: Ispartalı, bütün yaşayışı boyunca, bir "yarın"a hazırlanır. Bu "yarın", ün, güç, iktidar değildir gerçekte, siz görünüşe bakmayın, ölümdür. Düpedüz ölüm. Ispartalının çabalarının tek utkusu ölümdür. (...) Ispartalının bitirdiği, sona erdirdiği tek iş, ölümdür, öbür durakların hepsi geçicidir Ispartalı için. (...) Ölüm, Ispartalının yarattığı tek güzelliktir.(B.Karasu)