“Bazı yolculuklarımı Gece’ye benzetiyorum ben. Kendi karan-lığımın, ama bir başkasının uykusunun içinde başlayan, gelişen seferler onlar. Kaybolmaktan, kayboluştan sözetmiyorum tam; aramanın, yaklaşıyor olma duygusunun çekirdeğinden eksik olduğu birkaç yolculuğun yanından geçtiğim oldu, ama hiçbirini Gece’yle, gecelerle örtüştürmedim bu nedenle: Karanlığın günışığıyla doğrudan bağlantısı yok gerçekte; içeride o, en içeride bir yerde, ola ki doğumumu önceleyen, varoluşumu, buraya çıkıp gelişimi hazırlayan aylara ait bir ışık, ışıksızlık kesiti: Dönüp, dönenip duruyorum olduğum yerde; gövdem, sıkıştığı köşede güç belâ hareket ediyor, görmeyi henüz bilemiyorum gerçi, gene de yavaş yavaş sertleşen kafatasımın dibindeki bir ekrandan hiçbirini teşhis edemediğim görüntüler ölçüsü bir hızla akıyor.”
Ahmet Enis Batur is a Turkish poet, essayist, novelist, publisher and editor.
Born in Eskişehir, Enis Batur studied at St. Joseph High School (Istanbul), METU-Sociology (Ankara), and Sorbonne University (Paris).
Enis Batur is one of the leading figures in contemporary Turkish literature with a large body of work, extending to over two hundred volumes. Some of his works have been translated into European languages including French, English and Italian.
Şimdiye kadar okuduğum Enis Batur kitapları arasında en sıkı, en özel kitap bu oldu. Çok derinlikli yazmak üzerine bir giriş ile okuyucuyu sarsıyor ve sonra her zamanki uslubuna dönüyor, ama bu kez çok içten, okurlarını hayret ettirecek kadar duygusal. Bir anlatı kitabı aslında, her ne kadar yolculuk kitabı görünümünde olsa da, hayatından kesitler sunduğu, biraz yaşamöyküsü, biraz iç hesaplaşma, biraz kendini okura açma denemeleri, anlatımı.
Kitap üç bölümden oluşuyor, ilk bölümde ilkokul sonrasında yatılı okuduğu Sainth Joseph Lisesi’deki Fransız eğitici/ öğretmen (frere) Claude Darrey’i aramak için yaptığı Troyes (Fransa) yolculuğu etrafında anlattıkları yeralıyor. Frere’nin hayatına dokunuşunu, gençlik yıllarındaki varoluş çatışmalarını şiirsel dille anlatıyor. Sonuç alınmasa da beklemenin güzel olduğunu hissettiriyor.
İkinci bölüm çok etkileyici bir o kadar da şaşırtıcı geldi bana, çünkü ailesi ve ebeveynleri hakkında açılmış bir istiridye gibi içindeki inciyi sunuyor. Hasta babasını ziyaret için İzmir’e oğluyla yaptığı yolculuğu anlatan bu bölümde babası ile olan ilişkilerini, ona yazdığı hayali mektuplarla okuyucuya aktarıyor. İktidar gücünü elinde bulunduran 12 Mart askeri cuntasının kudretli ismi babası Muhsin Batur’u duygusal ama kendinden ödün vermeden sorguya çekerken kendini de sorgulamış oluyor.
Üçüncü bölüm ise bir tören için çağrılı olduğu ilk gözağrısı Ankara’ya yaptığı seyahat çerçevesinde memleketi Eskişehir’e bir dokunup geçtiği seyahati kapsıyor. Seyahat denince sadece coğrafi olarak düşünmeyin, felsefi, psikolojik kültürel seyahati de ekliyor yolculuğuna. Bu bölümde şiir ve yazmak üstüne ayrıntılı olarak düşüncelerini aktarıyor.
Kitabın tümünde bir çeşit güzelleme yapıyor doğaya. Bulutlar, dağlar, yollar, kuşlar, gündüz ve gece hakkında çok enfes betimlemeler okuyoruz. "Başka Yollar"a bir yolculuk kitabı dedik, zaman içinde bir yolculuk da denebilir, yazar geçmişten girip kitabı yazdığı yıllara çıkıyor hatta ötesine gitmeye çalışıyor, en azından başka yazılarında bunu yapacağının ipuçlarını veriyor.
Yazmak bir “yolculuk”, bunun için yaptıkları da bu yolculukta kullanacağı yollar oluyor Enis Batur için. Bu çok sevdiğim yazarın bana “Başka Yollar”dan ulaştığı çok iyi bir okumaydı. Daha iyisini okuyana kadar en iyi Enis Batur okumasıydı benim için.
“Konuşma özürlü sayılmam belki, ama babamla biraz kilitlenirim: Yüzeyde kalmayı beceremez o, birdenbire derine dalar, indikçe iner, bende sanırım vurgun yeme korkusu ağır basıyor” (ikinci bölümden)
Enis Batur, kendisi de az okuruyla yetinebilen hatta az okur hedefli olduğu bilinen bir yazar. Ekşi sözlükte bir tabir görmüştüm kendisi için, "atanamayan umberto eco" demişler. Atanamamış kısmı biraz acımasız dursa da evet Türkiye'nin Umberto Eco'su olmaya bence de aday. Yatılı okuduğu dönemde ayrı bir bağ geliştirdiği frere'sini görmek için Fransa'ya yaptığı yolculukla başlayıp geriye dönük anlamda hayatının bir bölümünü irdelediği oldukça kişisel bir kitap. Tat vermekle birlikte kitap içinde sürekli adı geçen filozoflar, başka yazarlar ve barok dönem müzisyenleri için bile altı çizilesi olmuş. Enis bey gerçek anlamda bir entellektüel, olumsuz görüşüm maalesef bunu burjuvazinin dibine vurmadan yapamıyor olması. Olumlu yanı ise; insana katacak çok şeyi olduğu kesin ve bunu sizi kendi seviyesine çıkmaya zorlayarak yapıyor, kendinden ödün vermiyor, takdir edilesi.
Yolculuklar birilerini tanımak için iyi fırsatlardır denir. Muhtemelen kendini tanımak için de yolculuklar , en iyi yüzleşme zamanları. İyisi ve kötüsü , pişmanlığı ve keşkesi ile değiştirilemeyecekleri biraz daha uzaktan , bir başka göz ile düşünme , bugüne gelirken bugünümüze ne etki, ne katkı , ne destek, ne kadar köstek olduklarını irdeleme fırsatı. Güzel yanı değişmeyecekleri için , sadece yüzleşme ve geçmiş bir akışı , bugünü daha iyi anlamak için öylesine seyretme hali. Tüm bu seyre , o geçmişin farkedilemeyenleri de kendiliğinden eşlik edebiliyor. Bir müzik, bir görüntü, bir tat , zihne takılı kalıp sabitlenmiş bir anın bir tür fotosu. Hepsi başlarını saklı oldukları kovuklardan çıkartıveriyor. Enis Batur , Başka Yollar’da , bu seyri samimi ve şeffaf bir şekilde kaleme almış. Bir çok noktasında benzer yollarda , farklı tatlar, anlar , dokunuşlar okuyucunun kendi yolculuklarını da , üzerinde seyahat edilen yolla kesişen bir yol gibi bir an yolculuğa dahil ediyor. Yolculuklarını seyretmek için yola çıkacaklara bir yol kitabı.
Bir çocukluk anısından söz ederken, 8 yaşındaydım diyor; gece yarısı babasının asker üniformasını giymesine uyanıyor. Babası tebessümle "uyu sen, daha sabah olmadı, benim uçuşum var" diyor. Anıyı orada hem bırakıyor, hem neredeyse kitap boyu bırakmıyor. 8 yaşında yıl 1960. Baba Muhsin Batur'un, dönemin başbakanı Adnan Menderes'i bir gece operasyonu ile alıkoyup, ihtilalin ilk emrinin yerine getirildiği yıl. Bu detaydan söz etmiyor; 8 yaşındaydım diyor sade.
Enis Batur bir röportajında babasının hem 27 Mayıs ihtilalinde hem de özellikle 12 Mart cundasında etkin rol alanlardan biri olmasına yönelik olarak "babamı eleştirdiğim konular elbette vardır, ama kendisine laf söyletmem" dediğini anımsıyorum. İnternette vardır o söyleşi. Bu ifadenin derinden ağır ve kırılgan bir kütle gibi seyrini kitapta okuyoruz. Sonra kitabın başka konulara dönüştüğünü zannediyoruz ama bence kitabın temelinde bu konu yatıyor. Dönüştüğü hissini veren, yukarıda sıraladığım temalarla kitabın Enis Batur üslubunca akması.
bilhassa 'baba-oğul-enis batur' bölümü, ikinci bölüm, cemiyette henüz yeni olmama rağmen bu zamana kadar okuduğum en güzel enis batur metinlerinden biriydi.
gerçekten severek sarmaş dolaş okudum ama sonundaki Heidegger’ı faşizmden kurtarma düşüncelerini Batur’un kendisinin de yadsımasıyla yadırgayarak okudum, olmasaymış olurmuş, Celan olsa olurmuş dedim